Login | Register


All times are UTC


It is currently Wed Dec 23, 2009 3:24 am



Welcome
<a href="http://metalheadtr.com" target="_blank">metalhead</a>
<a href="http://metalheadtr.com/forum" target="_blank">metalhead</a>



Post new topic This topic is locked, you cannot edit posts or make further replies.  [ 88 posts ]  Go to page 1, 2, 3, 4  Next
Author Message
 Post subject: Johnny Depp'le ilgili Makalelerim...
PostPosted: Fri Mar 06, 2009 9:43 am 
Offline
Paylaşımcı üYe
Paylaşımcı üYe

Joined: Wed Mar 04, 2009 2:04 pm
Posts: 68
Günaydın sevgili günlüğüm…

Bugün keyfim yerinde… yüreğimde isimsiz, kimsesiz ve yapayalnız duran, lakin daha evvel Hüzün olarak nitelendirdiğim şimdilerde ise mahlasına Leyla dediğim düşsel arkadaşımla Kaptan Jack atışması için güzel bir gün…
Ben yazarken çok eğleneceğim, umarım okurken de siz eğlenirsiniz…

Leyla, yaka paça Siyah İnciye sürüklenirken Kaptan Jack Sparrow, elindeki kıymetli haritayı korumanın en iyi yolunun Leyla’yı, isteksizlikten parlayan gözleri simsiyah oyulsa dahi, gözü önünde muhafaza etmek olduğuna karar vermiştir…
Saatler, gece yarısının o yüksek ve karanlık duvarına dayandığında, Leyla için çöl rüzgarlarının fısıldadığı bin bir gece masallarının gerçekliği bitmiş, düşlerin çağrısı başlamıştır;

Leyla. Neyse… tüm bu olan biten kaderimsi tahkikat, hamaset ve yürek tahribatından sonra, bir parça huzur ve uyku iyi gelecektir eminim… ayrıca, kaptan dedikleri o postlu kaba siluetin odasını, dahi kirli de olsa eldeki imkanların en iyisi olduğunu haykıran şu yatağını, bir hanıma seve seve hibe edeceğine de, birkaç geceliğine… emin gibiyim…

Ve uyur Leyla Kaptanın yatağında. Jack ise her şeyden habersiz, koynunda sakladığı sevgili haritasını şefkatli gözlerle bir kez daha seyredip, gözlerini gençlik pınarı simgesinden ayırmadan ve gerçeğe aralamadan odasına girer, yatağına uzanır.. ki, bir anda, çığlık;

Leyla. Ne oluyor burada kardeşim! Bana bak potansiyel iffet düşmanı, evlenmeden mışıl mışıl uyuyacağını mı sandın benim gibi gayet iffetli bir kız çocuğuyla ha, seni gidi gereksiz, meymenetsiz ve edepsiz adam!
Jack. Burası benim yatağım seni ruh hastası kadın! Ne işin var yatağımda!
Leyla. Kadın ha! Teessüf ederim. Ahlaklı bir kız çocuğu olarak, şu lakırdını hiddetlice ve dehşetlice kınıyor, pişkinliğini yüzüne, şu kıllarla kaplı yüzünü de dayanılmaz ağrısıyla kalbinde cebelleşeceğin vicdanına yapıştırıyorum!
Jack. Bir kere de anlaşılır lisanda konuşsan şu dişimi kıracağım! Belli hala niçin kız çocuğu olarak kaldığın, hem de bu yaşta! Sendeki çene okyanustaki balıkları bile karaya kaçırtır!
Leyla. Çok komik! Sen sureti cemaline, kaba sıfatına bak evvela
Jack. Ne varmış, gayet yakışıklıyım işte
Leyla. Peh! Çöp gibi bacaklar, gargamel gibi bir burun, yamuk mumuk parmaklar… yüzyılın en seksisi! Her yanım taş kesildi, soluğum durdu şimdi!
Jack. Sen kendine bak! Siyah İncinin demir atacağı kocaman bir limana benziyor popon!
Leyla. Ne! O gözlerin yuvalarında küstahlığa yazılıp çil çil göbek atıyor ama onları oyup narin bileğime boncuk yapmam an meselesi bilesin! O vakit şu uzun çatallı dilinden de kurtulmuş olacağım seni kompleks yumurcağı… afacanlığın, onu gören çehrelerde afakanlığa dönüşen kadim sillesi!

Jack, Leyla’yı mahzene kilitler. Leyla ise Jack’in babasına o gece çok acıklı ve içli bir mektup yazarak, bu alışılmadık ilişkiyi hayali bir evlilikle taçlandırarak karnında Jack’in bebeğini taşıdığı iftirasını imayla mektuba döşer… ayrıca istemeyerek, çirkin bir ihanet neticesi ondan ayrıldığını mektubun her hüzünlü ve yalnız köşesine iliştirip, bu vakur metni!!! gizlice gönderir…
Sadece birkaç gün içinde mektup babaya ulaşmış, baba ise en kısa sürede Jack’le konuşacağı haberini denizlere salmıştır… denizlerin köpüklü dalgalara, dalgaların kulaklara, kulakların seslere emanet ettiği babanın geleceği haberi, Jack’e ulaşır…

Jack. Seni hamam böceği… seni kum akrebi… seni çöl fırtınası, doğal afet! Babama neler yumurtladın da hemen geleceğim diye haber yolladı bana. Zaten kaç gündür gemide yapmadığın kalmadı!
Leyla. Yapmadığımı söylediğin tüm yaptıklarım nahif ve nazik yaramazlıklardı. Sevgili babacığına, kalbi yaralı bir kız çocuğu olarak, namusumla nasıl oynadığını yazdım!
Jack. Hı?! Bu doğru değil! Iyyy bu çeneyle sana göz koymak mı! Tam tersi, gözlerimi kapatırım sıkı sıkı!
Leyla. Evet lakin babacığın bu hakikati bilmiyor, öyle değil mi!
Jack. Seni başımın belası!
Leyla. Seni amcaoğluna şikayet edeceğim… ona da bir mektup yazayım da gör dünyanın kaç bucak olduğunu!
Jack. Yazacağın kadar yazmışsın zaten, daha yazsan ne olacak
Leyla. Peki, öyle olsun… parmaklarım kaşınıyordu zaten, işte yazıyorum… sevgili amcaoğlu Sweeney, evvela selam eder soluk benizli yanaklarından öperim…
Jack. Senin amcaoğlunun da pek şirin bir ismi varmış
Leyla. Kendisi de öyledir… !

İlk limanda Leyla’yı Siyah İnciden atan Jack, gene de huzursuzdur… Leyla ise, bizim eski Türk filmlerinde bolca işlenen tercihi, yani, rakip gazinoda sahneye çıkma olgusunu kafasında rayına oturtup, o sıralarda liman kentinin en büyük otellerinden birinde kalmakta olan Lord Bilmem Kim ile işbirliği yapmaya karar verir…
Jack ise Leyla’yı yalnız bırakmak istemediğini kendine itiraf edemediği ve kabul ettiremediği halde, onu gizlice takip eder… Leyla’nın otele girdiğini görünce;
Jack. Seni gidi çöl akrebi seniiii! der ve beklemeye başlar… aradan henüz birkaç dakika geçmiştir ki, Leyla’yı iki askerin kollarından tutarak, zorbaca bahçedeki küçük kulübeye kapattıklarını görür… Leyla, Lord Bilmem Kim’in bigudili peruğuna laf edince, tadından yenmez muhabbet bölünmüş,
Leyla’nın, kardeşim Ortadoğu düşmanı mısın sen, hezeyanıyla da iyice acılaştığından lord askerleri çağırmıştır… Jack, bahçedeki elma ağacına tırmanarak olanları izlemeye koyulur… çok keyiflidir zira!

Leyla, kulübenin penceresinden başını uzatarak, konuşmaya, konuşmaya ve konuşmaya devam eder… vakit iyice ilerlemiş, dolunay göğün boyunu geçmiştir çoktan…

Leyla. Eyyy Sevgili kader, millerce yolu aşıp gelen şu fani beden, niçin, bedellerin koynunda kıvranan zalimlerin hırpalaması sonucu böylesi kara zindanlara düştü… örümcekler, çıyanlar ve bilumum mahlukat ile haşır neşir ola ola çağlardır, konuşmayı unuttu bu yürek…

İkinci saat…

Leyla. Ve dahi, bilmem ki hangi zamanlar mutlu olmuş idim… bir kuşun kanadında, şerre kuşbakışı bakan sevgili ruhum hangi zamanlar indi bu kadar diplere anlamadım…

Üçüncü saat… askerlerin başına bu bitmek bilmeyen konuşmalardan dayanılmaz bir sancı saplanmış, Lord ise peruğunu çıkartmış olduğu halde bir türlü uyuyamamıştır…

Jack, aynen ona yakıştığı gibi ağaçtaki elmaların yarısını yiyerek durumun keyfini çıkartıyor!

Saatler sonra Lord beklenen emri verir ve sabaha karşı Leyla’yı dışarı attırır… açılan çenesinin ağrıdığına mı yansın, sarhoş korsanların cirit attığı bir liman kentinde sabaha karşı yapayalnız kaldığına mı…

Jack Leyla’yı, bütün mürettebat ise Jack’i takip ederek, tekrar Siyah İncinin yanına dönerler…

Jack sessizce gemiye biner, ondan evvel mürettebat binmiş, hamaklarına uzanmışlardır bile… Leyla, sıkıla sıkıla, ne diyeceğini de bilemez halde geminin güvertesine çıkar ve

Jack. Gene mi sen! Seni kovmamış mıydım! İyi ki rom bitmiş de ayılmışım, yoksa bu çenesi düşük kaçak yolcudan habersiz olacaktım! Ne yaptın bütün gün?
Leyla. Lord Bilmem Kim ile romantik bir yemek yedik!
Jack. Hadi ya… sonra ne yaptınız?
Leyla. Kristal bardaklardan zıkkımın kökünü içtik!
Jack. İçki içmediğini sanıyordum
Leyla. Yüzünü görmeye tahammül etmek için içtim ne yazık ki!
Jack. Ne diye seni gemime kabul edeyim?!
Leyla. Yemek pişiririm… hem sevgili babacığın beni de görmek isteyecek..
Jack. Peki geç bakalım sevgili çöl akrebi ama kimseyi ısırma emi!

Lakin Leyla’nın o gece, gemideki bütün romları dökerek şişelere tuzlu deniz suyunu doldurduğunu Jack ve mürettebat, denize açıldıklarında anlayacaklardı, sonra ne mi olacak… o da sonraya kalsın isterseniz…

Adı gurbet olan
Her yer şimdi yüreğim
Büyük barkanların hükmettiği
Çöl rüzgarlarım var…

Henüz sağılmamış hislerimden
Sarkan kuşkular
Korkularımı emzirmiyor mu
Sanırsınız…

Gülüşlerin araladığı
O kapılarımdan
Bir gün huzur girerse kalbime
İkinci gün hüzün gelir mutlaka…

O sebepten sıkı sıkı
Yumuyorum ağzımı
Gözyaşlarımdan dolup taşan çılgın nehirlerim var
Ağzımdan taşan ıslak yalnızlığım…

Küçük kuşlar ümit ümit
Gagalarıyla taşıyorlar bereketi
Dualarımın kanatlarını almışlar
Her biri okyanuslarımda uçuyor…

Şimdi size, aklınıza denk
Kavramlar anlatacağım
Belki kendinizle anlayacaksınız beni
Belki yanılgılarınızla yalanlayacaksınız…

Bütün yazılarımı o teslim ettiğim
İlahi kudretten bir damla ile
Avuçlarımdaki mürekkebe banıp
Yazsam size…

Gene kendinizle kıyaslayacaksınız
Anlamak’ın yarısı anlam ya
Gene geçmiş ve özlemleriniz
Anlatacak beni mutlaka size…

Bu sebepten acılar hep başkalarının
Acılarıymış gibi durur
Kendi acılarımız dünyanın sonu
Uçurumun dibi gibi gelir bize…

Adı gurbet olan her yer
Şimdi yüreğim…

Evet… onurunu, insanlığını, köklerini, vicdanını, kıymetini ve kendini… hatta bazen sevgisini ve yüreğini korumak için gitmek, mevzusunu uzun uzun düşünmek gerek…

**********

Günaydın sevgili günlüğüm…

Uykulara, huzurlara, bilmemeye, düşlerde kaybolmaya lakin hakikati görmemeye aşinalığı, ona yakın durmayı, görmezliğin yandaşı olmayı bütün kalbiyle isteyerek, varlığı düşünmekten ürken gerçekliği; başkalarının umut rahmine tutunan duaların ve gözyaşların tasarıya yahut yaşamın taslağına kodlu yumurtalarını gasp edip çiğ çiğ içerek sesini güçlendirse de… giderek güçten düşen yürekleri, uyanıklığın ortasında bırakıyor onları, en karanlık dehlizleri kabuklarından soyup… görüyor sandığımız… fakat, kendi içindeki siyahlığa, düşünselliğinde büyütüp hayalleriyle beslediği hırslarına gömülenlerdir onlar… ağızlarda kaybolan simsiyah lakırdıları ve gündüzün yüzünden sökülen gece parçalarını işitebilirler, görebilirler sadece…

Dün de yazdığım gibi, çoğu adem için kapısız bir dünyada veya kapı’ları olmayan bir dünyada yaşıyoruz…

Oysaki, yaşadığımız ve karşımıza çıkan her vuku, her duygu, muhakkak birden fazla seçeneği, mukayeseyi de sürükler peşinde… çoğu dem çoğu adem ancak birini görebilir… zaman ve arzuyla sınırlandırılan, esasında hislerle ebedileşen lakin hırslarla beşerileşmiş ufuklarıyla zihinler, öğrendiği gibi çoğu vakit bir yolu görebilirler…

Doğru birdir, evet… lakin farklı gözlerden, yaşamlardan, ademoğlunu birbirinden ayıran sınıflardan, değerlendirmelerde salt ölçüt tuttuğumuz nam ve sıfatlardan farklı bakış açılarıyla, yüreğine sinenleri, yüreğinin sindiremediklerini, yüreğin sildiklerini anımsayarak, dahası birini tercih ederek yahut birisinde tecrit edilerek varlığı, karar verir… umut etmeye, umutsuzluğa düşmeye, yürümeye, savaşmaya, barışmaya… doğruyu, kendi penceresinden gördüğü şekliyle lakin görünen o olmasa da kabul eder… ve bazen esasında bu doğru olanın değil, şerrin veya yanlışın bir maskesidir ne yazık ki… kötüyü ve kötülüğü böylesi hırçın bir cengaverlikle savunanlar, bazen ateşin ve suyun karışmasından ölümün değil kıvılcımın doğduğuna inananlardır… yani, bedenini temiz tutup ruhunu kirletenlerin, ruhunu önemsemeyip bedellerle incitenlerin yegane savunuşu, sizi savuluşudur esası, körpeliğin, cehaletin gönüllüce telaffuzu…

Ne dersiniz böylelerine… öyle çoklar ki… amma bazen biz yalnızlar da oldukça kalabalığız… bazen yalnızlığın kendisi de mahşeri izdihama, kasvetli düşüncelere, katmerli hesaplaşmalara, tepeleme itirazlara ve inkarlara sahip…

Düşen uçağımız için açıklama yapan Hollanda, acı başkalarının acısıdır diye haykıran soluk, soğuk, kaskatı, öteli bir açıklamayla, uçağın yükseklik göstergelerindeki arızanın elim ve fakat mucizevi kazanın sebebi olduğunu ilan etmiş…

Elbet, havacı bilirkişiler, bilgililer, ilgililer ve havalı kalemler kadar idrak sahibi olamasam dahi, arızalı yükseklik göstergeleriyle uçağın nasıl havalandığına bir izahat getiremiyorum… birilerinin yüksekte gezinen buyrukları altında ezilenlerin aciz suskunluğu mudur, afakanlarını başından savmaya çaba gösterenlerin başına dolanan ihmaller midir bu acı son… onu hazır eden kesif kokusuyla sebep… bilemiyorum…

Yoksa, görmeyi istemeyen gözlerin körlüğü müdür acep… görmezliğe kör düğümü müdür dersiniz… peki, sevgili kaptan pilotun ölüm döşeğinde sırf olay mahalli incelemesi yapılmalı bahanesiyle yalnız bırakılışı hangi körlüğün yahut göstergenin ifadesidir sizce!?

Gelelim, Recep İvedik’e… girizgahımı Recepte amade edip Public Enemis isimli filmde soluğu almak asıl niyetim…

Görmenin, görmek istememenin, görememenin kökleriyle başladığım yazımda asıl, ben merkez, zihnin benliğinden fışkıranlar iken… söylemeden geçemeyeceğim efem, yalnızca görmek istediklerini görenlerin vahim halini…

Daha evvel yazdığım gibi, yaşamımız, yüzleşmelerimiz ve saklı çirkinliğimiz için hiç de ivedi olmayan Recep efendi, ademlerin içlerindeki kalaslarından, küfürlerinden, küstahlarından, nobranlarından taşan yağları, lıkır lıkır içmekle, içtiğini göstermekle, bununla övünmekle meşhur olup… insanoğlunun akli ve hissi melekeleriyle, kıymetleriyle yüzsüzce meşgul kalarak, başını kaldıramıyor kendinden…

Filmin sevgili izlerlerine saygı duymamla birlikte, bizim edep ve görgü gibi yazılı olmayan lakin yüreğimize, vazifelerimize el yazmasıyla çakılı normlarımızla, kaidelerimizle, değerlerimizle, bu kadar alenen, bu kadar geniş, bu kadar ferah, bu kadar tasasız, bu kadar pişkin halde harp edenleri… adabımuaşereti güldürü şapkası ve güldürmek mantalitesiyle, esasında işin içinde bol akçe kazanmak arzusuyla da, katledenleri niçin ödüllendirirler… eleştirilerin hepsine bütün savunuşları en sivrisinden kuşanarak düşmansal lakin sözde mazlum tepkiyle yıkıcılıkla suçlayanları… kalımlılığa, sonsuzluğa, edebe, niteliğe kulak tıkayanları niçin kıvançlandırırlar… ille ademoğlunun ağız ve düstur bozukluğuna vurgu yaparak yüz kızartıcı küfürleri diliyle kucaklayanlara şahitlik etmek için niçin o kadar para öderler… dahi, onca lakırdıyı niçin ayıplamazlar da katıla katıla (belki onaylaya onaylaya) hepsine gülerler, anlamıyorum…
Zira fragmanını izlerken dahi yüzüm kızarıyor… görmek istediklerimi değil, hakikati gördüğüm için olsa gerek…

Ve son olarak, Public Enemis filminde soluklanarak bitirelim satırlarımın karışıklığını…

Yaşanmış hikayelerin dokusuna yüz sürmek, olağanüstü bir çekicilik ve heyecan kazandırır öyküye ve öyküleyicisine…

Bahsi geçen film, John Dillinger’in buz cama yansıması olduğu içindir ki, evvela bir gerçeklik kazandırıyor görsel anlatıya…

Bazen, kendi penceresinden bakan için, doğrunun sadece kalbi yahut başı göründüğünden eksik bir sahi ile hayatını yönlendirir ve yaşadıklarının hakça haklılığa sahip olduğuna da inanır tüm varlığıyla…

John, hırsızlığın suçunu, başkalarına da pay ederek hafifletmeye çabalarken, vicdanının azılı ezasından da muaf kılmaya çalışıyor kendini…

Umarım, karakteri bütün gelgitleriyle, hüzünleriyle ve yalnızlığıyla filme yansıtmayı başarmışlardır… ve elbette Johnny Depp’in, çok önemsediğini düşündüğüm, bazı gerginliklerinin de sebebi Oscar heykelciğinin, bağrını saracağını da düşündürüyor olası performansı bana…

Oscar amcayı sevmem… lakin bu başarı ve mutluluk hissiyatı için bir kıyas ise, kazanmasını isterim elbette… hadi hayırlısı…
1 Temmuz doğum günüm, hoş bir hediye olacak bana bu film…

Bütün sağ olanları sayıyorum
İçlerinde sağ çıkanlar ne kadar az
Çoğu kederlerde yahut hırslarda ölü
Sabrederek sağ kalanlar pek az…

Zihnim birkaç bine bölünmüş
Kül kedisi gibi aklım başka yerlerde
Bazen korkuyorum, bazen özlüyorum
Yüreğim bir varmışların değil, bir yokmuşların içinde…

Sağ olanlardan sağ çıkanlar
Salime erenler ne kadar az
Bir yük biniyor ki
Ömürlerden ezilmeyen pek az…

İnsanoğlu, kendisine ulaşmamak için
Sırf karşılaşmamak için kendiyle
Araya başkalarını koyuyor
Zannediyor ki yüreğini böyle koruyor
Oysa ne kadar zerzevat var ise
Histen, yanlıştan yana
Can ile kalp arasında
Tenhaları pek az…

Bir de hakiki ölüler var
Onlar mı ölü biz mi ölüyüz bilemem ya…
Daha iyi görürler, sonsuzlukta yaşarlar
Sadece göremediğimizden onları kabullenmeyiz ama
Gerçek bu sevgili adem
Toprağın altındaki dünyalarında
Bizden daha sağ ve salimler
Hırsların, tutkuların, açlığın saltanatından
Kendilerini muaf ettiler…

******

Ah sevgili hükümdar
Paranın, gücün, şöhretin hükmedeni
Ne kadar paran var, öte alemi alacak kadar mı
Ya gücün ne kadar, bileğinden fazla mı
Şöhretin ezelden ebede dek
Rüzgarlara seni anlatacak mı
Bir ses duyuyor musun
Gözlerin ne kadar yalnız
Ve ne kadar yorgunmuş eğer…

Ateş ve su gibi iki düşman… siyahla beyaz kadar muhtaçken birbirine… güneş nasıl gölgenin delili ise… öylesine bir tanıklıktır, bu hissiyat…
Kendine rağmen kendini anlatan… ve kendine rağmen kendini anlatamayan… seslerinin birbirini yediği ve geriye büyük bir suskunluğu bırakan durum… aşk…

Unutulur her acı
İzini siler kendi yavaş yavaş
Bir ara toprağa gömülür bacağı
Can çeker hayata doğru yavaş yavaş…

Bu dünya böyledir arkadaş
Dilin yarısı hak, yarısı haksızlık
Yürekli olmak… bunca sınavdan
Alnımızın akıyla çıkmak gerek…

Kimi seccadeyi seriyor
Hırsının, şöhretinin, yalanının üstüne
Her gün kime yüz sürüyor
Dersiniz…

Kalbiniz ne alemde sevgili adem
Kalp Tapınağınıza sormayalı kaç yıl oldu
Sizi sizsiz bırakır mı Yüce Yaratan
İçinizi dinlemeyeli kaç yıl oldu…

**********

Günaydın sevgili günlüğüm…

Avuçlarda derinleşen çizgileriyle usançlar büyütürken, yazgılarda beliren utançların küçülttüğü bir durum, güncellik içinde, sevgili gelecek… ah gelecek… her an, yüzümüzdeki incecik izlerde kesinlik kazanarak varlığı baskılayan o sonsuz arzu ve kurtuluş umutları… varlığı ezen, yeren, yağmalayan türlü disiplinin çene kemiklerinden yontulma dişleriyle hem konuşan, hem öğüten muamma… yarınlara yaslanılan ve fakat bugünlerden vazgeçmeyi de kimi vakit tetikleyen, anları erteleyen, anıları karanlık dehlizlerimize silkeleyen karanlık içyüzümüz…

Neredeyseniz, hangi ellerde, emellerde, gayelerde beklemekte, hangi zihinlerde şekillenmekte iseniz yahut hangi yüreklerin çamurlu zemininde, içinden oyularak kirli tırnakların, suallerin ve töhmetlerin çıkartıldığı batıklardan türemişseniz türeyin fark etmez, böyle gidecek değil ya dünya… bir gün, tepemizdeki güneş sadece mezarların (başlarını) taşlarını aydınlatmakla kalmayacak, sefil bedenlerin seyrelen ruhları boğan sözde kalabalığından söküp çıkartarak arı ve pak olan ne varsa, her şeyi… şeyi… gözlerden demini almış buharları, buhranları,…
dökecek alnımıza elbet…
ve o vakit, daha evvel hiç düşünmediğimiz kadar düşüneceğiz… koyu, karanlık, kuşkulardan yana loş koridorlar, çöllerden ayaklarını alarak varlık sularında yüzen akrepler, uçan develer, birbiriyle çarpışan kervanlar olacak kalbimizde…

Tamahkarlığın gücünün yetmediği dirayetli ve dirençli bir yüzleşme merasimi, otoritesi, seremonisi, mecburiyeti, neye göre hafifsiyor, neyi kabulleniyor kıymetlendiriyorsanız artık, o derecedeki mahiyetiyle suçlarınızın ve suçlamalarınızın; övündüğünüz, sahiplik ettiğiniz, sık sık vaaz ettiğiniz, vazifelendirildiğiniz veya danışık verdiğiniz o görkemli mülklerin cılızlaşarak…

Belki bütün çocukluk anılarınızdan vazgeçmenizi şart koşan bir ücret…
Yahut neşeleri yitirmeyi koşullayan karşılık…
Kendini mavi renkten azade edecek gözler bedelinde… ancak aklanacağı günler yakındır elbet… belki kıyamet, belki pişmanlık kadar, kim bilir…

Sevgili gelecek;

Sizi ümitlerinde henüz şimdiden, ömürlerinde her an, çoklarında ve çokluklarında her az, günlerinde her geçmiş, içlerinde her his, düşüncelerinde her ilim kadar kaybedenlerin, yitirenlerin kendilerini hapsettikleri zindanın içinde, yerde sürünürkenki halleri, şerre daha dost duruşları ve kararsızlığa aidiyetleri de hüzünlendiriyor beni…

Hak döngüsüne ve hakikat öngörüsüne dair bir bil’diri, bildirilemeyen veya bilinemeyen her meçhulün kalın gövdesi altında ezilen küçücük bir gölge olarak düşlerseniz, düşünselliğinizde bir zerre miktarınca bu satırları… yerleştirirseniz dahi kafidir aslında, benim için…

Ola ki, ileride bir gün, birileri okurken, şu anların, şu günlerin töhmetlerini, açlığını, mutsuzluğunu, umutsuzluğunu, kadim atalarından köklerine sirayet etmiş hissiyatlarında yeniden canlandırarak kimi meyilleri ve meyilliliği tercümesince, anlar…

Bu sabah acılı, kan kırmızı mürekkeple yazılı bir mektup okudum, köşe başlarında insaniyeti gözetip kollayan bir köşecinin cephesinde… mektupta can veren kimdir, necidir bilmem lakin, satırlarını okuduğumda insanları özlerken esasında insanlığı özlediğimi hatırlattı bana…

Bir gün, tıpkı Karayip Korsanları filmindeki gibi, elinde kara lekeyi taşıyan (geçmişinin lekesiyle geleceği kirletilen, ağzı dudaklarına dudakları yüreğine mühürlenen), ademoğullarına doğru engel tanımaz halde büyük bir iştahla gelen ahtapot; en güvendiği ve kıydığı, kırdığı, gönülleri ömürlere, masumiyeti mezarlara, mezarları vicdanlara yıkan hırsın, şehvetin, tamahkarlığın, ihtirasın, riyanın güçlü kollarını kaybedecek… kendi yandaşları veya yandaşlılığı tarafından çiğ çiğ yenecektir elbet …

Sonunda, sonucunda kalanı, insan ruhunun en kuytularındaki sığ akıntılara çekilecektir… yahut gözlerin hizasından, görmenin, anlamanın eriminden çok uzaklarda, belleğin açıklarındaki ıssız bir adanın kıyısına vuracaktır yenilip ısırılmış, ihanetleri yavrularken ihanete kurban giden kokuşmuş postu…

Sevgili gelecek,
Günlerin kollarının, parmaklarının acıdığı, ne yazık ki bizim dokumuz kadar gerçek… öyle hayretlerle dolu acılar, öyle siyahların çizdiği günahkar gülümsemeler, öyle yokluklarla çevrili zenginlikler, öyle ağza düşen ihanetlerin tutkusunda yanan aşklar, öyle kör cehaletle taşınan ilimler, öyle vefasızlıklar, öyle kayırmalar, öyle ayırmalar, öyle kızgınlıklar yaşanmakta ki…

Umarım, yıllar sonra, yaşadığımız, can olduğumuz, can verdiğimiz, can kattığımız, can aldığımız şu galiz alaca karanlığı temiz soluğuyla açacak olan sevgili gök kubbenin altında, hala orada olursunuz… bizden vazgeçmeyen, öldürmelerimizi, yalanlarımızı, kinlerimizi, istismarlarımızı gördükçe bizden utanmayacağınız kalple, orada kalırsınız…

İçimdeki şerre karşı nasıl Yüce Yaratanı her vakit savunuyor, O’na inanmaktan vazgeçmiyorsam, umutsuzluğa karşı da umudu savunmuşumdur hep…

Sizden vazgeçmediğimi biliniz… sevgili gelecek, her kim ve her kimlerseniz…

Arzda, açıyla tokuyla, hüznüyle mutluluğuyla bir arada yaşayan ve kendisine rağmen doğru olanı yapmaya çalışan birilerinin var olduğuna inanınız lütfen…

Ha, bir de sevgili Johnny Depp’i unutmayın… bazen, geçmişini seçimleriyle kaderine yazanlar, nedamet ve gözyaşıyla ellerini yıkayınca, muhakkak acısa yalnızlaşsa dahi, sever onu birileri, çokları,… güvenir, inanır birilerine…

Sevgili gelecek,
Umarım bağışlarsınız bizi… size güvenmekten vazgeçmedim hiç…
Yeter ki orada kalın… hep orada kalın…

Kırıp incittiysem birilerini
İçim burkulur, oyulur yavaş yavaş
Sanki meçhulün elinde bir kazma
Ha babam de babam vurur
Neler çıkar ki içimden yüzüme
Hangi kırgınlıklarım,
Hangi pişmanlıklarım samanlıkta…
Sürünür hissiyatım…

Mutlaka vardır bir sebebi
Kızdıysam kızgınlıkta
Belki öfke haklı belki ben
Anların fotoğrafında…

Yükümlülüğü de zaruret zaruret
Yüklem yüklem yükleniyorum
Sıfatına benziyor halim
Yalnızlıkların…

******

Vurgun yemiş yürekler
Elemlerin en dibinde
Nefessiz, soluksuz kalmış

Uyuşmuyor mu sanırsınız
Silkelenen düşünceler
Burun deliklerinden dökülüyor
Zihnin ucunda asılı kalanlar…

Bu sebepten anlatmaktan önemlidir
Anlamak ve inanmak
Kemikleşmiş, dimdik, sapasağlam dururlar
Ademin kapı kilitleridirler…

Yahut kanatları deyin siz
İçiniz rahat edecek,
Güvende hissedecekse
Muhakkak okumalı ve inanmalı
Ademliğine anlam yükleyecekse…

Ben arza gelenlerin
Dünya misyonundan uzaklaşıp
Şahsi menfaatlerde boğuşmalarını anlamıyorum…
Avuçlarından kayarken zaman
Ecele yaklaşıyorlar
Haddi aşıp geçenlerin
Körlüğe ufukları batıyor, anlatamıyorum…

******

Keyifli olmayı kefen gibi
Üzerine giyip hayata uzananlar
Gün görmemiş, gün yüzü görmemiş gibi
Bembeyaz gülümsüyorlar…

İnsanları özlerken fark ettim
Aslında insanlığı özlediğimi…

*******

Ipıslak candır, bedeni
Taze tutan
Ne hikmeti var ki şu kurumuş kemiklerin
Sözüyle cenneti ayakta tutan
Yürek değil mi…

Bilir misin çoğu dem
Seçimler sürükler saçını
Baş nereye düşünceler oraya
Düşünceler nereye, his oraya

O sebepten kıymetini bil
Hem aklının hem bilginin
Duygularında tohumu bulunan, mahfuzdaki inançla
Yaşadığın gibi inan
Ve inandığın gibi yaşa
Yaşadığına inanacağına…

Öff, her neye inanıyorsan
Suyunu çıkar yüzünden
İnadından inat aksın
Hangi sakallının riya yuvalanmışsa
Kelamlarının dibine
Ruhundan atılsın, ruhsuz kalsın…

Vazgeçme Yüce’den
Cenneti de cehennemi de
Neyi kazanmışsan öte alemde
Onun yanındasın…

***********

Günaydın sevgili günlüğüm…

“Gözüme keder kaçtı… o sebepten ıslanmış bir parça sevgili kader, üzülmeyiniz… arza acı acı ve buğulu baktığından, nice gerçek, puslar ardına çekmiş kendini…

Lakin öyle bir yük ki bu, yüreğe inen öyle ağır yumruk ki, yalnızlıkların sonsuz uçurumuna düşen(biz)ler (çok gizlediğimiz ve çokluğa gizlendiğimiz için kabullenmemekte inat ettiğimiz gerçeğine ithafen parantezin içinde saklıyorum bizliği) nasıl rüzgara kaptırıyorsa kolunu bacağını, burnu uzayan mesafelerde, ansızın karşılaşılan hüzünlerde sımsıkı kalbine sardığı paltosunu, tutunduğu, tuttuğu, ümit ve emek verdiği ellerini yitiriyorsa giderek, yalnızlaştıkça yahut yalnızlaştırıldıkça artan buruk yoksunluğun da çoğaldığı o akımlarda… nasıl kaybediyorsa(k)…

Etrafımı sarıp beni kendi varlığıyla boğan… yahut şöyle anlatayım, varlığını, korumaya adandığım sabır ile hoşgörümü bir nevi asalak gibi içine çekerek, benden beslenerek büyüten o hissiyat için ne tarifi mümkündür, nede çenebaz haddi hesabı…”

Dün, kelime kelime işleyerek kaleme aldığım betimlerden damlayan göz nurunun küçük bir parçasıydı bunlar, gün henüz kapısından içeri girer girmez bunca ağlattığı lakin ellerimle ağzımı tutup sımsıkı kapattığım için kimseye duyurmadığım… arzusu ile direnirken, parmaklarımın arasından kayanlar ve dünümden bugünüme kalanlardı esasen…

Ne tuhaf, bazen bazı hissiyatlar farklı kederler için aynı hüznü anlatabiliyor… bazen farklı gözlerin aynı nesneyi görmesi, farklı yüreklerin aynı duyguyu hissedebilmesi, farklı kelamların aynı cümleyi tavaf etmesi kadar olağan aslında, evrenin sınırlarıyla ve kendi sınırlamalarımla çevrili zihnimi sabah baskınıyla uyandıran hakikat… gerçekliğin duvarından gördüklerim yani…
Aynı hüzün, aynı gam, farklı kaderlerde ama farklılaşmadan… lakin özneleşerek (dahi mümkün olduğunca suretini alıp özelleşerek) kendine has cümleler kuruyor…

Bir şiirde okumuştum vakti zamanında, uykun şirin olsun, diyordu…

Öyle bir dünya ki, omuzlarımızda biriken ağırlıkların altında mesuliyet, mecburiyet, dert, imkan, imkansızlık diye inler, ezer veya ezilirken, uykularımızdan da kaçar olduk… artık çoğumuz ne rüya görüyor, nede gördüğüne inanıyor…

Çok nesneleştik, donduk, kaldık, kalımlı olma uğruna ebediyete darıldık, beşeriyete sarıldık, ruhsuz objelere benzeyen ve sanki bir elden çıkma çakma ellerin yenileştirdiği estetiklerle, ademoğlu elastikiyetine, hoşgörüsüne, sevgisine yeni çentikler atmaya, bozmaya bayılan haleti onurlandırdık hep… birbirinin aynıyız, kalan üstü…

Aynı burunlar, aynı ağızlar… dudakların biçimi ve konuşulanlar aynı… kulakların işittiği ve işitmediği de öyle…

Uykularımız şipşirindi önceden… annemizin sıcacık elleri dolanırdı alnımızda, bıraktığı ılıklık nice kadere şekil vermiştir yeniden… nice öğrenilen, küçücük kabuğunu yarıp ulu çınarlara dönüşmüştür ömürlerde… o vakitler, hürmet vardı… şimdi ise ağız dolusu anlaşılamayan sövgü, anlatılamayan incinmişlik, paylaşılamayan yalnızlık, sanki en kıymetlimizmiş gibi… evet, benim kıymetlim o, diyenlerin uzak halleri, çok havalı…

Demem o ki, oldukça ama oldukça… olabildiğince… bir yorgunluk ve hissizlik sizce ne kadar ağır gelirse yürek tartısında… ve sabır ne kadar tahammül gösterebilirse… ve ağzınız dışınızda susup ne kadar içinize çığlık atabilirse… denizler ne kadar kaynatılabilirse yahut yıldızlar ışığını ne kadar söndürürse…

O kadar büyük ve zihin ötesinde bir çökkünlük içindeyim bugün…

Hem hüzün, hem başımı koyup yaslanabileceğim annemin yahut babamın olmayışında, bana kalan soğuk, buz gibi, kaskatı gerçekliğin boynumu kırışıyla doğan kasvetler…

Buram buram.. dirhem dirhem… boncuk boncuk… gözlerimden akmakta…

Bir de şu var, bazen halime acı acı gülüyorum… neden yapıyorum ki bazı şeyleri, hangi yerim yön veriyor yollarıma yahut hangi yolum önüme çıkardıklarıyla yönümü değiştiriyor diye sorgularken kendimi… sorgulanırken… dahası, suçlarken ve suçlanırken…!

Zihnimin içindekileri, bir tek Yüce Yaratan bilir…

İki hafta evvel, Tim Burton’a… evet, hani, bildiğimiz bay Burton…
Resmi sitesinde bulabildiğim bir adrese mektup atıp Johnny Depp ile ilgilenmesini rica etmiştim…
Neden… çünkü sezgim, zihnim, kalbim ve henüz anlamlandıramadığım bir nevi lisansız zerzevat içimde, bay Depp için üzülüyordu… sanki acılaşmış kaderi, köşeye sıkışıp bunalmıştı da… ben yetiştim…

Gülüyorum halime… neden böyleyim, bu kadar farklı olmak zorunda mıyım diye sormuyor da değilim hani… sivri aklım hep birilerinin sırtını sıvazlıyor zira… onlar güveniyor, bense kocaman bir boşluğa eksiliyorum… anı anı, an an…

Kiminde,
Yalnızlık küçüldükçe büyüyor insan
Kiminde
Yalnızlık büyüdükçe büyüyor…

İyi anlaşıyorlar sevgili yalnızlıkla
Kendini iyi tanıyanlar
Oysa sevmeyenler bilesiniz ki
Kendini yahut yaptıklarını
Düşünmek istemeyenlerdir…

Kimi hiç oldukça büyüyor
Hiçliğin farkında oluşuyla
Kimi hiçleştikçe küçülüyor
Farkındalığı farklılıkta sıkışık kaldığından…

Kimi başkaları için
Gözyaşı döküyor, başkaları habersizken
Kimi başkaları için ağladığını
Cümle aleme duyuruyor, içi olanlardan habersizken…

Kiminde kainat dediğimiz
Sadece bildikleri ve gördükleri kadardır
Kimi düşlediklerinin sonsuz olduğuna inanır
Kimi düşüncelerinin…

Bilemedikleri veya göremedikleri kadar
Olduğunu düşünmez kimi
O sebepten içlerinde
Kocaman bir büyüklük…

*******

Söylediklerini anlamaya çalışıyorum
Lakin o kadar bağırıyor ki
Duyurmuyor kulaklarım
Söylediği hiçbir şeyi…

Görmeye çalışıyorum
Sözlerin arkasına saklamış kendini
Her yerinde pahalı pohpoh
Ve ucuz övünçler
Boyamışlar yüzünü gözünü
İyice…
Ne o görüyor önünü
Nede ben kendisini…

********

Dilenci gibi önündeki tasın içinde
Üç beş kuruşluk sadaka
Bol minnet duymalısınız
Karşılığı boyundan büyük…

Kim kime sadaka verir ey adem
Ne vakitten beridir yıkamakta kirlerinizi
Verdikleriniz…

Nasıl incitir de
Bazen insan sevdiğini
Öyle tutuluyor işte can
Sevginin dili
Deli gibi konuşuyor öfke
Sonra minicik bir adımın izine küçülüp
Bağışla beni diyor sevgi
Ezilmekten hoşnut
Lakin ezmekten gücenmiş!

Dilenci gibi bir tasın içinde
Bir göz, bir bakış, küçücük bir ilgi
Hepsi yuvarlanıp vuruyor birbirine
Karşılığını minnetin tılsımına bulamalısınız

Yoksa kızgındır hırs, küçümseme ve öfke
Sevgi küçülür, küçülür
Ezmekten gücenmiş
Ezilmekten hoşnut
Defterlerin satırlarına yazılır ebediliği
Ve siler eller…

***********

Günaydın sevgili günlüğüm…

Uzun zamandır eski bir his yanımda, sevgili hüzün…
buruşturulup yere atılan gazete kağıtlarına aceleyle sararak tutuşturuyor anılarını ellerime… ne tuhaf ve yazık bir durum… sanki, onca vakit, gün kokan o tılsımları değil de, özensiz ve hissizce yaşanmış, her ademe sırayla dağıtılan çok lütfenli bağışları bekledim… sarıp sarmalayarak kendinden koparttığı her imge duygusuz… az evvel günahkar ciğerini karıştırıp kanlı ellerini, masum yüreğine süren ve gözlerini benden esirgeyen hali, içler acısı…

En sevdiğim şey, içime dönüştürdüğüm gözlerimle bakarak dahi baktırarak, sizlerin somut dünyalarında, köpüren ağzıyla can çekişen soyutları kelime kelime resmetmek… öyle ki, göz bebeğinizi yahut gözünüzün bebeğindekileri oyan hiddeti öfkesiyle bazen, her gördüğünüz şeyi büyük bir iştahla kemiriyor yahut ısırıyor yazdıklarım…

Ne keyif ve zevk benim için, bilemezsiniz…

Ah, ne yazık ki, ancak bilgilendiğim (oysa ne çok ilgiliydim, sözde, işte, beliren bu kırmızı yanaklı his ağırlığınca kızıyorum kendime) bir haberdir ki, Salvador Dali’nin yaşam hikayesini canlandırmak isteğine kapılan sevgili Johnny Depp, senaryo yazıcılarından yardım istemiş…

Hiçbir dem, anlayamayacakları, kavrayamayacakları bir halet ile ruhu nasıl yansıtacaklar, boğmadan, boğazlamadan, kısaltmadan, eksiltmeden, yapıştırmadan satırlarına… !?

Bu tıpkı şuna benziyor, denizin kenarına geliyorsunuz ve suya bakan ademoğullarına suyu yazarak resmetmelerini, tasvir veya en kabaca tarif etmelerini istiyorsunuz… genç yahut gençleşen tenlerine inat, körebeliği ve görememeyi seçmiş lakin gördüğünü iddia eden ihtiyar gözler coştuğunda, kimi dalganın köpüğünden, kimi yakamozun rengine kadar… başını güneşe vuran aksin dalga seslerine verdiği tınıyı duyuruncaya kadar… bazı alim yahut şair ruhlu ademler, eh yazar mı yazar elbet…

Fakat… ne bilsinler, tüm zamanları içinde durduran ve yeni fırsatlar sunan güneşin onu az evvel tokatlamasıyla kendine yeni yeni gelmekte olduğunu ve içerisindeki kuru kafataslarını ayaklarının altında saklayıp, bacaklarını birleştirdiği göğsünde derin hezeyanların yarıklarından fırlayan ıslaklığın, denizi ıslak kıldığını… ıslaklık vücuda yapışınca gösterir her şeyi, oysaki tıpkı çöl denizi gibi, mavi denizler de içini göstermemeli… zira, bulutların rengini alan maskesiyle ölümü gizler deniz, kendi ölümlülüğünü ve sırlarında ağrıyan başını bile… kendinden kaçar bilgeliği, bir kuşun gagasında toplanıp…

Dali, bir dahiydi… bir parça da deliydi… (eh, benziyoruz galiba)
Lakin Freud amcayı keşfinden sonra, zihninde, onu sınırların içine tıkıştıran cam kırıklarından olma kalıpları elleriyle itmeyi, elbette düşlerin bilincin bilmem neresinden ziyade arzuların, şehvetin her yerinden fırlayan renkli yanılsamalar yahut yansımalar olduğu fikri içine sere serpe uzanarak, rahatlayarak, bunun keyfini çıkartarak, öğrendi…
Buna inandı…
Kendi olduğuna, başka biri olmadığına veya başkasının küllerinden doğmadığına ancak bu şekilde ikna edilebilirdi çünkü… acıklı bir durum…

En çok isyanların fanatiğiydi, en az kendisinin peşinde… doğrular pek mühim değildi zira, yumurtalara, yeniden doğumlara, saatlere lakin erimeye olan düşkünlüğüyle soyut çağlara dönüştürdüğü içtihadını ve içsel döngüsünü kendine göre hakikatleştirmişti…

Sevgili Johnny her ne kadar Dali’yi olağan kadar, olması gerektiği kadar olağan üstü canlandıracak olsa da,
senaristler Dali’yi hiçbir vakit anlatamayacaklar…

Ben o filmi izlediğimde, ağzının kenarlarından akan amma hiç akla yahut hatıra gelmeyen kelamları göreceğim…

Ayaklarının altında can çekişen asılları…

Johnny, birilerinin ona mahlaslarından ayıklayıp dili döndüğünce anlattığı anlamlarıyla resimlere delice (sürekli) lakin daha önemlisi deli deli bakarken, içinde beliren kocaman soru işaretlerine engel olamayacak, onları gördüğümdeyse hiddetleneceğim belki…

Velhasıl… Salvador Dali 10 puan… Johnny Depp 10 puan… senaristlere ise kötüyü tüketen, sınırdaki, milattaki, başlangıçtaki (ama heveslenmeyin baştaki demeyeceğim) diplerde mevcut kara zindanlarda, 1 e doğru ellerini açıp bekleyen tırnağı kirliler kadar, sıfır…

Dönelim benim dünyama;
Göç ediyor kuşların pençelerinde hayat, hepsinin de yemyeşil kanatları var…
Durup kimi vakit bir ruhtan arda kalanları yiyorlar… bir sözün peşi sıra sürüklediği saçları yahut, dirhem dirhem kopartıp, avuç avuç yolarken… sevgili hayat direniyor göçebeliğe…

Bugün hangisisiniz, hangisiyiz dersiniz… ölüm gibi mi bakıyor gözleriniz, yoksa aşk yaşam kadar mı parlıyor gözlerinizde… gök kubbe ne çok benziyor öyle değil mi, ruhun sonsuzluğuna… ve hayatınız göçüp gidiyor, o meçhulün pençeleri arasında…

Ne diyeyim…
Akşama doğru kasvetleştikçe düşünceler, ufkumu duman bürüyor… başın daldığı o semalar yankılanıyor kulaklarda… bazı vakit senelerin çığlıkları arasında ilerliyor zaman… bazılarının dudaklarındaki az kesitli sınırlarında duman…

Yanlış ve yalanlar asıyor kendini, boğazın o en ketum boğumundan aşağıya… sallandıkça acıyor hafifsiyor can dediğin, merhametli ya ondan olsa gerek… koşup bacaklarından kaldırıyor hafifçe, söyleyecekleri susuyor, şehitlikleri de öyle… yalan ve yanlış kurtuldukça ölüyor içindeki bütün doğrular…

Uzun zamandır o eski his yanımda… sevgili hüzün…
yüreğimin toprağını elleriyle eşeleyen merak ve küçümseme çıkardı onu, yeniden dirimliğe… onunla adım atıyor, onu görüyorum sanki her sancım ve sanrılarımda…

Üzerindeki tozlarını silkelerken dudaklarımda duman… kasvetleşen bir hümanizmin içinde, gerçeklikle yüzleşmelerde, pençelerde hayat, tutabilene aşk olsun…

Bu sebepten kibirli ruhlar hastalıklı gibidir… gülmek, kaçmak, bulaşmak, dolanmak için yol ararlar kendilerine… bazen ölüm gibi, bazen yaşam gibi bakarlar… lakin siz ölüme bakan o gözlerini göremezsiniz bir türlü…

Ah bam teli
Sen koptuğunda yahut
Yalnızlığa şarkı söylediğinde
Yüreğimde
İçimin elleri uzanıyor
Sana doğru…

Volta atıyorum ruhumun
En ıssız koridorlarında
Kimi yeni yetmeler
Yahut yetinmelerle dolu
Kuşkulu kuytuları…

Eski dostlardan bazılarını
Görüyorum anılarımda
Ah bam teli ne vakit çalmaya hazırlansan
Muhakkak taşıyor sabır bardağından…

Anlıyorum
Anlaşılamamanın zorluğunu
Gergin bir ifadeyle
Gülümseme uğraşısını
Biri dokunuyor bam teline
Korunaklı hislerine
Kırılıyor kırıyor bam teli
Kopuyor koparanın ellerinde…

Ah sevgili
Bütün acıları alıyor içeri
Her hüzün kalbe denk
Her kayıp varlığa
Her keder kader kadar
Konuşkan ağzında…

Bam teli ne yapsın
O son radde, son damla, son kelime
Savuruyor saçlarını
Rüzgarı silikleştiriyor
Dirayetli mantığı
Sonra ezilirken eziyor git gide
Bir dakika diyor
Yok onu da demiyor artık
Başkaları konuşsun diye
O kadar bunalmış ki
İçerimde bam teli…

Kolay gelsin sevgili Johnny Depp…
Fakat bu sefer, başarmanız güç görünüyor…
Ayrıca sevgili günlük, bana dişi Ömer Hayyam diyorlar, ama Dali’ye daha çok benziyorum… ne tuhaf!

*********
Günaydın sevgili günlüğüm…

Omzumda taşıdığım amel defterim dışında, yüreğimde gizlediğim bir de niyet defterim var… satırlarına; içime söylediklerimi, dışıma kusanları, sözde özgürlüğümüzü ve hırsımızı kanatlarıyla parçalayan kuşların paylarını, rüzgarın bereketine rağmen sırtına yükledikleri katmer katmer dertleri, suskunluklarımın ruhumu incitme hevesini, bazı hisleri tahlil edip bilmeyi, mecburi ifadeleri ayıklayarak içinden elediğim samimiyeti ve kalplerle konuşup işittiğim her sırrı yazıyorum… kimi vakit düş lisanıyla dökülüyor kelimeleri zihinden Kalp Tapınağıma boylu boyunca, kimi vakit kızgınlıkların kulağımın dibinde patlayan yıldırımlarıyla dönüyor dili… gün içinde boğazıma kızgın bir maden gibi eriyen ve ağrıyan şikayetlerimi, hüzünlerimi keskin lakin yutağı yırtık bir umuda dönüştüren de yüreğimdeki o gizli defter aslında… ve bir harf fazla duran sevgiyle kaplanıyor her yaprağı…

Başımın üzerinde parçalanıp başıma paralanan saatleri, vaatleriyle günler; en anlamsız gibi gelen lakin manası itibariyle en yükseklerde gezinip ruhlara erişen umut, inanç ve rüyaları ebedi kılıyor… yani bir nebze tepemize yıkarken, tepeleme biriken acılar hasebiyle keskinleşen, kısa vadede gerçekleşmesini istediğimiz menfaatleri, uzun müddette sabır ve teşekkür ile kazandırıyor gani gani… kimimiz göremiyoruz, o ayrı… kimimiz bilemiyoruz, ölüm gelinceye dek…

Ey ademoğlu, yıldızlar gök kubbede birleşip tek ve büyük yıldız şeklini aldığında tüm varlığınızla dikkat kesiliniz… zannediyorum ki, görmezden gelinip yalana örselenmiş, değerleri ayak tabanlarına yapıştırıp öylece yürüyen birtakım beyinsiz zatı muhteremlerin uzağına ötelenen güçlü bir gerçeğin düşe düşüren kıyısında yahut birsamın gerçekliği haykırdığı yankıların yüzdüğü ve dibinde tarihin kurumakta olan kemiklerinin bulunduğu uçurumunun kenarında olmak mecburiyetinde sevgili yerküre…

Uykuya daldığınızda, uykunuzun dahi uyuya kaldığı derinliklerden, sivri tırnaklarıyla boğazınızı tırmalayan hülyalara uyanmadan, kuru kuru yutkunmadan ve korkmadan evvel, kendi içtihadınıza ve kalbinizdeki niyet defterinize neleri kazıdığınıza şahit olunuz…
Bunlar sizi uyandıracak ve uyanık tutacaktır muhakkak…

Sonra, sokaklarda, açlıklarda, naçarlıkta, kızgınlıkta, kimsesizlikte, öksüzlükte, yetimlikte, kaybolmuşlukta başıboş dolaşan veya koşuşan ademleri göreceksiniz perdesini henüz açtığınız pencerenizde…

Dünyada; tıpkı doğumla başlayan hayatların, bebekliğe yakın o masumiyette, çaresizlikte, dişsizlikte (dişliliğe, fevriliğe, yetkinliğe inat), yaşlılıkta, zihni ve bedeni kayıpta sonlanması gibi, nereye adım atarsanız atın, başladığınız yere dönersiniz… ne kadar düze giderseniz gidin, adımlarınız ilk adımı bulacaktır mutlaka… o sebepten, yüzleşmeleri, toprakta bir başına büyümesine müsaade etmeden yanınıza alarak, kaçmalısınız…

Deprem… içsel hezeyanların, sarsıntıların, heyelanların, sabırsızlığın, kızgınlığın sultası…

Uzun uzun bakıyorum da gönlümün ufkuna ellerimi dayayıp, bulutlara sırtımı vererek… samimiyetin ve içten pazarlıksızlığın hükmettiği fakat masum insanları kurban eden işten mezbahaların kurulmadığı, mahremi, inancı istismar etmeyen, mütevazı, sadık, hoşgörülü, bilge Süleymaniye’ye…

Siz, gömülmek endişesiyle kazdığınız beşeri zaferlerin tünellerinden toprağın altına doğru kaçarken, içinizdeki Süleymaniye üstünüze yıkılmasın…

Akşam böyle bir kabus gördüm işte… depremde kaçışan insanları izlerken, Süleymaniye’nin yıkılacağını işitti düş… bu neyin sembolü dersiniz, giderek eksilirken kendimizden, bir parça, bir parça da bırakırken zamana kendimizi…

Telaşlarımız büyük, korkularımız kaçınılmaz, kuşkularımız kışkırtıcı… anlıyorum…
Amma ve lakin… ya insaniyet…!?

Tıpkı, rüyamda yılgınlığa açılan o pencereden bakan hislerden arınmış halimle, okuyorum da bugünü… hayatımda büyük yer teşkil eden ve her sabah onların yazılarını okuyarak güne başladığım sevgili Yılmaz Özdil, Bekir Coşkun, Umur Talu, Ruhat Mengi ve diğerleri,

Ne kadar öfkeliler… sevgili ve yalnız ülkeme tutkuyla bağlı oldukları için ruhlarında açılan zaptedilmez irkiliş ve şüpheli düşüncelerle konuştuklarındandır nicedir… kendilerini çok yalnız hissedip,
Daha evvel de söylediğim gibi, doğruyu bulmayı ve doğrudan, haktan yana gitmeyi arzulayan her adem yalnızdır lakin biz yalnızlar, düşünüldüğünden daha kalabalığız, gerçeğini unutuyorlar…

Ve uzun vakittir zihnimde yıkılmaz surlarını ören Johnny Depp…

Belki, mütevazılığının belirginleştirdiği, kopukluğu ve yalnızlığıyla git gide güzelleşen bu adam, benim ortaya çıkmama sebep olacak…

Belki, esasında öz Yahudilerin masumları öldürmeyeceği ve hakiki Müslümanların da terörist olamayacağı gerçeğini, insanların külleşen yüzlerine tokat gibi vuracak… peygamberler tarihi ile başlayıp, günümüzün kanlı topraklarındaki utanca başını vurarak, çehresindeki, sözlerindeki kan izleriyle sona erecek “Kudüs” isimli filmim için…

Belki, Karayip Korsanlarının son serisinde yapılan sayısız mantık hatalarını ve köşeye sıkışmışlığı aşacak, açacak, yolları aydınlatacak Leyla karakteri için…

Belki, “Ruh İkizi” ile esasında arza gelmeden evvel verilen yeminlerin, sonsuzluğa emanet edilen sözlerin, beşeri hayatta bizlerin kaderini nasıl etkilediğine dair hazırlayacağım psikolojik gerilim yüklü filmimde,

Kim bilir… kalbimi ve ilmimi Yüce Yaratana teslim ettiğim her tümcenin gerçekleşmesinde etkin olacak…
Yahut olmayacak…

Veya gerçeğin aleniliğine kavuşamadan benimle toprak olup gidecek satırlarım… bilemiyorum…

Tek bildiğim, Johnny Depp’in özel olduğu… sadece benim için değil üstelik…

Çöl rüzgarlarının
Kızgınlığı sinmiş üstüne
Haksızlığın boğucu
Tuzlu tadı yahut
Nereye adım atsan yeşeriyor
Kupkuru gülleri…

Bir anı büyüklüğünde
Zihindeki çoğu düşünce
Bir efkar kadar yahut
Unutulan bir gülüş gücünde…

Ellerinde kocaman halkalar
Boynunda boyunduruklar var
Renkli yüzüklerinin üzeri
Keder motifleriyle dolu…

Nice yaşamaya değer
Duygu var ise
Hepsi sevgili kaderin
Avuç içlerinde…

Büyük su damlalarında
Büyüyor alımlı yüzü
Sonra sonbaharda çaresiz kalan
Dallarda kırılıyor

Ne kadar yazmaya değer
Yaşam var ise
Anlatıyor sevgili kader
Dilinde tomurcuklanıyor
Sabırdan yaprakları…

Gizli pencerenin ardında
Nereye baksak kalın duvarlar var
Sırtını dönünce
Bir tokat atıyor başaklar
Gizli pencereden bakıyor kader
İzlerinde kuruyan gülleri
Göremediklerimizi görüyor
Kara kışı yaşıyor hüzünleri
Belki sancısı yok yüzlerin ama
Hüznü var…

**************

Günaydın sevgili günlüğüm…

Bu gürül gürül akan hüzünlerden başımı kurtarıp, kurutup kederlerin ıslağından, eski bir kavganın içinde buluyorum kendimi… yumruğumu onun kalbinin üzerine bastırıp gürleyişimle, ince bir hıçkırığın sırtına vurmasının ardından, zaman, akışkan dokusundan sıyrılıp tortularını bırakıyor üzerime… ve o korkuyla bir an, evren, geçmekte olan günden ve bu hakkından feragat ediyor içimde…

Tadında kalıyor kader, kendini salıyor kendime, kendine ayırıyor dudağımdaki tuzu, gözlerimdeki yandaşlığını bile… öylesi güçlü bir iktidar ki, alına yazgısını kabul ettirirken, söz geçiriyor bütün isyankar muhalefetlere… yanlılık, yansızlık, ortada, ortamda, ciğerimin hemen yanı başında kalakalıyor öylece… ve ben haykırmaya devam ediyorum…

Ateşler hiddete şekil verirken, kimyasını katıyor bütün haykırışların özüne, biçim veriliyor alev alev, renkleniyor kızıla düşünceler…

Lakin kimi öfkeler masumdur… kimileri günahkar…
Yumruğumla tökezleyen nabzını toparlama gayreti, onu, şaşkınlığın zafiyetine sürüklerken, başını ille de havada ve zulmünü dik tutma gayreti itekliyor bütün ötelenmişliği, başka dünyaların varlığından haberdar ederken üstelik…

Şayet haksızlığın ve ahlaksızlığın karşısında hiddetleniyorsanız, işte bu masum ve günahsız bir öfkeye dönüşüp kendi doğasını içinizde reddediyor… ve siz onun içindeyken, akli salimliğinizi yitirmediğiniz mühletçe zamanları dahi kendinize muhtaç kılabiliyorsunuz hak ve haklılığın gücü ile… sizi temin ederim…

Savunduğunuz her şeyin, yahut herhangi bir şeyin, son olarak kalmasını istemediğimizden… son’dan sonra geriye bağışlanabilecek, bağışlayabilecek, karşısında durulacak yahut karşınızda duracak gözetme hissi ve fiilinin bulunmayışı, içerisinde zamanı kanıksadığımız ve bol bol vazgeçiş ile yetinmeleri kabullendiğimiz, kemikli oluşumu hayat ile özetlerken, bir yandan son olma, bir yandan sonlanmama gayreti ile çelişmeler ve çekişmeler oluşturuyoruz kendimize…

Başka hiçbir derdimiz, tasamız yokmuş gibi… yaşamı bir yaşar olarak, kendimizce yeni icat ve icaplarla vazifelendirerek, başa çıkamadığımız teşekküllerinde yerelması olma gayreti de ağzımızdan yüzümüzden akıyor ayrıca…
Başımızı toprağa gömer, gözlerimizi kapatırken vücudumuz teşhirlerin ortasında durmakta…
Öfkemle kapı dışarı edilen o his, durum yahut zulüm karşısında, içimi dışımı saran halet gereği kararan gözlerimde bir başıma beklerken gelen selam da içimi ferahlatmıyor değil hani…
Doğrunun menzili içinde bulunmanız, sizi bazı gözlerden uzaklaştırırken, bazılarının göz bebeğinde saklı tutulmanızı sağlıyor…

Muhakkak… din istismarları, din tacirleri, yahut din muhaliflerinin marifeti ile, yaşayan her ademoğlunun Yüce Yaratan için özel ve önemli olduğu gerçeği silinip yok edilmeye çalışıldığından, zihni bulanıklık ve kaybolmuşluk arasında dönüp dolaşan insanların reel hayatından kovarak umulmaz ve olanaksız gördüğü melek kavramından birkaç selam ulaşır kalbinize… muhakkak, siz hissetseniz de, hissetmeseniz de…

Başarı; maddi yahut manevi kazanç kapısı değildir…
Ödüller ve alkışlardan da ibaret değildir, zira bu kadar elbisesiz, bu kadar şahsi döngüler ve şahsi, gayri şahsi menfaatlerle taş kesilmiş, cansız, nabızsız, sevgisiz kalmamıştır hiçbir vakit…
Sadece sonucundaki övüngen haticesiz neticelere bakarak gerçeklikle mukayese edilemez … hakikatle boy da ölçüşemez asla…
Başarı, ancak doğru şeyi, doğru vakitte yaptığınızda gelir yanınıza… yahut yaptığınızın adıdır başarmak…


Top
 Profile  
 
 Post subject:
PostPosted: Fri Mar 06, 2009 9:48 am 
Offline
Paylaşımcı üYe
Paylaşımcı üYe

Joined: Wed Mar 04, 2009 2:04 pm
Posts: 68
Pes etmemek, yılmamak, hakikatten, ahlaktan ayrılmamak gibi vazgeçilmez erdemleri vardır kendi içinde…
Her şöhreti, her maddiyatçı galibiyeti, her susturuşu, içe bırakılan her susturma payını,… başarı olarak kabullenenlere acıyorum doğrusu…
Yaptıklarının onca ismi varken halbuki!

Öfkeme dönersek… kendi içtihadımı tanıma anlamında bir başarıydı, evet…
Genel kaidelere ve kalbimle tahlil ettiğim yanlışlara, haksızlığa karşı bileklerimde canlanan, yumruğumun içindeki ve onun kalbinin üzerindeki cesaretime göre… her ne kadar düşünsel gibi görünse de… başarıydı…
Kendime koyduğum yasaklarımda, kendim için tanıdığım müsamaha ve hazım, doğru olanı yapmakta beni güçlü, adil ve ona katlanmakta ise hoşgörülü kılıyor…

Fakat her dem, çok sesliliği savunmuşumdur… her inanç konuşabilmeli, her düşünce yaşam platformunda kendini tanıtabilmeli, her duruş özgürce boyunu uzatabilmeli elbet…
Hürriyete diklenmek, öfkeyi suçlu kılıyor ayrıca…
Kalbin ademce korkusunu ilan ve ihbar eden bu hiddet ile başkalarını susturma ahvali, hayat ve inancın, defol git buradan, diye haykırışını tetiklemiyor mu sanıyorsunuz…
İşitmemek, söylenmediği anlamına gelmez… görmemek de var olmadığını ispat etmez bize…
Lakin, bunca genel kainat kurallarından sonra, çok kendimden, çok içimden iki lakırdı edemeden geçemeyeceğim…

İlki, hakikaten, birlikte çalıştığım o hanımdan hoşlanmıyorum kardeşim…
İkincisi, Oscar ödüllerine dair, birkaç genelleme;
Bu yıl seksen birinci yaşını kutlayan ve kimleri onurlandıracağı günler evvelinden internete sızan (!) bu ödüllük, esas itibariyle şunu hedefliyor;
Marjinal rollerin oyuncuyu ortaya yahut yıldızı açığa çıkardığı iddia edilirken, asıl oyunculuk gücünün en sıradan ve bizden sizden öykülerin içinde dahi parıldadığı ve ben buradayım diye haykırdığı hakikati görmezden geliniyor…
Nedense,
Oscar heykelciğinin başında dönen sözde kader gereği,
Ya erkek erkeğe öpüşmelerin, ya kocasının gözü önünde sevişmelerin, yada ölenlerin…
Esasında, Oscar geleneğinin görünmez mürekkebiyle kültürleştirdiği seçkin kült görüşlere göre (ünlem), en marjinal, en alışılmamış, filmin kendisini ve temsil ettiğini en yerici, en sürpriz, en beklenmedik film ve öyküler taçlandırılıyor…
Oylar henüz yolun başındayken, güven kırıcı oynamalar telaşında sevgili Oscar…
Kimilerine oyalayıcı temayülleri kabullenişiyle… kimilerini sözde göklere yüceltişiyle… kimilerini de, özellikle derli toplu yaşayan ve marjinal gerçek kabiliyetini olabildiği kadar sıradan filmlerde, olabildiği kadar sıra dışı, zor ve fakat bunu eşsiz becerisine yedirmiş kimilerinde, hazımlı, skandallara karışmayan (bazı) oyuncular için ayıp temsilcisi…

Henüz, bunca adaylık ve hüner… bunca ispat ve kifayet sonrası Johnny Depp bu heykelciği nasıl alamadı… anlayamıyorum…
Aslında yazdıklarıma dönüp bir kez daha okuyunca… anlıyorum! ve bu heykelciği hiç sevmiyorum… nihayetinde onu mühim kılan bizler değil miyiz!

Başka zamanlarda belki
Bırakırım ardıma bu zihni
Sadece kalbimle yaşarım
Ve zihnimde kocaman bir kalp…

Gölgeler içinde barınan
Karanlık görünür
Bazen aynı tebessüm vurulmuştur yüzlere
Oysaki aynı tonda
Lakin anlamaz karanlıkla yaşayan
Hüzünden ve hırstan
Kapkara görünür…

Beni yalnız bırakmayanlar
Ve bırakmayanlarım için
Teşekkür ederim
Lakin yapayalnız kalsam
Neyle karşılaşacağımı
Bilmiyorum içimde…

Yollar kopartılıp
Taşları yolunuyor
Farklı ifadelerde birleşiyor hayat
Farklı manalara yoruluyor
Bölük pörçük, darmadağın
Kalıyor öylesine
Duruyor öylesine kanayan yerlerini
Saklayarak yollar…

Kimseden yana öksüzlük
Böyle oluyor işte
Hem yalnız kalamıyorsunuz
Hem kimle olamıyorsunuz
Akıl ile kalp bilek güreşinde
Arada kalıyorsunuz
Tek ve ezik parça…

Acı bir imtihan
Tatlı bir sonla sonlanmayınca
Yahut son bulsa da bilemediğinden
Zamansızlığın içindeki sabrı
Belki başka zamanlarda
Tekrar karşılaşırız, diyor…

Yollar uzuyor,
Adımlarımızsa kısalıp yavaşlıyor

************

Günaydın sevgili günlüğüm…

Ana karnına sığan ve bir damlacık suyla başlayan hayatımızda, ömür dediğimiz büyük lezzeti ve dinmeyen iştahıyla, yerküreye sığamayan koca ağızlı açgözlülük (kursağına düşkünlük), hayatın her mecrasında, ilmin her aydınlığında, sözün her teferruatında, arzunun her saklısında, boncuk boncuk alın terinde… elimizin altındakiler veya ulaşmaya çalıştığımız elimizin dışındakilerle, helallerimiz, haramlarımızla, başımıza gelenler ve başımızdan geçenlerle, sahip olduklarımız ve vazgeçtiklerimizle,… bir sevgi kadarken aradığımız, düşlediğimiz huzur, şefkat ve merhamet gibiyken, bağlılığımız inanç ile güven…

Ölüm ve ölümlülük yükümlülüğü hayatın gözü önündeyken ayrıca… esasen, insanlar arasına aşılmaz duvarları koyan, itibar ve irtifa merakının baştan çıkardığı sınıfçılık ile küresel menfaatler yaşar pahasına kollanırken, küremizin kutuplarından ve mevsimlerinden eksilmesine sebep olan, o tecellisi gölgelerimize mühürlü duvarlara arka çıkarak; onların varlığını koruyan totoliter burjuvalar, kadınları tek bırakarak ataerkil sistemleri destekleyen ve besleyen varoşlar, ün sever para sever ahalilerin oluşumu ve bu olguya karşın ün savar ve para savarların hiddetleri, çatal dillere çanak tutanlar, küçücük kelamlarda, minicik dimağlarda devasa nefreti, tükenmeyen hırsı besleyenler, ruhlarına acımasızlığı bağlayanlar,… unutuyorlar…

Yaratılmış olan her varlık son derece güzel olmasına rağmen, gene de akli melekeleri ve sadık hissiyatı ile seçim, irfan ve idrak becerilerinin zenginleştirdiği kıymet, ademoğlunu elbette diğer yaratılmışlarla olan mukayesesinde önde kılıyor…

Her sabah, hayatta olduğuna ve ayakta kaldığına şükretmesi gerekirken, tek ve son derdi, ilk avazıyla acılaşan dünyasında bebeklik korkularına, masumiyetine ve gerçekliğine inat, en büyük, en konuşkan, en konuşulan, en zengin ve en sonsuz kalmaktır.

İçindeki gizemleriyle göğe doğru yükseldiği düşünülen lakin aslen tarihin tozlu sayfalarına ve kumlu toprağına yavaş yavaş gömülmekte olan piramitlerin mevcudiyeti de, çocukluk düşlerini kirletenlerin ölüm korkusuyla yaptıkları yahut parçası oldukları her şeyden, dahi mümkünse ve lütfen teşekkürsüz varoluş (!) ile ölümden kaçma arzusudur…

Hangimiz, komşumuzun dışarıdan sıcacık görünen hanesinde bir tas çorba pişebildiğinden emin?
Hangimiz, utangaç kırmızılığa boyalı güzel çehresini gizlemek için suskunluğu seçerek, giderek silikleşen beyaz silueti ve başı önündeliği giyenlerin yahut herhangi bir çaresizliğin çıkmazında yitirilen ellerini arkasında (genellikle de pek çoğumuzun göremediğimiz arkalarında) gizleyenlerin, onu kuru tutacak paltosu olduğundan kuşkusu yok?
Hangimiz kendimizden önde ve ötede tuttuğumuz kibrimizin göğsümüzden çıkan küçücük ama çıbanlı elleriyle kapattığı gözlerimizi gözyaşıyla aralayarak bakabiliyoruz yetim ve öksüzlere… kimsesizlere, yaşlılara… yaşlanmış ve yaş’lanmışlara…

Evet… itiraf edelim…
Sevmeyi, doymayı, konuşmayı, düşünmeyi, insanlığı, teşekkürü, minneti, kıymeti, hayatı, yaşamı, ömrü, ölümü, ilmi, zamanı, merhameti, hoşgörüyü bilmeyen varlıklara dönüştük…

Tek bildiğimiz, elimizden geleni, elimizde olmayanları elde ve elimizdekileri heder etmek için kullanmak…

Bizimle hemfikir olmayanlardan hoşlanmıyoruz ama bizimle hemfikir olanları da bizden ayrı bir can olarak kabul etmiyoruz…

Bizi sevmeyenleri affetmiyoruz lakin sevilmesek de bağışlanmaya ve sevgiye muhtaçlığımız sonsuz…

Küsme, tepki verme, konuşma, düşünme hatta kimi vakit yaşama hakkının evvela bize ait olduğunu düşündüren histerik nöbetlerindeyken isyanımız, kendimizi bunca lekeden nasıl ayıklayacağımızı da bilemiyoruz galiba… içimizdeki insaniyetin kıpırdanışıyla celallenen nedametimiz bizi göğün yüzüne de, umutsuzluğu besleyip yayan, ayakaltı her tabana da yapıştırıyor… kiminin boyunu yükselten, kiminin yükselttiğini zannettiren yeraltındaki ve yüreğin zeminindeki karaltılardan kurtulmayı da ne yazık ki istemiyoruz…
Karardığımızı söyleyenleriyse önemsemiyoruz…

Kararlarımızda mürekkep lekeleri, her vukuda parmak izlerimizi bırakıyor hayata…
Hakikati söyleyenlerden hoşlanmadığımız gibi, her vakit hakikati söylediğimizi de iddia ediyoruz ayrıca…
Karmaşık bir durum… farklılığın günahı, farkındalığın ve farkına varmanın her an’ında şekilleniyor… içsel sızılar fısıltılara, onlar da mırıldanışlara karıştığından, insanlıktan çıt çıkmıyor sanıyoruz…

Ne yapacağız peki, sevmeyi bilmeyen kalplerimize sevgiyi, düşünmek ve öğrenmekten uzaklaşmış zihnimize fikirleri öğretmek için… evvela;

Biz düşmek, yerle yeksan olmak istedikçe, yer bir parça daha yükselip bizi ayakta tutuyorsa hep…

Tıpkı akşam gördüğüm düşteki gibi… yılmak, yorulmak, pes etmek, yitmek istediğimi söylediğimde sevgili meleğe ve kendimi boşluğa bıraktığımda,
Yeri kaldırıyordu ya havaya… layık değilsin, yakışmıyor sana diyerek…

Tıpkı bunun gibi… sahip olduğumuz ve bize bahşedilen bu gün için teşekkür ederek başlayabiliriz her yeni güne…
Gözlendiğimizi, kollandığımızı, sevildiğimizi hissederek… yapayalnızlık hissini omuzlarımızdan aşağıya atarak…
Yer yüzünde mutlaka bizi seven birkaç kişi vardır, onları da severek… sevmeyenleri bağışlayarak,
Ahide, söze ve güne başladığımızda, son gelmeyecektir… ebedilik bunun gibi bir şey işte… kocaman ve tastamam piramitleri dikerek içerisinde kaybolmak değil…

Ve düşün devamında, gene Johnny Depp’i soruyorum da… kanser olacak diyor sevgili melek…
Bedeninin dışını pak tutarken, ciğerlerini is ve küle bulayan için feci bir son…

Lakin bunun bir uyarı olabileceği de düşüyor aklıma… lütfen sevgili kader, acı bir uyarımdır, de…
Elbiselerinizi, gözlerinizi, ellerinizi temiz tuttuğunuz gibi, ruhunuzu, yüreğinizi, Kalp Tapınağınızı ve içinizi de temiz tutmanız,
Onlara, sizi sevenlere zarar verecek her şeyden kurtulmanız,
Alkole, uyuşturucuya ve sigaraya yenilmemeniz,
Uyuşuk çöküntüsünün kaçmaktan ibaret olduğunu bilmeniz dileğiyle sevgili Johnny Depp

Keşke kaderinizden haberdar olabilseydiniz… içinize yıkılmadan önce…

Kalbinde hastalık olanların
Bakışında seziyorum
Büyük bir küçümseme…

Sevgi doluyum diyenlerin
Ağzından dökülüyor
En nefretli kelamlar…

Tertemiz yıkayıp saçlarını
Rüzgara bırakanların
Düşünceleri kapkara…

Ellerini keyifle ovuşturanların
Tanıdık, hak yiyici lekelerle dolu
Tırnak dipleri…

Kitap okuyup
Kitap yakanlar
Biliyormuş gibi tüm ezberleri..

Ah sevgili ahmak
Anlamak anlamsız olsaydı
Sözlerin her biri sultan olmaz mıydı…

Anlaşılmaz olanlar değil de
Anlatılamayanlar
Anlaşılmazdır…

Yüreğimiz tıpkı bir göl gibi
Ruhun kara parçaları arasında
Avuç içi kadar bir ferahlık…

Ruhumuz tıpkı dağ gibi
Yaradılışın gök kubbesinde
Başımız dönmüşken
Ayak basıp soluklanacağımız

Bedenimiz tıpkı bir yudum su
Bir avuç toprak gibi
Bir parça his, bir parça akıl
Koca ruhun gölgesinde…

Başımızın üzerinde
Zamanlar
Ayağımızın dibinde ebedilik var

************
Günaydın sevgili günlüğüm…

Bu kadar uzak ve soğuk durmasa… kendimi anlatmakta kullandığım ifadelerim, meçhulün teşhir için bırakıp nice kinci selametin tezgahladığı cam masanın arkasında kalmasa… her yer, her gök, insanoğluna değin lakin insaniyetin eksildiği süngerlerle çevrili suni duvarlarla kaplanmış olmasa… ayrıca, kafa kasemizi her vurduğumuzda içsel mekanda çoktan vazgeçilmiş birkaç anı yapışıp kalmasa… sözlerle duvara çivilediğimiz…

Lakin başımı öne eğdiğimde yüzümü görebildiğim, mütevazılığın, bilgeliğin korkunç yerliği ve başımı yersizce kaldırdığımda düşüncelerin mideme döküldüğü o kısır döngü içinde;

Talih, şans ve tesadüf kelimeleri içinde can vermese yerkürenin, dostluğun, aşkın hakikatleri… son nefesinde esasında her soluğun canını da almasa, katmerli yağlı cüssesiyle çirkin dört ayaklı kuşkuların ağzında yenen dört yapraklı yoncalarla, karanlık dehlizlere akmasa ruhlar…

Bilirsiniz, hep söylerim… tesadüf lakırdısı kaderi, şans kelamı ise insanoğlunun seçimlerini, yapabileceğini, düşüncelerini ve hislerini acizleştirmek, sözde güçsüzleştirmek, sözle küçültmek için kullanılan iki kamburdur… naylon dokusu içinde yaşayan çoğu imge varlık güneşinin altında kurur, bereket yağmurlarında hüznün siyahına bürünerek çürümeye yüz tutar… sanki, ademcikteki bu gözde iki kelam, zamanın arzı saran damarlarında kaynayıp suyunu kendi kalbi kana kana (kalbi kanayarak) içmiş gibi çoğu ağzın iç dudağında, çoğu şehrin en kalabalığında, çoğu yalnızlığın en pişmanlığında yer tutar kendine… sırtındaki kamburunda yüreği yıllarca tüketecek kadar cehalet ve susuzluk vardır mutlaka…

Gerçek, çoğu vakit yüzleşmelerde saklar yüzünü…

İçyüzü yüzünüzün alt katmanında, dışyüzü görünen her şeyin içinde olduğundan ancak kendine dönen ademlerin karşılaşabileceği saklı, olgu ve oluşumdur…

Neyse…

Bugün, ne gülünçlerin insanlık halinden bahsedeceğim ve bize ne kadar çok benzediğinden, nede gülücüklerin samimiyetini sorgulayıp, didik didik edeceğim henüz niyetlerdeyken…

Bir nevi parmak hesabı,
Yoksul insanların kazancı olan mutluluktan, yoksul insanların kaybedişlerini çıkartıp, sıfırın altındaki değerlerle… o değerlerden değer azaltan lakin yıldızları gövdelerine bastıranların, sıra dışı gezen ve başa gelen her şey için zalim yükümlülüğü baskılayanların… arada unutulan masumların hallerini de, irdelemeyeceğim…

Tesadüfi ve talihli karşılarda, özlemlerde de soluğu alıp üşütmeyeceğim içerimi… o engin ve ulaşılmaz ufuklara özenen lakin katı sınırlarla bezenmiş küçücük çocuğun elindeki elma şekerinin kırmızı rengine bakarak
Dahi dalarak;

Düşsel bir söyleşi gerçekleştireceğim…
Henüz neler söyleneceğini, nelerle karşılaşacağımı, neleri öğreneceğimi bilmeden, zihnimin içinde mevcut, bilinç adı verilen ve belleğin, ben’liğin, kimliğin alt katmanındaki o meçhul kara delikten (avuç içi kadarlık evrenden) bir imge çıkartıp;

Mesela, düş bu ya, Johnny Depp ile… tıpkı Leyla karakteri ve Kaptan Jack misali, söyleşi…

Bu hoşunuza gitmedi öyle değil mi?
J.D. Hoşuma gitmeyen nedir?
Tam zihninizin karşısında durmam ve kabiliyetinizle destek verdiğiniz bütün akli melekelerinizin ardına, geçmişinizin içine gizlediklerinizin, savunmasız kalışı…
J.D. Gizli saklı neyim olabilir?
Çocukluğunuz…
J.D. Güzel bir çocukluk geçirmeyen sadece ben değilim…
Haklısınız… genellikle çocukluğun içinden geçen ve sonu olmayan yollar da büyütülür gelecekle birlikte… kimi dem, masumiyete, sevgiye, sırdaşa, şefkate, güvene, güvenilir birine ihtiyaç duyduğunda o yollara göç eder adem… kaybolur, kaybeder, bulur, keşfeder büyüklüğün sevgili büyükleri… etleri, yaşadıkları, anıları, savunuşları, inançları, tepkileri, gövdeleri kocaman, çocuklukta tohum atan ve çocuklukla gelişen iskelet kemikleri en derinde, en özde, en sebepte, minicik… tenha yerlerinde ve çoğu tepkinin gerekçesinde sevgili çocukluk… dahası yüreklerde korunan küçük bir kız yahut oğlan çocuğu, merhamet ve masumiyet bekleyen…
J.D. Çocukluğumla bu kadar ilgilenmenizin sebebini öğrenebilir miyim?
Çünkü, kimlerden kaynaklandığını bilemediğim ve yaşamınızın her yanına dağılan hüzünler sizin ruhunuza çeki düzen verirken, inadına pasağa bürümüş yaşamınızın bir bölümünü… sorun, kendinizi saklamanız mı, başka ademleri saklamaya çalışmanız mı, bunu anlamaya çalışıyorum esasında… kimse yok olmadığından, yok olmayı mı arzulamış güzelliğiniz?
J.D. Bu saçma bir tespit !
Bir türlü güvenememek telaşındayken, sevginizin hep karşılıksız kalışı sizi düş kırıklığına uğratmış… zira siz onların verdiğinden daha fazlasını yahut farklısını bekleyip, çocukluğunuzun kederlerini, dağılmışlığını iyileştirmelerini istemişsiniz hep… düş kırıklığı asileştirip yalnızlaştırmış sizi ve daha çok kapamış içinize…
J.D. Bitti mi?!
Hayır… sizin için bu kapanmaz dediğiniz yaralara derman olacak taze merhem ancak çocuk sevgisiydi… kendi çocukluğunuzu da büyütüyorsunuz çocuklarınızla birlikte öyle değil mi… yeniden, en baştan, sanki onca yaşanan keder hiç yaşanmamış gibi…
J.D. Ne biçim bir mülakat bu!?
Aslında bağlılığı tıpkı bir zafiyet veya bağımlılık gibi düşünüyorsunuz, çocukların sevgisi hariç… onlar sonsuz bir sadakati şart koşuyor elbette…
J.D. Sanırım bu kadar yeter…
Minnettarsınız o hanıma ve bunu sevgi zannediyorsunuz…
J.D. Sana ne kardeşim! (işte en zevkli yanı da bu, hayali söyleşmelerin… kendi kendime kızıyor, yüzüm suyu hürmetine bakmadan bi güzel fırçalıyorum)
Burnumun uzunluğuna aldırış etmeden… sizin mahremiyeti koruma arzunuzun içgüdüye hatta içgüdüme dönüştüğünü görüyor ve saygı duyuyor olmakla birlikte sormadan edemeyeceğim… bu şaşalı hayatların hiçbiri dışarıdan göründüğü kadar parlak değildir ilkesinin sağlamasını yapıyor gibisiniz sanki… daha iyisini bulamayacağınıza inandığınız için mi yuvanızın üzerinde kırık kanatlarınız?
J.D. Ya bela mısın nesin sen… bu görüşmeyi bitiriyorum, umarım bir daha hiç karşılaşmayız ve evet burnunuz kadar diliniz de pek uzun…
Saklı tuttuklarınız sizi farklı kılıyor biliyor musunuz?
J.D. Umursamıyorum hanımefendi!

Mektuplardan dünyalar inşa ediyorum
Satır satır kendime
Kimilerinde siyah gök
Kiminde simsiyah yerküre…

İki elinizle dokunamayacağınız
Ancak gözlerinizle dalabileceğiniz kadar büyük…
Başka yaşananlardan, başka yaşamlar
Birkaç dize sadece…

Mektuplardan dünyalar yontuyorum
Sevdaların kabartmalarıyla
Kırmızı yürekler
Kimi bir selam vermek için uğradı
Veya bir ömür kalmak için kimilerimde…

Bir öfkenin ateşiyle
Küle dönebilecek dünyalar
Gözüm gibi bakıyorum her birine
Sevdam gibi…

Bu sebepten anlamıyorlar beni
Üzgün, kızgın, dargın yüzler
Derilerinden kumaşlara dikiliyor derken
Maskeleriyle nice vazgeçişlere tutunmuşlar…

Anlamlardan yollar diziliyor
Hüzünlerden uçurumlar
Kuşkular bir rüya büyüklüğünde
Belkiler minicik…

En çok da onlar batıyor zaten
Ayaklarıma
En çok özleyişler, evet
Tüm yoksunluğu kuşanmışken
Tuza yanık dudaklarım…

Mektuplardan dünyalar
Kavramlardan seçimler inşa ediyorum
Arz, kafa kasem kadar küçücük kalıyor
Düşüncelerim gibi sonsuz dünyalar
Satırlarımda…

Ufkum kemik tadında
Dizelerim sonsuzluk

************

Günaydın sevgili günlüğüm…

Bir adem, ne kadardır sizce… ne kadar olabilir yahut olmaktadır, düşünceleri, sezgileri, hisleri ve varlığıyla…

Münasip görüldüğü kadar mı, geliştiği, öğrendiği, yetiştiği, yetiştirildiği kadar mı, varlığına izin verildiği kadar mı, vücuda yahut dile gelen kadar mı… sevgili ademoğlunu yaratan ona eşsiz ve sade varlığı bahşetmişken, bunun dışında şeklen bir kabuğun, sınırın, ufkun, ötenin, öteliliğin, sessizliğin, kendi ellerimizle biçim verdiğimiz hayali imgelerden olma ve sözde kaidelerimizle, yasaklarımızla, hırsımızla belirginleştirdiğimiz standartların yahut kıvanç yandaşlarının birbirini pohpohladığı göreceli ve görsel başarının içine tıkıştıranlar, yontanlar gene ademciğin kendisi değil midir?

Ademi; kıymeti, bedensel heybeti, katlanarak büyüyen lakin ona minnet ve ilim kazandıran eli boşluğa mahkum hederleri, acı sever kaçınılmaz kederleri, kadim inancı, velhasıl onu, düşünür, düşünülür, görür, görülür, işitir, işitilir kılan tüm meziyetleri, becerileri, saadetlerin sabuna bulaşmış kaygan siluetine rağmen, ağrıyan göğsünün sancısını umursamadan hayatta tutmaya kafi gelir…

Belki dimdik ayakta değil, her can göremez bu sebepten fakat tüm varlığına da; cinayetler işlenen zamanlara, umutlara, yüreklere, akıllara, ziyanlara, savaşlara, haksızlığa, tamahkarlığa karşı kışkırtıcı bir duruş kazandırır …

Bizler ve sizler, insanları perva, görmek, olmak yahut olmasını istediğimiz ile kıyas eder, seslerinden, sözcüklerinden duymak istediklerimiz kadarını duyarız…

Onca mahareti, kıymeti, sevdikleri, sevenleri, karanlıkta parıldadığı hissiyatı, yaşamı, yaşarlığı, hakkı, inancı, hikmeti, hakikati ve insaniyeti, ancak zihnimizin, kalbimizin içindekilerle şekillenir…

Esasında küçücük bir gayemiz, hakikatimiz, amma büyük ihtiraslarımız, şiddetimiz ve şehvetimiz mevcut ise, benliğimiz diğer pek çoğu herhangi bir kalabalığa bürüyüp, bizden aşağılara indirgemeye azmettiğinden, can gerçekliğini alelade bir desene basmaya… daha çok ayaklarımızın altında olmasına müsaade ettiğimiz, münasiplerimizin lütfenleriyle yükselen boynumuzun altında, kadrini yer’inde bulduğumuz, beylik öz’elliksizliklerine inandırır aslımız ne yazık ki…

Biz çok ama çok değerli isek, karşımızdaki o derece değersizdir velhasıl…!!!

Birbirine asi duran ve kendi içine de asi olan haneler inşa etmekte üstümüze yok… çamur yığınlarından veya saman öbeklerinden ruhumuza, yaşadığımız hayatın anlarına büyük saraylar dikerken biz, esasında nice paha biçilmez ademi, ruhu, kabiliyeti, yüreği, görmezden geliriz…

Bir solukla cüsselerini içine çekerek, hatırlarını bir damlaya sığıştırıp yüreğimize damlatan (dahi besleyen) kibrimizle, olası ihanetlere, hançerlere gebe aile ve dost dışındaki bütün insanları, kademe ve mertebe belirlemeyi sınıfçılık ve sıfatçılığa yakıştıran asil! gözlerimizdeki düzeylerle adeta idam, itibarımıza gölge, kıvancımıza kurban ediyoruz…

Felaketler ne kadar güçlü ise, o kadar akılda kalır…
Lakin bir de alışmak, uyum sağlayıp kabuğunu duruma göre kırmak, renkleştirmek, kalınlaştırmak vardır… artık felaketlerin alıp götürdüklerini ve eksilttiklerini düşünmezsiniz de sadece hayatta kalmak, derece manasıyla diğerlerinden ileri olmak mühimdir…

Onun gibi bir yıkıcılık, insaniyeti, hakkaniyeti yok etmekte aslında… lakin içe dönük gözlerimizde kendi içerimiz büyük göründüğünden, dışımızdaki dünyada her kıymet ve nefes küçülüp önemsizleşiyor…

Duvarlarına bencilliğin de örüldüğü fiyatta çok, hürmette, sevgide, hoşgörüde, vefada az, karışık koridorları ve karanlık kuytularıyla namlı devasa soğuk evler, göğü deldiği düşünülen çatısı yıldızlara dönük birkaç on katlı ulu yapılar, soyut yahut somut, masumiyetin kanı pahasına tarihe kara da olsa bir imza bırakmak isteyenler,…
Kaderleri, kendini kendine yeterli görenlerin diliyle zayi etmeye çalışıyor mu, evet… kesinlikle…

Karşımızdaki, buna elbette hayat ve hayatta olan her şey de dahil,
Görmek istediğimizden çok ve net, bilmek istediğimizden kıymetli, hissetmek istediğimizden masum ve mazlum, işitmek istediğimizden sesli değildir…

Polyannacı düşünürsek, çoğumuz,
İnadına haneler, mertebeler, dereceler, sınıflar, yapılar, unvanlar türetir, icat ederken
Karışık ruh halimizi, ona derman bulamayan, boşlukta ve açlıkta mahfuz haletimizi, isyanımızı, inkarımızı, çirkinliğimizi, pişkinliğimizi göz önünde bulundurmadan, umursamadan, kuşandığımız dahili katılığımız ve harici uzaklığımız, ünsever mesafelerimizle,

Yaptığımızı zan’nettiğimiz yahut kazandığımız her zafer ile zenginliğe, çöp oluyoruz aslında…
Süslü, şımarık, kör, gür, isler, dumanlar, artıklarız hepimiz…

Acı öyle değil mi… acıyız, demiz, koyuyuz katran gibi… sevgili düşüncedaşlar…

Niçin, kendimizi kalabalıklarla, sefahatle, övünçle, ödülle, haksızlıkla, ahlaksızlıkla, refahla doyururuz da, hatta böylece efelenir, diklenir, büyüklenir, semiririz de…
Kendini gözyaşlarıyla, acıyla, ilimle, düşünceyle, samimi itikatla, felsefeyle, dürüstlükle, vicdanla, erdemle, edeple besleyenleri
Küçümser, hafifser, görmez, işitmeyiz!
Parlak pabuçlarımıza yansıyan çaresiz çehrelerdir onlar…

Bizim göremediklerimizi gören, duyamadıklarımızı duyan, bilemediklerimizi bilen acınası mahlukatlardır kimi zalime göre…
Bedeni güzelliğine, deri koltuğuna, yaldızlı matahına güvenip mahşeri ve ebedi ruhunu yadsıyanların zavallılaştırdığı çağlardayız…
Hani, böylesi korkakları, ölümden, pahadan, anıdan korkanları, sonsuz azabına sürükleyip, varlığın aydınlık diplerinden, kendi seçtikleri karanlık dibe iten yüzü ahtapotlaşmış, karanlığı andıran bir kalpsiz vardı ya… Karayip Korsanlarında…
Hakikat anında sorduğu sualdi hani, ölümden korkuyor musun?
İşte bu soru gibi, ben de basit bir soru soruyorum… ölüme mahkum her ademe, henüz yaşarken,
Ruhunuz, ne kadar bilge?
Lakin… şaşalı gösterişten, mahcubiyeti ve mütevazılığıyla ayıklıyor kendini… bir parça yalnız kalıyor ve kalbini acıtıp kanatıyor fakat… yutuyor kendi kanını sessizce…
O farklı biri…
Bana gelince… artık rüya görmek ve umut etmek istemiyorum…

Gürültüler bir bir ipe dizilince
Boyuna geçirilmesi kolay oluyor
Üzerinde küçük elleriyle minik hayretler
Hüzünler, kederler boğazı tırmalıyor
Lakin bağırsa da duyuramıyor sesini
Boğazı sıkılan…

Çağırıyorum bir küfesi
Kendi sırtında olanı
Boyunduruklarını taşıyan sessizliğin
Bir kefesinde hükmü var
Yahut susturulmuşluğu…

Üzgünüm ve acı çekiyorum
Zaman avlarıyla yaklaşmakta
Henüz kürkünü soymadığı mutluluklar
Postunu dikmediği günahları var…

Tülünü kapatıyor gözlerim
Gürültüler boğuyor yavaş yavaş
Gördüklerime ve görmediklerime bulaşıyor ellerim
Telefonda alelade verilen selam kadar
Kimsesizim…
******
Çocukluğumu getirmesi için rüzgarı
Çocuklar için umutları çağırıyorum
Ağzımda ekşilerden buruk bir tat
Hüzünlerden acılık kalmış
Dilim uyuşuyor kelimelerde döndükçe
Ağzım tutuluyor…

Zavallı çocukluğum
Zihnimin içinden kalbime dökülüyor
Oysa tepetaklak bakmamıştım
Ne hayata, ne yaşarlığa…

Yağmura karşı durduğum için
Kısalıyor boyum
İçime doğru büyüyorum asıl
İçime biriktiriyorum…

Çocukluğum da çocukların
Peşine takılıyor
O deniz senin, bu özgürlük benim
Dolanıyor…

********
Günaydın sevgili günlüğüm…

Bilmiyorum ne derece asıldır…?!
Sizce, bizce, onlarca, hakikatçe düşünür… fikri zayi etmeden, fikri kuvvetle doğruyu dilersek;
Kısa mühlet evvel mahpus kaldığı ıssız mağara ve zengin kuytulardan aşikarlığın gün ışığına çıkartılan lakin kirli elleriyle hırsızlığın suçüstü yakalanması sayesinde ancak kara mühründen kurtulmuş Barnabas İncili, çağlar evvelki orijinal İncil kitabının gerçekliğinden ne derece nasiplenmiştir ki, üzerinde tek toz zerresi bulunmasın…

Görünende değil, esas ve kavram itibariyle üzerinde ademoğluna ait parmak izlerinin bulunup bulunmadığını ancak ilmin, fennin, inancın doğrulatıcı, sağlayıcı bilgisiyle tetkik ederek muhtevasına varılacağı da, muamma kadar tahmin ve seçeneklerde teşekkül etmiştir…

Lakin… şunu da kainatın ve evrenin alnında mevcut ebedi yazı olarak kabul etmeli… her daim diri kalacağına itimat ettiğimiz, bizim algılarımızın kütlesince manalandırılan, sınırlandırılan evrenden geriye, giderek büyüyen ve patlama noktasına yaklaşan cılız kemikleriyle kendisinin kaldığı, kendisinden kalanlarla yetinen sevgili arzın, bir bu kadar yaşayacak vakti olmadığı yazgısıdır…

Yüce Yaratanca işte bu hakikat tasdik edilir… unutmayalım…

Etrafımdaki aydınlığın yavaş yavaş
Çekildiğini görünce gözlerim
Ve yüreğim korkuyu duyunca
Şaşırmadım
O kadar alışkındım ki
Diğer yaşamlarda iz bırakmamaya
Gölgemle birlikte yavaşça çekilirken
Hiç ses çıkartmamaya…

Elbette karışacaktım gün gelince
Kim bilir, hangi gölgelere
Siz hiç ağlayan yahut kalbi delice çarpan
Bir karartı gördünüz mü…
O benim işte…

******

Yüzü kızgınlık
Sözcükleri öfke dolu
Sevgili hayatın
Niçin düşleri ümidimize
Sevgiyi yüreğimize sığdıramadığımızı
Ve niçin düşüncelere teslim olan belleğin
Benliği bu denli hırpaladığını
Soruyor bize…

Susuyorum
Bülbüller gülleri çoktan terk etmiş
Ve güller solduğundan biliyorum
Hürriyet aşkıyla yanıp tutuşmanın
İhanet sayıldığını kimi kalp için…

Gündelik vurdumduymazlıklarda tıkanıyor
Derinliklerimiz
Öyle saf gibi yarı ak saçlarla
Karanlığa bakıyoruz…

Sonra her dirhem dil ucundan
Bir anlam çıkartmıyor muyuz
Deli oluyorum
Bunca küstahlığa…

İmdi, az evvel bahsettiğim gündemin, güncelliğin tuzlu gölgelerinden ve kalbime bıraktığı kalın katmerli tortularından (zamanla birikip yaktığından acı vermesine karşın, ilimce, görünmez mertebece pişirdiğini kabul etsem de, kurumun ve kırımın kibriyle pişkin olmamak için kendinden vazgeçen hislerimin büyük utanca maruz kalmasının sebebidir aynı zamanda) kurtularak, çok görgülü, çok huzurlu, çok şirin, çok düşünsel dünyaları andıran hikayesinden ıpıslak sıyrılıp bana kendini anlatan hayali bir karakterin yanında alacağım soluğu…

Bir parça dinlenmek, bir parça dinlemek, analiz etmek ve çoğu da anlamak için…

Bu makalemde, denizlerin hakimi sevgili ve haylaz korsanımızı; çöllerin egemenliğine, barkanların dalgalarına boyun eğmiş, rüzgarları peşinde sürükleyip şerle mücadelesine dahil eden, ruhunu kıraçlarla mübadele etmiş ve inanılan her şeyden güç, kudret kazanan, kendi düşümden bir siluet sayesinde, satırlarıma sıkıştıracağım…

Denizlerin hakimi bir yolsuz… Kaptan Jack…
Çöllerin koruyucusu bir bekçi… Leyla…

Leyla, yalnızlığı bir dalgınlık yahut dargınlık olmadığının bilinciyle, kendini kaderi anlamaya ve anlatmaya adamış, bu uğurda benliğini ve iştahına dair her şeyini kurban eden, savaşçı bir kız… sıradışı bir çöl insanı… inatçı, sadece onu Yaratandan korkan, sadece onu Yaratana inanan, tenlerin dokunuşundan habersiz kılınmış masumiyetinden ve meleklerden güç alan, fırtınalarla güç katan bir adem…

Karayip Korsanı Jack Sparrow’u ise bilmeyen yok… amma biz, gizlediği ve kendi fısıltılarına emanet ettiği gerçeğini, ispat etmekten çoktan vazgeçtiği ve sıkça da inkar ettiği masumiyetini, Kalp Tapınağındaki gizemlerini, baba özlemiyle kendinden dahi kaçırdığı, her hayati karar arifesinde kaçındığı saklılarını irdelemek gayesiyle Leyla’yı konuşturacağız… ve daha evvel dediğim gibi, esasında her tepki etkiyi biçimlendirir gayesi, gerçeğiyle tartacağız onu dirhem dirhem, yudum yudum, söz söz…

O vakitlerde… yani arsız denizlerin, huysuz çöllerin sınırlarına dayandığı, masalsı zamanlardayız…

Leyla ile Jack’in kaderlerinin kesiştiği yerdir gençlik pınarı imgesi… filmin senaristleri sağ olsun, gençliğin inadında, ısrarında ve ebediyete dek muhafaza dahi kuşatma altında tutulmasının iştahında, bıraktıklarındandır bizi, oradayız… yoksa böyle bir tercihim olmazdı hiç…

Malum harita yaşlı dil’encinin elindeyken, gemiden kaçmayı başaramadan yakalanır… diledikleri ve dillendirdiklerinin şüpheli muammasıyla ona bu mahlas takılmıştır zira, dilediklerinden gayri dilendiği hiçbir maddi obje bulunmamakla birlikte, maddelere ve maddeciliğe tenezzül etmemiştir yaşamı boyunca…
Haritayı imha etmesi için onu Leyla’nın gönderdiğini itiraf edince de sevgili Jack, Leyla’nın peşine düşer elbette… kendinden emin haliyle, eski ve izbe bir barakanın içinde bulur kendini… doğrusu, denizlerden çöllere adım attığında yüreğini yağmalayan o ilk hissi yüzünü paramparça etmiştir bile… maviyi tekmeleyen kırmızı ve kavruk duygular, zaferlerinin ve cesaretinin külleriyle tutuşturmuştur içsel cehennemini… huzursuzluğu bu yüzden…

Kaptan. Ne diye benim haritamı çalması için, durmadan bişeyler dileyen ve dilliliğiyle bir zamanların anlatıcılığına dahi kök söktüren bu buruşuk gevezeyi gönderdin be kadın!
Leyla. Peçemi kaldırdığımda, sadece bu hiddetinizden değil, bütün geçmişinizden de utanacaksınız…
Kaptan. Yok canım!… eski ve soylu korsan gelenekleriyle ben her çalmanın ve çırpmanın yüz akıyımdır… babam bir kanun koruyucu ben de uygulayıcısıyım tabi geçkin kaideleri bir parça şey ederek, yumuşatarak ve denizlerin bana şart koştuğu mecburiyetlere göre azıcık ucundan değiştirerek… sen de muhtemelen, evde kalmış bir kız kurususun, o kadar ki, bıyıklarının bile olduğuna eminim… ıyyyggg dişlerinin de yarısı dökük, kalan yarısı de o buğulu sesini örtecek sarılıkla doludur kim bilir…
Leyla. Sizinle ilgilenmediği ve katı kurallarıyla uzaklığı savunduğu için, kendi yaşamındaki yüksek teperlerde barınmayı yeğleyen bir babadan, onun ilgisinin ve gözlerinin en kuytularında yer etmiş, kimsesizliği yaşarlığında hissetmiş zavallı oğul… babayı memnun etmek için çırpınan sessiz ve çaresiz çocuk… kötüsün, hırsızsın yaftasıyla boğuşmaktan yorulmuş, seçenekleri elinden alınan genç… nihayet kendi arsız kurallarını uygulayan yetim korsan olarak, ağız kahyalığınız yürek burkuyor! Mecburiyetleriniz de keyfe keder… canınız istediği müddetçe ve hacimce değişiyor olmalı… pişkin gibi görünen lakin iyi birisiniz… kaderiniz ruhunuzu savururken, kendine bir yol seçememiş ve edinememiş, kendini, içyüzleşmelerini tanıyamamış birinden daha zavallı kim olabilir ki! Size acıyorum… o haritayı alacağım ve yakacağım bilin…
Kaptan. Bu kadar zamanda bunca lakırdıyı nasıl ettin anlamadım ama, seni gemimdeki direğe baş aşağı bağlatacağım… bakalım beynine kan gidince de aynı şeyleri söyleyebilecek misin…
Leyla. Pantolonlarının bacağını kestiğimde ve şu postu andıran saçlarınızı da yolarak eksilttiğimde de boyun büken etkileyiciliğinizi görerek düşünmeye devam edeceğim… belki söyleyeceklerim bulanık bir hal alıp zoraki tebessümlerime karışacak, o kadar… ayrıca, çölün ortasında sizi mahsur etmeyeceğim ne malum, benlik yumurcağı!
Kaptan. Hı? Ben şimdiye kadar karşılaşmadığın en büyük cinnet ve en harlı cehennem olabilirim… henüz kızgınlığımdan nasiplenmediğinden bu kadar uzun dilin… kesmeli onu!
Leyla. Niçin kötü olmaya adamışsınız kendinizi… oysa gözlerinizden aydınlık, yüzünüzden masumiyet, ağzınızdan yalnızlık akıyor… en kötü olunca, en güçlü olacağınıza mı inandırmış kederler yoksa?
Kaptan. Sana ne… ne yani dilinde sivri bir zihin ölçer mi var senin, başımın etini yedikçe, kantarına düşenleri ölçüp tartan! Bu çeneyle hiçbir erkek çekmez seni haberin olsun… dır dır!
Leyla. Şu kılıç gibi her yanınıza taktığınız adamlık, ve hürriyet diye ufukların ağzına tıka basa doldurduğunuz erkek egemenliği kafi derece mide bulandırıcı zaten… bir de kuş beyinli bir erkek siluetine aman aman, şapka çıkartacağımı sanıyorsanız, avucunuzu yalarsınız bay yabancı!
Kaptan. Haritamdan uzak dur, yoksa seni evire çevire döverim…
Leyla. Siz sadece eşyaları tekmeleyebilirsiniz… bir bayana eliniz kalkmaz asla… ancak hiddetten taş kesilen kollarınız düşer yüreğinize, o kadar… en kritik zamanlarda, nasıl en doğru hükümleri verdiğinizin sebebini neden düşünmezsiniz ki! Neyi bekliyorsunuz, uykularınızın konuşup sizi size ikna etmesini mi… neden bunca saç ve sakal ardında saklanan ve karışan ifadelerinizden ve güzelliğinizden utanıyorsunuz… neden kaçıyorsunuz herkesten..
Kaptan. Şuraya bak… çata çata bir deliye çattık… benim gibi düşünürsen,
Leyla. O vakit vahşi bir hayvanın su içmek için göle yaklaşmasındaki açlığını ve ihtiyaç diyen barbarlığını da düşünmemiz icap edecek değil mi! Cık cık cık deliymiş…!
Kaptan. Görürsün ki, karşımda bir peçenin altında çirkin yüzünü gizleyen ama benim saç sakalıma laf eden bir mızmız için harcadığım bunca vakit, benim için büyük kayıp!
Leyla. Neden genç ve diri kalma heyecanına kapıldınız?
Kaptan. Daha çok öldürmek için! Özellikle çenesi önüme düşen senin gibileri…
Leyla. Demek bu kadar çok seviyorsunuz hakikati ve doğruluğu… bu kadar iyisiniz…
Kaptan. Ayrıca idrak yeteneğin de sınır ötesiymiş… !!!!
Leyla. Sadece kendinizi korumak için tersten okuyorsunuz içinizdeki her heceyi, o kadar!
Kaptan. Nesin sen bela mısın!
Leyla. O haritayı vereceğin, sıradan bir çöl insanıyım!
Kaptan. O haritayı asla vermeyecek kadar bereket ve özgürlükten nasibini alan, bir korsan lordu olarak, sana ancak gidip bahçende hurma yetiştirmeni öğütleyebilirim sevgili kızım… böylece biz korsanlar ağrısız başımızla okyanuslara gözcülük etmeye devam ederiz…
Leyla. Kibirli değilsin ama miş gibiyi ustaca yapıyorsun!
Kaptan. Kibirli, kötü ve kabayım ben!
Leyla. Değilsin işte…
Kaptan. Öyleyim işte.. benden daha mı iyi bileceksin!
Leyla. Evet… çatlayacaksın belki fakat sizi sizden daha iyi tahlil edebilirim…

Tıpkı bu dialogdaki gibi esasında iyiliği, utanmayı ve alçakgönüllülüğü unutan nice ademoğlunun hiçliği savunan varlığına rağmen, birilerinin kendiyle hesaplaşmasından alnının akıyla galip geleceğine ve umudun yeniden arzdan evvel yürek mabedinde filiz vereceğine itimadım tam benim…

Çocukça lakin gücü tartışılmaz bir tılsımdır dua… dualarımda umutlarım vardır hep…

Dilime kaçan ümitlerden biri de Johnny Depp… o şaşalı hayatların derin iç ve dil yarasında, taptaze deva gibi duruyor…

*********

Günaydın sevgili günlüğüm…

Hayat dolu olduğunu iddia ederken sessiz sessiz şehirlerde biriken ölülere inat masum bir bebek gibi uyuyordu düşsel dünyalara dalarken zihni… üstelik, açıkgözken yaşadığımız simsar haletlere dik kafalılığıyla direnip gerçeklere uyanıyordu asıl… ona bir emrivaki gibi yaşatılan, yaşar’lığına yapıştırılan rüyalardan, kopan yüreği artık hiç acımamayı da öğreniyordu galiba, bir parça…

Yarısı kopkoyu karanlık, yarısı alaca siyah renge bölüşen çehresi, yağmalanan coğrafyalardaki teslimiyet inancını ve ağızlarından ama hep sessizliğe taşan tefekkürü haykırıyordu sanki…

Henüz suçunu bilmediği sebeplerde, ağır hüzünlerin ona anlatmasıyla ezberliyordu kendi hakikatlerini… henüz suçluluk hissiyatının yegane varlığından habersizdi, kire bulaşmayan dokusuyla nedameti… kaderin sonsuz gücünü bilse de kırgınlığı değişmeyecekti oysa… bilse de bilmezlikten, görse de görmezlikten gelecekti vicdani vazifeleri… dinmeyen sızısıyla kederlerinden dönmüştü taptaze ve ıpıslak gözyaşları, içinde birikip, içinde ölmüştü bir an…

Kalbinden yaralanmış mutlulukları yaşamıştı o hep… gülen gözlerinde acı ve hüzün vardı amma, tebessümlerinin zaferine yenilen ifadeleri ele vermiyordu saklılarını nedense…

Çizgiyi boylamış, afallamış, şaşırmış, yolunu kaybederken başka ademoğullarına yol olmuş ellerinin ucunda bağırıyordu çaresizlik…

Ne çok sevdiği sevgili aşkına dönüktü hep yüzü… kader bu, Yüce Yaratan emanetini verdiği gibi alınca, bizlerin göremediği lakin onun her vakit dipdiri karşısında bulduğu o hayale bakıyordu en içten selamları, en içli sorguları, en içtenlikli sadakati… pek çoğuna göre bir Mecusi yahut mecnun haliydi gördükleri, işittikleri… sağırlığımızla, körlüğümüzle yüzleşmeden düşündüğümüz… fikri kudretle alay ederken ağız dolusu…

Düşünün ki, sadakat hissiyatının zamana mahkum olan bizler için, sonsuzluğu ve zamansızlığı andırdığı, dondurduğu o hisse daha şimdiden, kök manasıyla ve anlamların köşe başlarına kaçışan maskeli mahlaslarına ricacı olmadan, vakıf olmuştu… sadakat, sonsuza dek sürecek vefa, bağlılıktır zira…

Böyle söyler vicdan… ve vicdan konuştuğunda dil susar nihayet…

Öylece…
Yatağa uzanıp onlu düşlere, onunla gerçeklere, onsuzluğa gözlerini sımsıkı yumup, yaralı kalbini yas’tığına gömmüştü… öylece, acının ruhu, tuzlu damlalarla gözlerini yağmalarken hissettikleri, anlamlandırdıklarıydı başucundaki, yapayalnız, kimsesiz, sevgiliden, yaşamdan yana yetimliği ile…

Melekler etrafında toplanıp onu konuşuyordu… ellerindeki yaralarını değilse bile Kalp Tapınağındaki acıları iyileştiriyorlardı azar azar… kanatları örtüyordu artık varlığından yalnızlık taşan sevgilinin üzerini… bütün isyanıyla kendi arasındaki uzaklığı, kutuplar arasındaki uçuruma benziyor olsa da hüsran ve kırıklık neticesi bir arada olmak zorunluluğuna boyun eğiyordu mutluluk… ne acı…

Ve ne kadar masum uyuyor… resme mecbur kadim hatırası, yari anımsatışıyla demlenip acılaşsa da, o an’ı çerçeve içine mıhlayan fotoğraftaki hayalete kuşanmıştı bütün savunmaları ve silahları…

Hayatı boyunca o sevgiliyi aramıştı halbuki…
Ölüm ile ölümlülük gerçeği yüzünden ebediyete kadar onu bulamayacak oluşu kanatıyordu yüreğini… güzel ellerini bu sebepten her karar ve mani evveli yumruk yapmış… duygularının başını kesmiş ki düşünmesin, hislerini yolmuş da hissetmesin, dizleri kovalamaktan ve kaçmaktan burkulmasın diye, nasır içinde…

Kaskatı… buz gibi… soğuk…

Kendi ışığını yadsıyıp içine gark olan, karanlığı seçen kara delikler gibi… sevgili yüreği…

Ne kadar masum uyuyor… ve ne kadar masum seviyor halbuki…

Çocuk kılığına giren
Özlemler, sevgiler
Avlar, avcılar var…
Çocuk kadar masum görünürken
Kuzuların içinde aç kurtlar…

Yüzüne bakıp acıyorum
Suskunların darağaçlarında sallanan
Sedaları gördükçe
Tomurcuk tadında büyüyor
Sevgili yalnızlıklar…
İyilikten maraz doğar deyip
İyiliği kendimizden önde tutuyoruz
O kadar ötelerde kalıyor ki
Karşılık bulamadığımızda yeklikten şikayet edip
Övüncümüz kadar öfkeleniyoruz…

Çocukluk kılığına giren
Sevgileri var…

*****

Uzak gerçek
Yakın gerçek kadar kıymetlidir
Ve aynıdır zihnimizde zaman kavramını
Düşünmezken…
Yakın tutar nasibe kendini
Kader kadar sahicidir üstelik
Lakin ister yakın ister uzak olsun
Bir olmalı bizim için…

Önemli olan gerçeklik
Mühim olan sabırsızlıktır
Nedense tahammülümüz yahut şükrümüz kadar
Değer veririz gerçekliğe…

********

İzlerini toplayıp alsam diyorum
Benim için belirse, yeşerse sadece
Benim ismimle anlatsa hissini
Kırıklarını gözlerime dökse sadece

İzlerimi toplayıp alsam diyorum
Nice yabancının izleriyle karışıyor
Bir bilmece gibi pişkin
Bana kendini soruyor…

*****

Yalanların kıvrılıp uyuyabileceği
Sokulup büyüyebileceği yerdir
Ademin ruhu…
Yüreği yedikçe semirir yalan
Yedikçe karartır gözleri
Ta ki, geriye ne dost, ne aşık, ne kalp
Hiçbir kıymetli bırakmayıncaya dek…

Sonra asalaklığına kaldığı yerden
Devam etmek için terk eder ölü bedeni
Yalan, arzda süründükçe
Takip eder sefil gövde
Artık bilinçsiz, hissiz ve düşüncesiz
Bir kurbandır sadece
Yalansa, ruhundan vazgeçenler için
Bir avcıdır…

Sabrın tadı acı olmasaydı, her adem içerdi kana kana…
Sonu selamettir evet, lakin ne vakte dek dayanır ki yürek… ancak görebileceği zamanlarda ister selameti…
Gördüğüne ve dokunduğuna inanır çoğu dem…

Sabırsa soyuttur, hem uzaklarda, hem yol ağızlarındadır… yol boylarında bekleyenler için zor gelir konuşmak yahut susmak… acıdıkça sol yanı…


Top
 Profile  
 
 Post subject:
PostPosted: Sat Mar 07, 2009 11:19 am 
Offline
<marquee> johnny depp</marquee>
<marquee> johnny depp</marquee>
User avatar

Joined: Wed Jun 27, 2007 9:36 pm
Posts: 17327
payalaşım için çok teşekkürler...ellerine sağlık...

_________________
Image


Top
 Profile  
 
 Post subject:
PostPosted: Mon Mar 09, 2009 10:04 am 
Offline
Paylaşımcı üYe
Paylaşımcı üYe

Joined: Wed Mar 04, 2009 2:04 pm
Posts: 68
çok çok teşekkür ederim...

*******

Günaydın sevgili günlüğüm…

Hissettiklerim…

Anlamları, tümcelerde görünen aksin yansıttıklarıyla okumaya çalışmanın ahmaklığındayken, pek bilmezdik düşünmediğimiz varlıkların gerçek olduğunu… sanki fikirlerimiz zihin zarını yırtan küçük elleriyle uzanıp kendi cüssesinden bir varlık bahşediyormuş gibi, her imge yahut olguya, yaka paça dağınıklığına, hilkat garibeliğine zerrece zeval vermeden, bir de utanmadan üstelik, kabullenmezdik, olasıları dahi… çünkü olasılıklar bizim istediklerimiz, mümkünler arzu ettiklerimiz içindi…!!!


Duyguları dipten başa yaşamaya çalışırken de hissetmediklerimizin gerçekliği bizi ilgi’lendirmedi hiç…

Yeryüzüne rağmen somutların sığlığında yüzen peydalar, içyüzümüzde kainatın bir parçasını muhafaza eden simanın kalın astarını, siyah ifadesinden tutup, geriye, sükutun altınlarını sessizlikten yolarak dişlere yamadığı gülüşleriyle iyice hafifsediğinden, dimağa tırmanan umarsız zamanlarda da, birilerinin acılandığına yahut acı çektiğine inanmadık…

Tıpkı bu cümlelerde olduğu gibi, hem bize dair, hem geçmiş zamanı anlatan lakin geniş, hoşgörülü ve sonsuz olamayan vakitleriyle hisler bile çok uzağımızdaydı hep… bu sebepten karmaşaların tadı, o en çok sevdiğimiz reçelin, neşenin, aşkın tadına benziyordu, bu sebepten yalnızlığı sorgulamak ve yargılamak yerine, başkalarını suçlamak en kolayıydı…

Kaşık kaşık, sabır sabır büyüttüğümüz yüreğimizi, öfke öfke, hırs hırs, ihanet ihanet, kan kan öldürmek için elimizden geleni yapmamış mıydık…

Gözyaşları, sanki günahkarlar gibiydi bizim için… analığı dahi gözdeki pınarlarla eşitleyip töhmetlerin altına, tükürüklerimizden saçılıp dağılan taşlarla gömmeye çalışmadık mı.. çok insani, merhametli olan şu halet dahi, zafiyetin çevirisiyle tersten okunup incitilmedi mi… utanmadık mı kimi vakit gözyaşlarımızdan… silmedik mi hiddetle …

Hissiyatı, içtihatlarda kurulan bir pazar yeri olarak düşlersek;
Tamamen duygulardan oluşan nesneler, objeler… kararlarla ve itikatla satın alınan karşılıklar, mevcut olsun…

En köşede, çürümekte olan balıkların, kafası kopartılan muratların ve kokmaya yüz tutan kararmış umutların bulunduğu tezgahın yanında… küçük ayaklarıyla unutulmak istenen, başına vura vura cüceleştirilmiş masum anılar var… kiminin yüzünün yarısı yok, kiminin kalbinin yarısı dışarıda, başkaları vurup durmakta… yüzünün yarısını kendi yaralarıyla tamamlamakta…

Gene o köşede, küçücük bir kasanın içinde beklemekte sonsuz sevgiler… yüzlerine vuran o taçsız güzellik, talihsiz lekelerle ve çehreyi kemiren zamanlarla eksilmiş kendinden … ceylan çeşmesinden toplanıp saçlarına dolanan çiçeklerin azılı çeneleri kuvvetlenmiş… her biri iştah içinde sonsuz sevgilerin başını yavaş yavaş yemekte… öyle ki, vefa ile sadakatin göğsü çıkmış, saç derilerinden görünüyor… o kadar aleni, o kadar afişe, o kadar ikiyüzlü bir duruma dönüşmüş çıplaklığı… bütün bunlara karşın;


Kalabalık; pazarın baş köşesinde, heybetle yükselen (amma arkası boş, ardı kesik, geleceği geçmişi kadar bile olamayan) yaldızlı öfkelerin, düşkünlüğün, saplantının, sapkınlığın, sarsıntıların, kaybolmuşluğun, kolayların, kolaycılığın, safsatanın,… üzerleri yamalı duvak parçalarıyla örtülü, kanlı gömleklerle yalan yalan dikilen, sabırların gerindiği… üzerinde, kırk ayaklı riyaların gezindiği tezgahların başında yığma yığma, tepe tepe… o tezgahlar pek rağbetli, haşmetli…

Bildiklerim…
Hissettiklerim kadar çok yahut bilgili değil maalesef…
ademoğlunun bazı vakitler neyi hissettiğini bilememesi korkunç bir his… ürkütücü gerçeklik bazen ürkütmüyor da düşündürüp endişelendiriyor sadece…
mesela, hafta sonu düşümde “kul hakkını”, gördüm… hakkında çok şey duyduğum, okuduğum bu korku dolu hakikati görmenin ne kadar korkunç olduğunu tahmin bile edemezsiniz…

Sevgili günlüğüm, günlerdir, acaba niçin Johnny Depp sualimin de cevabını bulduğum şu iki günlük gündelik telaşlardan muafiyet, tenhalığı iyi tahlil etmeme de vesile oldu…

Rüyama dönersem;
Johnny, birinin ölümüne umarsız kalışının, sebebe değilse bile çizgilerine karışmışlığının, izlemişliğinin, yahut ne bileyim, kalbinden ve ilgisinden esirgediği acımışlık hissiyatının bir neticesi olarak… umursamadığı, unutmak istediği ölümün onu kovalamasında meçhul acı hakikatteydi aslında, gördüğüm düş boyunca …

Sanırım uyuşturucu kullanan ve bu sebepten ölen bir adamın ruhu Johnny’nin peşindeydi… fakat nasıl, ama nasıl, adım adım, soluk soluk, sırtında…
Sanki bir hakkı var alacağı ve bu sebepten Johnny’nin peşini bırakmıyor aslında…

Üç kapı gördüm… bir mekanın kapısı gibi, o kapıların ardında yatıyor cesedi… elleri ve ayakları bağlı ki bunun, çaresizliğin bağı olduğunu düşündürüyor sezgilerim…

Nefret dolu gözleriyle her an Johnny Depp ile birlikte…

Araya girmek ve Johnny’i korumak istiyorum… bir an dönüp bana bakıyor… zayıf bedeninin üzerinden yükselen başı düşüyor önüne… bana zarar veremeyeceğini bildiğim halde bunu özellikle söylüyor
. Sana zarar vermek istemiyorum… hesabım onunla… çekil aradan!

Tüm Cumartesi günü düşündüm bu düşü… kul hakkı dedikleri böyle bişeymi acaba…
Nihayet Cumartesi akşamı gözlerimde beliren bir rüya, gizlerin penceresini tamamen araladı göğsümde…

Niçin Johnny Depp’e bu kadar yoğun hisler duyuyordum, düşüncelerim, düşlerim ve sezgilerim neden güçlenmişti böylesi,
Cevap, küçük kızı imiş…

Johnny Depp’in, dünya tatlısı bir kız çocuğu var… ismi Lily Rose… bu küçük meleğin yüreği meğer babası için dua etmekteymiş… Yüce Yaratan’ın kabul ettiği ve meleklerin dinlediği bu güçlü duygu, beni de Johnny Depp’e doğru çekmekte imiş…

Ne tuhaf…
Kırk yıl düşünsem, küçük kızın babası için hissettiği endişe, bağlılık, sevgi ve mırıldandığı duanın beni de çekeceğini, bunu da göreceğimi düşünmezdim hiç…

Bu şer ruhu ne ben, ne başkaları etkisiz kılabilir… ancak, Yüce Yaratanın Depp’i affetmesiyle doğan bağış hükmü tesirini kırabilir zira o kinci ruhun boğazına dek gömüldüğü büyük veballeri var…

Af için mümkün olduğunca çok yetim, öksüz sevindirmeli Johnny… mümkün olduğunca çok dua etmeli… kazandığı paranın büyük bölümünü bağışlamalı yetimlere… sevindirmeli onları… fakat yapabileceğini zannetmiyorum sevgili günlüğüm… benim için onca paranın zerrece bir kıymeti yok, lakin onlar farklı düşünüyor, ne yazık ki!

Bir halka gibi sarmış meydanı
Açlık, çaresizlik ve arsızlık
Ne kadar tezatsa, o derece sarılmış birbirine
Yürekleri yok oluncaya dek…

Halkadan çıkmak için duvar örüyorlar
Kendilerini dahi göremedikleri
Yüksek duvarlar
İçerlerinden yükseldikçe, büyüklük hissiyatıyla
Diplerine gömülüyorlar
Oysa yaklaşmalıyken her biri
Kendilerine…

Öyle güçlü bir halka ki
Yüzleri boyuyor renk renk
Sarıya, pembeye değişiyor insanlık
İnançları bile yaşama denk
Öylesi bir sahtelik işte
Acınası bir yükseklik, ebedilik karmaşası
İnsan bedeninde…

Halkanın içinde ağaçlar
Erdemler, doğrular ölürken
Halkanın dışında kalan yok ne yazık ki
Kitaplara bırakıyoruz ruhumuzu
Başkalarının çizgilerinden
Çıkıyor başlarımız…

************

Kaderin bile elleri terliyor
Bazen
Derinleştikçe çizgileri
Ve izleri kazıdıkça onu saatlerden…

Kaderin bile elleri acıyor
Kasvetli düşüncelerde boğulurken
Ve elini çamurlara sürürken can
İçi kanıyor…

Kapısını kilitliyor adem sıkı sıkı
Ona açılan bütün yolların
Kaderin söyleyecekleri
Dinleniyor sadece…

Bilmek demek değil midir
Kader, seçmek demek değil midir
Bazen onurunu da alıp yanına
Çok uzaklara gitmek değil midir

Ne kadar zordur bilemezsiniz
Doğru olanı yapmak
Kader bile haramı tattıkça
İnceltiyor yürekle tüm bağlarını

Karışıyor yollar
Görünen her şey billur gibi
Dokunduğunuzda dağılıyor halka halka
Dokunmamak en iyisi

İnsan zihni algılamakta
Hünerlidir lakin
Bazen rüya gördüğünü sanır
Gerçekliğin er meydanında…

Seçilen kaderin bile
Elleri uyuşuyor bazen
İlahi kanunlar tutuşturuyor alev ateş
Acısını bırakıyor cehenneminden…

Tutku bile acı verir
İşte bu yüzden
Seçtiğimiz ve gittiğimiz her şeyi
Yüklendiğimizi unuturuz yeniden
Kader bile acıyor bize
Bazen…

Pencereme ışık vurmuyor artık… büyük bir karanlığın ortasında kaldım, ellerimi umuda doğru kaldırıp uzanmaya çalışıyorum görünen her şeye… o kadar uzak ki, kendi görünürlüğümden feragat edip eksiliyorum azar azar, o diyarlarda çoğalmak için…
Soyutlaşıyorum yavaş yavaş, hiçleşiyorum…


Top
 Profile  
 
 Post subject:
PostPosted: Tue Mar 10, 2009 10:31 am 
Offline
Paylaşımcı üYe
Paylaşımcı üYe

Joined: Wed Mar 04, 2009 2:04 pm
Posts: 68
Günaydın sevgili günlüğüm…

Yaşamaktı öyle değil mi ismi, zamanların…

Alna yazılan yazgıların delik deşik ettiği sebepler, en çok düşlediğimiz akıbetleri yağmalıyor galiba ve nihayetlerle tanımladığımız için çoğu tesirin sözü, kelamın gücünü… menfaat sever ikiyüzlü zafer ile kıvancı bu ölçütle değerlendirdiğimiz için esasen… hakikat ile doğru bize düşen zamanlarda bizden yana öksüz kalıyor ne yazık ki…

Oysaki, türlü zamanların kesişmesiyle belirginleşip, toplu(m)laşarak keskinleşen düşüncelerden sıyrılıp (elde var his)… bizler zamansızlığa dönerken bedellerin delili, rehin olarak bıraktığımız bedenimize inandığımız için (elde var inançlaşan his), en ince teferruatların, cılız seslerin, pişmanlıkların, mutlulukların içine gömülen yaratıklara benziyor haset ve hamasetimiz… hepimiz bir bütünün parçası olmamıza rağmen bölünüyoruz içerimizde, yüreğimizde ruhumuza binlerce kez…

Ademoğlu, düşüncelerden ve zamandan ibaret… hep söylediğim gibi inanç hislerde kodlu, fikirler seçim ve arzularda simgelenmiş olduğu halde, Yüce Yaratanın isteğiyle ağzımıza dek et yığınını boyladığımız için, çamur çamur, löp löp… aslımızı unutuyoruz.

Zihnimdeki aforizmaları kağıda dökmek beni çok eğlendiriyor… birkaç tanesini daha, hakikat dolu satırlarıma ekleyip, kazılarımıza öylece devam edelim… evet çoğu gerçeklik ve onu destekleyen felsefe için, gömüldüğümüz yalanların altında saklı tuttuklarımıza ulaşmanın tek yoludur bu görmeler, yüzleşmeler, restleşmeler… yahut reankarnasyon masalında devir daim edip, aynı yaşamsal başlangıçlara lakin asla ruhen hesap vermemeye, acı çekmemeye, buna mukabil genleri kutsamaya, dahi, toprağın, havanın ve suyun gücüne(!) inanan saflığın da kulaklarını çınlatarak belki lakin çekmeyerek, kelime kelime, kazma kazma, zamanları, yaşamları, yaşarlığı küremeye devam edelim;

Dost doğru söylemiş, sevgili ölü, tek farkınız nefes alıyor olmanız… sevgili ölü, tek farkınız yediğiniz yemeğin tadını duyuyor, iç ve dış sesleri işitiyor, konuşuyor olmanız… farkınız sizi terk ettiğinde sevgili ölü, hayatın kanlar içinde düşük yaptığını göreceksiniz… can rahminden (kıyamete dek) düşen siz, yeni doğumlara gebe hayat… nefesinizi, yemeğinizi, üstünüzdeki şehre bırakıp öte aleme gidensiniz…

Diyorlar ki, ufka bakıp, işte bütün özlemlerim, hasretlerim, düşlerim, orada… benim olmayanda yahut var olmayanda… lakin arzın yuvarlaklığı kanunu gereği, koştukça ufka, an mühletince kendinden kaçıyor ufuk… sonra döngüye yenilip kendine dönüyor yeniden… amma ona ulaşmak için hadleri, zamanları, sınırları, yolları çiğniyor çoğu dem, sevgili adem… ve başladığı adıma, noktaya döndüğünde, başardığında, başaramadığında, anladığında yahut yaşlandığında, ufuk yapayalnız bırakıyor onu… bak ve gör diyor, zaten tüm özlem ve düşlerin yaptıklarınla senin yanında…

İnsanoğlu, geceleri karanlığa kendi yazmak ister… karanlık için, gecelere ismini yazdırdığını bilmeden… bişeyleri fethetmek, fark etmek veya fark edilmek diler… sadece var olan içinde ayrık kaldığını, gün geçtikçe doğrularda aykırılaştığını ve çoğu yanlış için aynılaştığını önemsemeden…

Bakınız yaşadığınız coğrafyalara, atlaslar haykırıyor göğün yüzünden düşen nice gerçekleri… ulu dağlar, azgın nehirler, bereketli tarlalar anlatırken, taş binalar atıyor temellerini… insanlığın üzerine… çiğniyor, eziyor soğukluk, acı acı!

Yahut şu an’a dair şöyle tasvirler de betimlenebilir;

Uzun ve bomboş bir sokağın henüz başındayken, sokak lambasıyla konuşuyorum… çok yalnız görünüyor varlığınız, tıpkı elma ağacı gibi… evet, kasvetli şehirlerin elma ağacıdır sokak lambaları, her aydınlık, hem nimet, hem günahkardır görmeyi bilenler için… ışığı altında günahları yüklenen kimsesiz bir çocuk, hanelerde refah ve sıcak yuva yapmış… çıkmaz sokaklar aydınlatıyor karanlığı, ona güç veriyor sıkılı yumruğundaki yeminler ile… uzun bir sokağın başındayken, en dibinde veriyorum soluğumu… ismini duyuyorum ölümün, o küçük çocuğun dilinden… meğer kimsesiz değilmiş çocuk, konuşmuyor oluşu yanıltmış beni… ölümün kendisi gibi bakıyor… soluk benzini o sokak lambası aydınlatıyor… peki, sizin pencerenizi kaç sokak lambası aydınlatıyor ki, sıcak ve refahın soyları etkileyen gölgelerinden kurtulup, bilgiyi görebiliyorsunuz…?!

Umut, tıpkı aşk gibi, yüzünü kirletmiş anası bellediği kinci kıskançlıklar… başını örtmüş iyice, görünmesin diye, bir al yazma anlatmış dili kaçan hüzünlerini… lakin kısmet bu ya, kader bu… her gözyaşı, her tahammül yıkamış kire bulanan yüzünü, elleri silmiş acıları, temizlenmiş sevgili umut… her umut aşka benzer, her aşk umut kadar…

Hımmm, biraz da sevgiye dair yazalım, kazıyalım;

Uçurumlardan düşmeye benzer kimi vakit sevmek… uçurumların dibinden çıkartandır yahut o derinlere gömendir sevgi… onu yaşayan cana göre biçimlendirir kendini, tıpkı yalnızlık gibi…

Ateşi konuşturan, kendi aleviyle dağlayandır… suyu konuşturan, kendi damlasında boğandır… bütün ebediliği sahiplenen yürek anlar ancak aşkın halinden… ister sadık kalın, ister kalmayın beşeriliğe…

Kutup yıldızı nasıl karanlığı delip aydınlığı sıkıştırıyorsa göğe, şaşmaz bir kılavuz gibidir, yol gösterir umut, yol verir sinesinden, ömründen, kadrinden sevgi, yol olur zaman, sonsuza kadar… hepsini göze alamıyorsanız, kendinizi kandırmayın… gözünüzde büyüyorsa zaman, sevginiz dadanmaya dönüşmüştür çoktan…

Gizler ve saklılar, merak iştahını kabartırlar… çoğu vakit sevgi yahut zevk ile işte bu yüzden karıştırılırlar…

Size hakikati söyleyeceğim, kutuplar kadar uzağıma düşecek olsanız bile… sizin canınızı acıtacağım, ağzınıza dolan öfkenizi üzerime kusup benden nefret etseniz bile… size gerçeği göstereceğim, gözlerini gördüklerinizden silmek isteseniz de… size pusular kuracağım, puslardan kararan yüreğiniz kendini görebilsin, kendine yuvarlanabilsin diye… sizi yalnız bırakacağım, çığlıklarınızla yahut unuttuklarınızla yüzleşebilin diye… lakin yüreğim hep sizinle kalacak, yüzümüz eskise, söyleyeceklerimiz tükense de… ellerimiz bunca emekte birleşsin diye, nede olsa seviyorum sizi…

Umudunuzu yitirirseniz, her yer karanlık, her acı ölümcül olur…

Öyle çok güzelliğiniz var ki, sevgili sevgi, bu sebepten yüzünüzü göremiyorum bile…

Geri dönemeyecek olan zamanı, onu düşünerek yahut ondan korkarak harcamayın… size teselli sunacak sözlerle doldurun içini…

Ne vakit geleceğimi bilmiyorum… evvela umudum ve sevgi dönmeli ki, ruhunuza, kalbinize ulaşabileyim…

Ağaçların altından
Köklerine vura vura
Geçiyor sonbahar
Ölülerin soğuk mevsimi doğuyor
Şafak vakti…

Yaşam da tıpkı
Ağaçlar gibi
Köklerinden, nesillerinden
Vura vura geçiyor
Ademoğlunun yüreğinde
Derin bir iz bırakıyor
Adına ölüm dedikleri…

Hayat konuşurken bizimle
Hırsızların lisanıyla çözüyoruz onu nedense
Sevda tıpkı göçebe gibi
Bir o dalda bir bu dalda sanki
Amacımız anlık kıymeti yitirmemek
Lakin şerri büyüten de bu değil mi
Çalıp gidiyoruz anları
Alıp götürüyoruz yanımızda
Neleri kaybettiğimizi düşünmeden…

Sonra o anların çoğu
Zihnimizdeki kara deliklerde
Kadim atalarımızın kemiklerine takılıyor
Ve düşüyor unutulmuşluğun
Dipsiz dehlizlerine…

Yıllar sonra bir düşün
Telefon açıp konuşması gibi
Ötelerde kalan dostun
Kalbe ulaşan haberi
Gerçekliğini sorguluyorsunuz
Düşünselliğe aitken size göre daha çok
İncitmemek adına susuyorsunuz
Bütün söyleyeceklerinizi
Ağaçların kökleri salınıyor
Dudaklarınızda
Ve umuttan, hakikatten yana ne varsa
Susuyor…

Önemli olan o anı yitirmemek
Oluyor…

Bir ademoğlunu sevdiğiniz için onu terk etmek hangi mantıkla izah edilebilir ki… bütün duyuları sağır ve kör eden mecburiyetli hislerden başka, sebebi nedir sizce…
Korumak için mi, korunmak için mi dönmekte sırtınız… günlere su verip boy atmasını sağlayan zaman, hangi sıfatıyla anlatacak geleceğinize, sizi… unutkan mı, vefalı mı olacak, yüzünüze karşı kederinizi paylaştığını söyleyen saklı niyetleri… zaman, anlayacak mı, anlatacak mı sizi, dersiniz…

Kısa bir Leyla Kaptan Jack Sparrow atışması ile bitirelim bugünü…
Kaptan çok susamıştır, elinde rom şişesi güverteye çıkar… su o kadar mavi ve hava o kadar sakindir ki, bir an dalıp gider her yanını saran huzur ile, zihnine açılan bilinmeyen diyarların uzak denizlerine… lakin rom şişesinden bir yudum içmesiyle acılaşır dünya…
Jack. Bu da ne… deniz suyu!
Hemen mahzene iner ve bütün şişeleri tek tek yudumlamaya başlar… sadece dünyası acılaşmamıştır, her yudumda gözleri de kararmıştır artık.
Jack. Leylaaaaaaaa!!!!!
Leyla. Efendim sevgili kaptanım!
Jack. Seni manyak iffet bekçisi, romlarıma ne yaptın?
Leyla. Aaaa, zeki ve çevik duruşuyla fırıldak gözlerinizde kendine yer eden şu iffet düşmanlığınız… ayrıca, ne menem şey olduğunu bilemediğim çekiciliğinizdeki inanılmaz ve valla inanılamayan dehanız kavrayamadı mı… şu denizdeki balıkların sarhoşluğuna bakın, nasıl da yüzükoyun yüzüyor, güneşin tadını çıkartıyorlar!
Jack. Romlarımı denize mi döktün çöl yılanı!
Leyla. Evet ve daha fazla yaklaşırsan seni de fena ısıracağım!
Jack. Suratını benim gözümle bir görsen, ısırmaya gerek olmadığını anlarsın, yüzündeki otlara bakan zehirleniyor zaten… tepemde vızırdayan şu maymun kadar bile aklın yok senin! Git ve romlarımı getir çabuk!
Leyla. Denize bakıp iç çekebilirsin… içine çekmiş kadar olmaz ama, gene bişeydir işte… bu rom dedikleri, bakarken de zehirliyor mu?!
Jack. Sana ne benim midemden
Leyla. Mideniz değil ciğerlerinizi düşünüyorum sultanım!… daha beter çürüyor içinde, hepten gudubet bir adama dönüşüyorsun… kalpsizini duydum da, ciğersizini ilk kez duyacağım bu gidişle…
Jack. Romlarımı istiyorum, yoksa seni bayrak direğinde sallandırırım!
Leyla. Hemen! Bunun için gerekli malzeme bir adet kupa… kupayı alıyorum, içine taaa beynimden çektiğim iltihaplı düşüncelerle tükürüyorum… deniz suyuyla karıştırıyorum. Iyygghjjhh… ahanda sana romvari içecek…
Jack. O halde, seni denize atarım!
Leyla. At da görelim!
Jack Leyla’yı tuttuğu gibi denize atar… fakat ömrü çöllerde geçen Leyla’nın yüzme bilmediği aklına gelmemiştir elbet, o zihin karışıklığında… bakar ki kız boğuluyor, mecburen atlar denize, çıkartır güç bela… yorgundur… Leyla ise gülümsemeye başlar,
Leyla. Gördün mü kaptan efendi, nasıl taşıdın beni… olan senin beline oldu, ohh canıma değsin, bir daha da atmazsın beni!
Jack, halatları alır… Leyla kaçmaya Jack kovalamaya başlamıştır, zira kararlıdır direğe bağlayacak… Leyla tıpkı Jack gibi bir düğümü çözüp uçmaya çalışır fakat genişçe salınıp Jack’in üstüne düşer… birinin kafası, birinin poposu… anlayacağınız ağır zayiat!


Top
 Profile  
 
 Post subject:
PostPosted: Wed Mar 11, 2009 9:39 am 
Offline
Paylaşımcı üYe
Paylaşımcı üYe

Joined: Wed Mar 04, 2009 2:04 pm
Posts: 68
Günaydın sevgili günlüğüm…

Akşam olunca gece acımaz
Kaderden söktüğü karanlık örtüyü, atar üstüne
En çok da çocuklar ağlamaz
Yüzleri korku, yürekleri dehşet içinde…

Güneş yeniden doğacak mı diye
Yutkunup sarılırken sorarlar anneye
Yüzlerini ısıtacak bir el yok ise
Alınlarında patlar çirkin bir keder…

Gölgeler belirir, çelimsiz ışıklar
Direnirken kocamış kadim geceye
Hepsi el birliğiyle aydınlığın boğazını sıkar
Mum ışığının korkusu vurur titreğe…

Hele sokak çocukları,
Hele aç olanları yok mu be gözüm
Nasıl bir yaradır ki kanar yüreğe
Ağızdan akar karanlık dolu sözüm…

Şiirlerin dünyasında dahi bunca mısra
Böyle ve bu kadar yüklenir sükutu
Utanır şen kahkahalar, sedalar kendinden
Toprağın altından doğan gün sırtından vurur ufku…

Bu sebepten yaşlılar en çok korkarken
Ölüme yaklaştıklarını düşünüp ecelden
Minikler de o kadar korkar geceden
Anne ve baba onları unuturdu…

İşte büyük kelimelere sığan küçük yaşamlarında
Bu kadar çaresizdir sevgili çocuklar
Bazen gözlerim de ağlar yaslı öksüzle
İçimdeki çocuğun gözyaşları içimi dağlar…

Yumruğunu vurur tüm gücüyle boğazıma
O sevgili öksüz, sevgili yetim
Uzun yollar var ona ulaşmama
Ağlar içimdeki çocukluğum benim…

*****

Bu sabah, bu şiirimin araladığı hüzünlü bir girizgahla yazıma başlamak istedim… zira gündemin telaşında eriyip giden hezeyanlara, sayıklamalara, acılara, gamlara bakıyorum da, imtina ediyor ellerim kendinden, parmaklarımın ucundan akıp gidiyor mürekkep, sözlerim dilimin köküne kaçıyor sanki… ne büyük mutsuzlukları var ademin, besliyor kendinden…

Düşünüyorum da, çevrelerine morarmış, uyuşmuş, kurumuş, buruşmuş elleriyle tahtalar çakarak oluşturdukları… yüksekteki yüksekliklerini, azametlerini dalgalandıran, gizlilerini, gizemlerini saklayan, onları koruyup kollayan meşhur duvarlarını dahi göremeyecekleri alçaklıktaki minik tabutlarıyla yürüyor, konuşuyor, gülüyor, düşünüyor ve yaşıyorlar…

Özgürlüğü bilemeyen, kainatı göremeyen, kalp yahut ruh gözüyle bakamayan, fikirlerini ebediyete ithaf edemeyen minicik hayatlar… beden ölçüleri, hırsları, yanılgıları, inatları, ısrarları, akıttıkları kanlar, gerilen vicdanları, gerdirilen yüzleri, gergefleşen hoşgörü ve giderek incelen, galizliği alenen gösteren masumiyetleri kadar… küçücük tabutları içinde… sözde yüce tamahkarlığın ulu, kalabalık saraylarını lakin onu da çevreleyen tenhalığı yalnızlığı kutsuyorlar adım adım, his his…

Tabutları içinde öyle ihtişamlar, görsel saltanatlar, görkemli nitelikler kuruyorlar ki, popolarına yahut ayaklarına yapışık… inanıyorlar tüm hayatın ve dahi diğer yaşamların da o tabutun içindekilerden ibaret olduğuna… bedenlerinin üzerinde dönüp dolaşan ihtiraslarının mis kokusunda buluyorlar sözde cennetlerini… göğüslerinin üzerine tüm ağırlığıyla yeni toprak parçaları koyuyorlar… her biri balçığa benziyor ve kolayca ahlaksızlığın, riyakarlığın, yalanın şekline giriyor nedense!

Açlıklar varı yoğu yoklarken
Geriye büyük bir yoksunluk kalıyor
Sanmayınız şükretmeyen doyar bu yüzden
Açlık hep aç olarak kalıyor…

Bir göçebenin sırtından
Öğreniyor kalımlılığı
Rüzgara atlayıp göç ettikçe
Özlüyor vatanlığı…

İşte diyorum insanoğlu
Olanı değil
Olmayanı özlüyor daha çok
Acıktırıyor açlığı… çiğ süt doymuşluğu…

Birbirinde karışan gece ile
Birbirinde ışıyan gündüz
Kendi taraftarlarını tutarken sıkı sıkı
Birbirine muhtaç gene, ak ile kara, yaz ile güz…

Daha çok belli ediyor
Kötünün aynasında iyi kendini
Daha az görünüyor
İyilik içinde iyiliğin değeri…

Düşlerin beyaz atına
Binip coşan ademler
Muratlarına giderken yoluna çıkan
Hüzünlere yenilirler…

Zira kalın kalkanları var
En dirayetli güçlerden…
Toprağına gömülmüş elem soğanı
Yaşarttıkça gözleri, gül verirler…

O yüzden her gülün
Dikeni var
Sapı, dalı öyle aç, öyle aç ki
Güle göz dikerler
Lakin korunmaktadır sevgili gül
Dal acı(k)maktadır
Zamanla dikenleşir gövdesi
Kininden…

İnsancıl ince hüzünlerin üzerine kalın kederleri baskı yapıp, teni kaplayan şeffaf sabırların altından izini çıkartarak, gözyaşlarıyla onu ebediliğe damgalayan gam tacirlerinin, esasında neyi amaç edindiklerini bilmediklerine inanıyorum… zira, bütün boyutlarıyla gerçeklikten soyutlanan yapıları, varlıkları, ağır ve aksak adımlarla dolanıyor başkalarının ufuklarında… el izlerini bırakıyorlar tarihin unutmaz sayfalarına gene… maalesef!

Ve son olarak;
Sevgili Gizem arkadaşımın suali üzerine, bizim sevgili kaptanımız Jack’in belalısı olan Leyla’nın sıfatına dair, birkaç ipucu…
Leyla’nın saçları beline kadar uzun ve simsiyah… kara kaşları ve kara gözleri açık teninin üzerinde utanıyor sanki, bu kadar parlamaktan… ve esasında çok güzel olan Leyla, özellikle hiddetlendiği vakit bir türlü kapanmayan çenesi sebebiyle perdeliyor güzelliğini … her dem söylediği gibi (üstat necip Fazıl Kısakürek’in, utansın isimli şiirinden esinlenerek);

Nasıl bir yüz yaratmış ki
Yüce Yaratan
Bu kadar ışıldıyor arlanmadan
Çehre utansın…
Nasıl bir göz ki
Nice yaratılmışın içinden
Kimsenin görmediği hüzünleri ve acıları görüyor
Gözler utansın…
Nasıl bir kalp bu
Sımsıkı örtünen elbiselerin altından
Öyle çarpıyor ki yaşama ve doğruya dair
Kalp Tapınağını yalanlara gömen utansın…
Nasıl bir dil ki
Susmuyor hakikatte
Ulu söğütler boyun büküyor mevsimlere de
Dişini sıkmıyor dil, bitap utansın…

Kaptan ile namı değer kalpsizimiz yani kendi yüreğinden sırf acı çekmemek için vazgeçen korkak bay ahtapotumsu şey, karşı karşıya gelir… kurgu bu ya;

Leyla. Seni adamdan bozma, yılandan doğma, türlü mahlukatın dişlediği kaskatı yaratık… bırak Jack’i.. şu hortumlarını yoldurtma bana…
Eline geçirdiği tahta parçasıyla kalpsiz adama vurmak isterken, yanlışlıkla ve farkında olmadan evvela Jack’in kafasına bir tane…
Leyla. Bak hala bırakıyor mu Jack’imi… sen onu yerden yere savur diye mi onca cefa çektiriyorum ona ben.. bana bak tipi karanlık, içi yosunlarla kaplı asalak mahluk, daha fazla kızdırma beni…
Bu sefer yerdeki halatları alıp kalpsize atmaktır niyeti lakin halatların ortasında ayağı bulunan Jack, bir anda yerde bulur kendini…
Leyla. Göklerin usanarak kül rengine dönüşmesinde etken ve şerrin ekmeğine bal sürmekte hünerli kepçe surat sana söylüyorum… yeter artık!
Bir kova alır, kalpsizin kafasına geçirmek isterken evvela arkaya doğru savurur kovayı.. amma Leyla’nın hemen arkasında bulunan Jack, kovanın içindeki pis suyun kafasına dökülmesiyle donup kalmıştır, tam da yerden henüz kalkmıştır…
Leyla. Kardeşim, sen mi can veriyorsun ki can almaya kalkıyorsun… tipsiz, densiz, dengesiz deniz mahsulü… bıraksana Jack’i…
Leyla yerde duran silahı görür tam onu eline almışken
Jack. Amanın, gözünü seveyim bırak şunu
Leyla. Niye ki?! Seni kurtarmaya çalışıyorum görmüyor musun?
Jack. Bana bir iyilik yap Leyla… ah sırtım!
Leyla. Buyur Jack
Jack. Sakın bir daha iyilik yapma bana!
Leyla. Erkek mantalitenize zeval geleceğinden korkuyorsunuz dimi… rica ederim efem, ne demek, gene bekleriz, hıh.. vur kardeşim vur, kafasına kafasına vur!

Kalpsiz adam şaşkındır… nasıl olsa Leyla’nın Jack için büyük bir ceza olduğunu düşünür ve o seferlik siyah inciyi terk eder …


Top
 Profile  
 
 Post subject:
PostPosted: Thu Mar 12, 2009 9:15 am 
Offline
Paylaşımcı üYe
Paylaşımcı üYe

Joined: Wed Mar 04, 2009 2:04 pm
Posts: 68
Günaydın sevgili günlüğüm…

Kader…

Boğazını acıtıp, “her şeyden” “bir an önceleri”, “katiyen” ve “katileri” uzun elleriyle avuç avuç sökerek, yaşamı hayıflandıran tuzlu tadıyla kalbe yediren, kimi vakit seçen, kim vakit seçilen hakikat… ne kumu bilmek gerek onu tanımak için, ne suyu sadece… ne toprağın altından haberdar olan kulaklar uzanmalı yerküreye, ne göğe doğru uzamalı başlar… toprak ve suyun karışmasından yaratılan insanlar için Yüce Yaratan, yarışı, hırsı, tamahkarlığı, acımasızlığı farz koşmasa da… hatta, çoğu ademin gençliğinde, şöhretinde, refahında mühürlü mutluluğun içine gömülen yasaklı ormanların tatlı rüzgarlarından taşınan zehirli tohumlarla önü veya yolu, işitileni yahut bilineni, hissedileni yahut önseziyi tıkayarak devasa çınarlara dönüşecek olan, köküyle arzın kalbini sarmış ihanetleri de, yaşardan kesin kaidelerle kaldırmış olmasına rağmen, ademoğlu yaşamak için koşulluyor bunca aptallığı kendine…


Sahtekarlığını yüzünden dahi gizliyor bazen… öyle ki, o kadar ki, bakmasın, görmesin, konuşmasın kendisi, hesap sormasın vicdan, etin ihtiyaçlarında kaybolan sır odaların birinde, belirmesin günahkar diliyle… diye!

Kader… nedir kader… ne çok anlattım vakti zamanında… lakin zihnimde henüz belirmiş birkaç yeni aforizma ile devam edelim mevzuya;

Peki, nerdesiniz şimdi sevgili kader?... Hangi elem gözlüklerini taktınız gözünüze, usancınızdan tanınmamak yahut görmemek için size eğilmiş her başı… oysa, bilirsiniz ki, seçimler belirir ademin önünde, mesuliyetini yüklenerek gider birinde… çil çil üslupları biraz (an) önce fark ettiğinin, gittiğinin, gördüğünün, işittiğinin neticeleriyle koyuluk yahut kıvam kazanırken, esasında gidilen her ilke, yeni ilkelerin de tetikleyicisi, biçimleyicisi, habercisidir… lakin, insan hatalarıyla acı çektikçe görmez mesuliyetlerini, yüreği ve zihni dışında her derdinin bir suçlusu vardır mutlaka… evet, bazen kendisinin dışındadır ilahi bir söz ile, bazen kendisinin içindedir ama bütün yaşadıkları…

Bereketin ve güzelliğin bittiği yerlerde ararız sevgili kaderi, sanki günahlarımızı yüklenen sırtı kambur ağzı kulaklarına dek yırtılmış galiz bir günahkarmış gibi… sorumlusu odur çekirge felaketlerinin… inanmayan, sevmeyen, güvenmeyen, temizlenmeyen, tövbe etmeyen, nedamet duymayan Kalp Tapınağının kapısına, tıpkı Hz. Musa’nın evleri işaretlediği gibi bir işaret koymayız da sonsuz aşktan yana, kapısını ardına dek açık bırakırız… bize doğru savrulan bütün koyu çılgınlıkların, ağdalı çığlıkların, şımarık ve çekici arsızlıkların, baki açlıkların tozu dumana katan düsturuyla, kirlenir tapınağımız… Gönül Mabedimizin kapısı kırılır fırtınadan… ne korunağımız kalır geriye, ne sığınağımız… kurbağalar, ateş yağmurları, öfke nöbetleri yağar içimize… çekirgeleri görürüz, gözlerimizden içeriye girmeye çalışmakta olan… kiminin göz bebeklerini, kiminin gözünün bebeğindekileri oyan… özümüzü kapatırız sımsıkı yabancılaşırız, dışımıza doğru kapanırız… kocaman bir kör düğüme döner yalnızlığımız… halbuki sevgili kader uyarmamış mıydı, bütün güzelliği, şerefi ve ebediliğiyle, evveldekilerin de ortada duran gerçeklerini, satır satır anlatmamış mıydı…

Kader, tıpkı terk edilmiş eski bir şehir gibidir… temelleri toprağın altında sapasağlamken, yıkık tavanlarıyla yüzlerce yıl sessizce bekler… lakin vakti gelince hayata dirilen nice düşünceyle, gerçeklikle, tekerrürle canlanır yeniden… ataların kemiklerinden örtülür hanelerin damları, kerpiçleri göz göz, ruhları gözetlemekte… kader, Yüce Yaratanın koyduğu kesin kurallarla, ademciklerin seçtikleridir… lakin doğuştan bahşedilen göğsünün ucundaki haddi bilir ufku; yalnızlık, ömür ve çaresizliklere isyan ederken, ilmi, sevgiyi, hakiki inancı ve hoşgörüyü hedef alarak hançerler göğü… ne yazık ki kendi göğsüdür kanayan, anlamaz bunu kaderi hafife alan… ölünceye dek…

Ellerinde karanlık mürekkepler, hayatı boyuyorlar kırmızıya ve geceye… nice masumun kanı akıyor, nice çocuk açlıktan ölüyor, nice iftira ve ihanet dilleniyor renklerde… küçük umutlar büyük mavi bir tünel çizse de cennete açılan, üzerinde yarasa kanatlarıyla koyuluklar, korkular ağırlık yapıyor… ezilen zavallı maviliğin dili çıkıyor iz’lerin altında… sonunda da ona güvenen nice canın üstüne yıkılıyor… seviniyor simsiyah kırmızı ve siyah… lakin ölüm yahut bedel vakti gelince beyaza boyanan bir el avuç avuç, ağız ağız siliyor kesif hükmünü, söküp alıyor boğazından…

Kader, sevmek ve yaptıklarınla yüzleşmek demektir…
Güvenmek, sabretmek ve umut etmektir çoğu zaman…
Kader, şükretmeyi salık verir, doymak
Ve ilmi, görmek için…
Düşünmektir kader, bütün kalbinle…

Bunca lakırdıdan sonra, elim uçak kazasının sebeplerini gözden geçiriyorum.. gözetliyorum da göstergeyi ve kuleden pilota söylenilenleri yeniden, kader demek geçiyor içimden… ne yazık ki, hatalar zincirinin bütün halkaları kaderin zamanlarına dökülüyor, ecel ecel…

Unutmamak için, Ruh İkizi-Düş bahçesi isimli filmimin hikayesini de kısacık yazıp, bu sabah gördüğüm düşle bitireceğim yazımı sevgili günlüğüm… daha evvel tadımlık not almış olmama rağmen, tümcelerimden birkaç ısırık daha almadan edemeyeceğim…

Henüz arz yaratılmadan, her ruhun yanında ikizi, onu tamlayan aşkı vardı… çoğu vakit yalnızlığımızın ismidir bu arayış yahut başkalarında kayboluş.. yoksunluktur, fark edemediğimiz…
Bizim kahramanımızın yanında da sevdiği vardı… tabi, erkek ve dişi bedenine sahip olunmadığından, nasıl bir tasavvurla tarif edeceğimi bilemiyorum doğrusu… sonsuz bir sevginin kişileştirdiği muamma, çizdiği yüz ve soluk gövdeler olarak tanımlayabiliriz hali, belki…

Erkek, arza düşeceği kesinleşince, sevdiğine söz verdirir… ne olursa olsun, o onu buluncaya dek hiç kimseye dokundurmayacaktır saçının telini… kız, varlığıyla imzalar yüreğini… lakin kız da yemin ettirir erkeğe, asla evlenmeyecektir başka biriyle…

Yıllar sonra, ikisi de yerkürenin ayrı ayrı yerlerinde büyümüş, kızın yaşamı acılarla yoğrulmuştur… kederin türlü cinsi, gözyaşının her tadıyla tanışıklığı onu ademoğullarından uzak kılar… amma çektiği ona sızıya, ağrıya rağmen evlenmeme ısrarına bir mana verememektedir henüz…

Erkek ise, yeminini unutarak, gününü gün edip geçirir hayatını… içten içe aradığı biri vardır lakin bu hissiyatın, ne anlamını bilir, ne kim olduğunu… aramanın dahi farkına varamamıştır çoğu dem…

Bir gün, kız bütün olayları hatırlar zira, özel yeteneklerle donatılmış olmasına rağmen, kendini saklamayı başarmış biridir… kabiliyetinin getirisi ile anımsaması onu daha çok üzer, çünkü anımsadığı onun çok uzaklarındadır… nefret eder kız ondan, ama sever de içten içe… büyük ikilemlerin içine düşüren bu durumdan kurtuluş çabası ve erkek ile aralarında geçen yoğun psikolojik harpler, gerilimlerle devam eder fantastik hikayemiz…

Gelelim komik düşüme;

Bir ambulans… kapısı açık…
Tuhaf fakat gelinlik giymişim… sağ elimde kına dahi var… hatta kırmızı kuşak da belimde…

Ambulansın içine bakıyorum ki, sedyede Johnny Depp. Başında onu bekleyen kişi de Johnny Depp… şaşkınlık içinde neler olduğunu soruyorum…

. Yardım et, diyor sedyedeki Johnny. Kalbi dışarıda ve üzerinde siyah lekeler var…
Komik diyalog da işte bu vakitten sonra başlıyor;

Bu imkansız!
Johnny (sedyenin başında bekleyen). Niye?
Ben nasıl yardım edeyim, beni tanımıyorsun bile!?
Johnny. Her yazdığından haberim var
Yok
Johnny. Var!
Yok diyorum!
Johnny. Fanların yazılarını okumaya hakkım yok mu benim!
Lakin binlerce site var.. okuyacaksan İngilizce yazılanları oku!
Johnny. Sana mı soracağım neyi okuyacağımı!
Hayır ama
Johnny. Neden bunu yapıyorsun?
Neyi yapıyorum?
Johnny. İlla kötü biri olduğuma inanmaya çalışıyorsun
Bu doğru değil… sadece geçmişin
Johnny. Geçmişimi kapattım ben!

O sırada şoför mahalline bakıyorum, orada da Johnny

Aaaa, şoför demi Johnny. Üç Johnny var yani, aynı filmdeki gibi… bunlar rüyada ne anlama geliyor?
Johnny (şoför olanı). Kalbimde çekişmeler, çelişmeler olduğu anlamına geliyor
Onu damı görüyorum… hem de gelinlikler içinde… yok yok, gitmek istiyorum ben, hemen!
Ambulansın kapısını açıyorum, tam çıkacakken
Johnny (şoför olanı). Üzgünüm ama buna izin veremem...

Aniden ambulansı çalıştırıyor, o sırada dengemi kaybedip ambulansın içine düşüyor, yere kapaklanıyorum… başım aşağıda, ayaklarım yukarıda… velhasıl ahvalimiz feci romantik!

Düş, gerçeklikten çok uzak amma güzel bir film sahnesi olabilir sanki…

Gönlümde hiç kararmayan bir ayna
Tersi yüz, yüzü ters gösteriyor
Onun anladığı dilden konuşan
Tümceler hakikati söylüyor…

Ne kadar çok yanılıyormuş meğer
Gördüğüne inanan ademler
Oysa hasreti gösteriyor ayna
Arzuyu, acıyı,
Kendini arkasına saklıyor gerçekler…

Omzuma düşüyor her söylenen
Öğretilen ve dayatılan
Başı önüne eğik sanki
Kimi gerçek, kimi palavralardan…

Acılarımı görüyorum ayrıca
Evet tersten de baktığımda
Ne kadar sadık ve hoşgörülü
Sevdam bile hayalimdeki aynada…

Yüreğim boşuna söylemiyor
Sabır sabır sabır diye
Billur sözleri ha kırıldı ha kırılacak
Siliyor ellerim, unutulanlar kırmasın diye…

Tarihin çölünden havalanıp
Yüreğime konan nice anı
Teferruat diye eziliyor lakin
Tekerrür olarak dönüyor her şeye…

Ayna ayna güzel ayna
Ne kadar aynı var bu dünyada
Gördüklerinden iç çekmişsin belli
Saklamışsın sevdaları vefa kuytunda…

Gene de görmek istediklerini görüyorlar
Gözyaşı dolu testiye bakmadıklarından
Aksin suyun üzerine yansıyor
Ve bölünüyor ışık binlerce karanlıktan…

Gönlümde hiç kararmayan bir ayna
Akıl sır ermiyor ona bakmaya
Ya gerçekleri söylerse diye
Gözlerimi yumuyorum kimi vakit…


Top
 Profile  
 
 Post subject:
PostPosted: Fri Mar 13, 2009 10:47 am 
Offline
Paylaşımcı üYe
Paylaşımcı üYe

Joined: Wed Mar 04, 2009 2:04 pm
Posts: 68
Günaydın sevgili günlüğüm…

Bazen, adem kendini işitmek ve anlamak istediğinden kısacık cümleleriyle konuşur uzun uzun, duyulmak yahut duyulmamak, anlaşılmak fakat anlatmamak arzusuyla, içinden dışına doğru dökülür gizliler… bu bir ispat yahut ikna değil, gayrettir aslında… tutunmak, tutulmak, tırmanmak, yükselmek, görmek veya düşmemek için… dişlerinin dipleri siyaha bulansa da umursamaz pek… hayatın farkında olduğu yahut yaşamı, vicdanı, doğruyu önemsemese de birilerince fark edilmek, aklanmak, günahları didiklemek, affedildiğini düşünmek, zihnini terbiye etmek, yüreğini minnete mahkum etmektir gayesi… ellerini sorgular her dile uzandı diye, yüreğini sorgular her sevdaya inandı diye, zihnini sorgular düşünceleri yandaşlığına, soyluğuna arka çıktı diye, nihayet suskunluğun gövdesinden aldığı emanetleriyle kemikten bir duvarın önünde bulur kendini… her işittiği insanca yanılgılarla taşınan veya ruhuyla tartışan yanlış kelimelerde birikmiş…

Çok da ehemmiyet vermiyorum esasında, bir fikrin yıkılışını, tam da içinde yaşarken… önce hayatıma bakıyorum sonra yıkılan ne varsa ona ve hafifsiyorum ağrısını… gözlerimin, bakışlarımın, düşlerimin parçalanarak döküldüğünü izleyip, bu kadar hissiz olmak, bir nebze üzüyor da beni… ne hale geldik, kimler sürükledi bizi bunca kaygısızlığa bilmem ki…

Yoksa hepimiz öğreniyor muyuz, kin, mesafe, hırs, matah derken… zihnimize işlenen kadim kıymetlilerden çalarken kendimizi, acı veren bilginin aksine, acı vermeyecek olan her şeye gönül açan ferahlığı… ne kadar menfaatçi duygu ve düşünceler varsa soluğu orada almamız yeni bir durum değil, lakin biz her seferinde yeni zannediyoruz…

Diğer yaşamların, atmosfere ve zamana bıraktıkları dokusuna çarptığında kimi vakit yüzüm, kimi vakit yüreğim sızlasa da, ne anımsıyorum onları şöyle hak ettikleri gibi sara sara, tarta tarta… nede ibreti gören ruhumda ağırlıyorum gerçeklerdeki izlerini… şöyle, hafif bir tebessüm, yarım kelamlar arasında gidip geliyor özleyişlerim… bir ders çıkartıp hemen siliyorum tekrar…

Ben de bu dünyada yaşayan bir otum işte… ne hoş bir benzetme, öyle değil mi…

Bir kalbi ve bir dimağı olan sevgili otçuk, hem hümanist ot oburların besini, hem vahşi ırkıyla hayatların, umutların, erdemlerin yaşamasını hoş karşılamayan, haklara tahammülsüz et oburların ezeceği…

Bir ot olmak sadece güneşe doğru uzanmayı hedefliyor galiba… ışığa, doğruya, güzele doğru her boy atışımızda, bir parça daha fark ediliyoruz…

Tüküreyim böyle hayatın içine diye düşünürken, bir an yağmurun bastırmasıyla akıp gidiyor üzerimizden kasvetler amma ben hüzünlere alışığım… çağırıyorum tekrar bütün usanç ve utançları ki, örtünsünler karalığıyla bedenime, görünmez olayım, görünemeyen kalayım diye… sizi bilmem…

Bugün, çok keyifsizim…

Kelimeler üstüme üstüme geliyor sanki… onlar yaklaştıkça harflerini görüyorum, git gide büyüyorlar… anlamlar zihnimin kavrayıcılığından uzaklaşıp, beni, ancak görebildiğimi anlayabilmenin kısır döngüsünde bırakıyor… çok zavallıca…
Daha fazla yazamayacağım… varsa yoksa sahte… varlığı da, yokluğu da, kendi dışında her şey artık insanların…

Ne kadar çok şey anlatır sessizlik
Ne çok söyleyecekleri vardır
Kırık kalbinde
Bazen meçhulden uzanan bir el
Tutar ağzını
Bazen söyleyecekleri gider
Meçhule
Kimse duymaz onu
Kimse anlamaz…

Ne kadar çok rengi vardır
Bazen gölgelerin
Bütün atılmışlığın, itilmişliğin
İncinmişliğin niteliğini taşırlar
Tıpkı sessizliğe benzer gölgeler
Kalbiyle bağlandıkları
Ayak diplerimizde…

Bazen ne çok hüznü vardır
Mutlulukların
Öyle kendi halinde, kendi hissiyle haşır neşirken
Güldüğünü sanır insanlar
Oysa içerleri kan ağlar
Bazen ne çok kalabalıktır
Yalnızlıklar
Yahut adem ne çok kalabalıktadır

Ondan hiç haberdar olmayan için
Ağlarlar
Haberdar olanları umursamazlar
Bazen dilleri döner kendilerine
Bütün söylediklerini yutmak için…

Önlerini ilikler sevgili saygı
Onu önemseyenleri göstermek için
Hayata
Nasıl bir gurur ile anlatıyor oysa
Unutulduğu anılarını…

Sessizliği dinleyip gölgeleri düşlerken
Mutlulukların içindeki hüzünlere rastlıyorum
Kalbinden haberdar olmayanların taçsız saltanatından
Dili kendine kaçanları ayırıyorum
Evet bunlara da benziyor kalbim
Kalabalıklarında ne çok yalnızlıkları ve suskunlukları var
Şimdi daha iyi anlıyorum…

Ek not; yazımı yazdım, göndereceğim kişilere gönderdim sevgili günlüğüm… lakin az evvel başımı koltuğa koyup hüzünlü düşünürken hatırıma geldi… acaba Johnny Depp bu azılı hissiyatla nasıl başa çıkıyor… bunca yorgunluk ve yalnızlık en uzun insandan da uzun, en güçlüden de güçlü, ne yazık ki…


Top
 Profile  
 
 Post subject:
PostPosted: Fri Mar 13, 2009 1:13 pm 
Offline
Yeni üYe
Yeni üYe
User avatar

Joined: Mon Oct 06, 2008 2:22 pm
Posts: 15
sevgili adaşım, paylaşım için çok teşekkürler.

özellikle leyla ve kaptan jack'in hikayelerine bayıldım.diğer yazdıklarının hepsini okuyamadım çünkü biraz fazla uzunlar ve karmaşıklar.ama johnny ile ilgili yerleri tek tek seçip okuyorum.ve de şiirlerini..yazma yeteneği olan insanlara hayranım.çünkü bu kanuda çok yeteneksizim,içimdekileri asla bi kağıda dökemem.senden johnny ile ilgili daha çok hikaye dinlemek hoşuma gider.birde sadece johnnyi anlatan bi şiir yazarmısın.(sende ki bu hayalgücüyle süper bişey ortaya çıkar herhalde).

Johnny Depp benim için çok çok özeldir.eminim hepimiz içinde öyledir.johnny seven herkesi seviyorum.çünkü johnny'nin farklılığını keşfedebilenler özel insanlardır bence...


Top
 Profile  
 
 Post subject:
PostPosted: Fri Mar 13, 2009 1:53 pm 
Offline
Paylaşımcı üYe
Paylaşımcı üYe

Joined: Wed Mar 04, 2009 2:04 pm
Posts: 68
merhaba sevgili adaşım,

ilgin ve yazılarıma zaman ayırdığın için teşekkür ederim...

edebi dilim oldukça ağır, haklısın... karmaşık tümceler, benzetmelerle okurun zihnini yormayı seviyorum...

sadece Johnny için bir şiir... hımmm... bu çok güzel bir fikir...

bunu düşünürken, acaba Johnny bir şiir yazsa nasıl yazardı, düşüncesi oluştu zihnimde... şunları karaladım, evvela bunu ekleyeyim;

Zengin sofralarda oturup
İpek peçeteleri yerken!
Nice fukara ve çocuk
Yudumluyor açlığını…

Yerküreden hak istemeyeli
Çok oldu
Zira ne vakit dünyamdan
Çıkartmışsam onu
Karşıma geçip gülümsüyor sadece…

Ne vakit birileri
Gösterişle misafirliğe gitse
Bilin ki bir çocuk kayboluyordur
Uzayan sokakların birinde…

Ne vakit birileri
Arsızlığı yaşasa
Özlem birike birike gerçekte
Bir giz boğuluyor…

Sohbetlerinde bile birbirinin
Gözlerinin içine baka baka
Yalanlar bulanlar var ya
Aç hiç tokluğu tatmadan
Yaş hiç kurumadan yahut kuru yaşlanmadan
Ölüp gidenler kadar
Temizdir ancak…

Döndürüp dolaştırırlar
Boyunlarının çevresinden iltifatları
Onlardan daha iyi olmaya gör
Daha iyi'liği satın alırlar öfkelerinden
Saçını yolup pantalonunu çekiştirirler
Onu da kendilerine benzetirler…

Ne vakit birileri terk etse
İnandığını yahut sevdiğini
Birileri beklemekten azade
Hazmedemez gözyaşlarını ve insaniyeti…

Bir bütünün parçasıyız diyorum ya
Ah Yüce Yaratan
Yetişemiyorum, yetemiyorum zihnime
Beni muaf kılsan…


pazartesi günkü yazıma eklemeyi düşünüyorum... fakat Johnnyi anlatan bir şiir için, iki gün müsaade...

o gerçekten özel biri çünkü..


Top
 Profile  
 
 Post subject:
PostPosted: Mon Mar 16, 2009 9:46 am 
Offline
Paylaşımcı üYe
Paylaşımcı üYe

Joined: Wed Mar 04, 2009 2:04 pm
Posts: 68
ikinci şiirim de sevgili Johnny için;
ayrıca Kaptan jack ve Leyla atışması da var....

*******

Günaydın sevgili günlüğüm…

Benim gibi asi olmanız gerekmiyor, düşünmeniz, inanmanız ve hissetmeniz için… şayet sizler hala, ipince lakin düzenbaz, görkemli fakat sahtekar bir nezaketin, itibarın, iftiharın alışılagelmişliğinde, rağbetinde, sivriliğinde, türlü menemliğin kol gezdiği manasız söz’lüğünde olağanlaşan, sıradanlaşan, vasatlaşan hissiyatınızla artık, cehennemi, içinde yaşanılır bir dünya varsayıp, göğsüne güller dikerek pişen bülbüllüğü umursamadan külleri paklayabileceğinizi düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz… bu hayatta ne yazık ki sadece bir dünyamız var, o da avuçlarımızdaki çizgilerde boğulmak üzere merhamet beklerken, ona tüm varlığımızla yabancılaşmamızı diliyor…

Kendinizi mühim hissettiğiniz ve bencilliğinizin lakırdılarına çok benzer öykülenmeleriyle mutlandığınız esrarengiz, tuhaf icat ve inanışların, cadı kazanlarının (cadılık, cadıcılık hakkında tiksindirici, mide bulandırıcı hırssal, hınçlı, arsız uydurmalar, şerre uyarlamalar, cuk oturmalar duyduğum için sıkıştırıverdim kelamlarımın köşesine) kandırışların, saklıların peşinde, tahammülleri büyük bir keyifle hazmeden sindirimin ve insaniyet açısından da hazımsızlığın, hoşgörüsüzlüğün, sevgisizliğin, ilgisizliğin, sonuna dek lakin sonsuza kadar olduğu varsayılan, açılan ağzına saçlarınızı, hislerinize göre şekillenen arzularınızı kaptırıp, çok soylulaştığınızı, güçlendiğinizi düşündürürken kendiniz…
Fena halde yanılıyorsunuz sevgili ademoğlu…

Nice paha biçilmez bakışları yanık kömüre benzetip, kora dönüştüren… dudaklarda yakınmaları, kalplerde hayıfları dirilten, zihinlerde kara delikleri, meçhulleri kanaatsizliği patlatan, razı olan her şeyi iyi değiliz’e dönüştüren, gevrek, beli gevşek, yanılmalar ve yanılsamalar ustası haline getirdiğinden global kriz bizi… sizi… onları… yerküreyi… toprağı… havayı… ekmeği…

Her ruhun yüzünde mecburiyetin, hışmın, gazabın bitleri dolaşıyor… minicik lakin milyonlarca kan emici bit veya cüsseye, bünyeye, yapabildiklerine, söyleyebildiklerine göre büyük’lük kazanan kene, sindirdiğini sindirmemiz için, ruhi yapılanma ve içtihatlarımızdan dışımızdaki arza tükürüyor boyun borçlarını… tıpkı zorunluluk gibi ve olup bitenler kadar çok, gölgeye, tükürüğe sahipler… kanımızı emdikçe çirkin ve galiz varlıklarında betimledikleri o billur sureti önümüze dikerek, onunla görmemizi, onunla düşünmemizi, ona inanmamızı da sağlıyor edepsiz…

Git gide kuruyan, çekirgeleşen, kemikleşen sevgili küremizin globalleşen ve irileşen çıkarlarında biriken menfaatçiliği; ruhları kendi cehennemlerine sürükleyen sıra dışı borçları, borçluluğu, yalnızlığı, riyayı, çaresizliği, icraattan çekilen hoşgörüyü, avamlığı baş köşe, lakin avamlığa ezilenleri bertaraf etmeyi, burjuva ırkının dayanılmaz zürriyetçiliğini, bunu sözden söze, soydan soya tamahkarlıkla iletmeyi, emretmeyi,… lüzum kılıyor…

Küresel krizde payımıza; yetimlerin boynu büküklüğü, öksüzlerin suskunluğu, dillerin yutmuşluğu, düşlerin yutkunluğu kalıyor… kendi kalbinden vazgeçen kalpsiz adamların hükmettiği yaşam denizlerinde, büyük canavarlara hükmetmesiyle ünlenen, güçlenen kolcular, kol sahipleri, her sebebe bir kulp takanlar, insaniyetin şapkasını dahi görse, yetiyor yalayıp yutması hatta öğütmesi için…

Küreselleşen ve alevlenen krizde tokluk kuvvetlenirken açlık tutuşturuyor ömürleri bir bir…
İnsanoğlunun omuzlarından düşmekte olan vicdanlarında tozları…

Zengin sofralarda oturup
İpek peçeteleri yerken!
Nice fukara ve çocuk
Yudumluyor açlığını…

Yerküreden hak istemeyeli
Çok oldu
Zira ne vakit dünyamdan
Çıkartmışsam onu
Karşıma geçip gülümsüyor sadece…

Ne vakit birileri
Gösterişle misafirliğe gitse
Bilin ki bir çocuk kayboluyordur
Uzayan sokakların birinde…

Ne vakit birileri
Arsızlığı yaşasa
Özlem birike birike gerçekte
Bir giz boğuluyor…

Sohbetlerinde bile birbirinin
Gözlerinin içine baka baka
Yalanlar bulanlar var ya
Aç hiç tokluğu tatmadan
Yaş hiç kurumadan yahut kuru yaşlanmadan
Ölüp gidenler kadar
Temizdir ancak…

Döndürüp dolaştırırlar
Boyunlarının çevresinden iltifatları
Onlardan daha iyi olmaya gör
Daha iyi’liği satın alırlar öfkelerinden
Saçını yolup pantolonunu çekiştirirler
Onu da kendilerine benzetirler…

Ne vakit birileri terk etse
İnandığını yahut sevdiğini
Birileri beklemekten azade
Hazmedemez gözyaşlarını ve insaniyeti…

Bir bütünün parçasıyız diyorum ya
Ah Yüce Yaratan
Yetişemiyorum, yetemiyorum zihnime
Beni muaf kılsan…

Duygulara merak saldım, onları tanımayı, konuşmayı, konuşturmayı… lakin önce, sevgili arkadaşlarım için Kaptan Jack ve Leyla atışması ile Johnny’e mütevazı bir şiir, sonra olabildiğince koyu hissiyat…

Lord Bilmem Kim, gençlik pınarının güzergahını gösteren haritayı ele geçirmiştir… şimdi bu vukuatın nasıllığını sorgulayacaksınız lakin feci olayda herhangi bir hainin parmağı olduğunu söyleyebilirim ancak. Mürettebat içinde gizlenmiş kimliğiyle ikiyüzlünün bu kötülüğü ne yazık ki Leyla’nın başında patlar zira Jack, Leyla’nın bu ihaneti gerçekleştirdiğini zannederek, onu gemide açlığa mahkum eder…

Leyla ise incinen onurunu kurtarıp masumiyetini ispat etmek için bir gece sandalla gemiden kaçıp Lord Bilmem Kim’in bulunduğu liman kentine doğru kürek sallamaya başlar… yolda bir ticaret gemisine rastlayacak ve yolculuğu düşündüğünden daha kolay geçecektir… Jack ise iyi bir cezayı hak ettiğini düşündüğü Leyla’nın kaçışını hazmedemeyerek onun peşine düşer…

Günün yarısı kadar arayla liman kentine ulaşırlar… birbirlerine yakın hanlarda konaklarken, o gece, yani olanlara şahit dolunay her sırrını yıldızlara anlatırken, karşılaşırlar…

Jack. Çöl akrebi, yılan yumurtası… seni bulamayacağımı mı sandın? Hem haritamın çalınmasına yardım ve yataklık ettin, hem gemimden kaçtın… tam bir yıl, yarı aç mürettebatıma katılacaksın!
Leyla. Hı? Haritanın gaspına yardım etmedim, yataklık kelamını duymazlıktan geliyorum zira o vakit dilini kopartmam gerekir… cücük Davy Jones hayalini anlıyorum lakin üzerimde anlamsız duruyor! Masumiyetimi ispat edeceğim!
Jack. Masumluk değişken bir kavramdır… olaydan ileri gelen her sonuçtan muaf olduğunu mu ifşa ediyor yoksa olayın inkar edilemez varlığına karşın kendisindeki etkinliğinden mi feragat, şu tipsiz masumiyetin!
Leyla. Bilmem Kim, Bilinmeyen otelin ikinci katında kalıyor… ve beynine dolanan şu uzun çatallı dilini yolumun üzerinden çekersen, o zalimin gördüğü geçirdiği her bilgiden, haritayı nasıl çaldığını yağmalayıp yüreğinden söküp alacağım… çekil yolumdan!
Jack. Peki… el ayak çekilip her yer tenhalaşınca gidip konuşalım şu Kim ile… ve sen küçük hanım, tam bir yıl cezalısın…
Leyla. Şu densiz tavrın çoraplarını da yıkamamı isteyecek diye zavallı kalbim ağzıma yapıştı fakat, korkumu başından aşağıya boca ettiğimde, aynı şeyleri düşünüyor olacağız sakallı mahluk!

Ve Leyla, sokağın ortasında aniden Jack’e sarılarak bağırmaya başlar;
Leyla. İmdaaat, yetişin tecavüz ediyoooorrrr!
Jack. Ne ne ne… çek ellerini üzerimden seni manyak!

Etraftan koşup gelen üç kişi Jack’i alaşağı edince Leyla büyük bir hızla kaçıp gözden kaybolur… ve Lordun kaldığı otelin ikinci katında bulur kendini …
Jack de, adamlardan kurtulup otele gider… Leyla aniden lordun odasının kapısını açınca,

Leyla. Anaaaaa, ıygghhh, Jaacckkkk… diyerek korkuyla haykırır, kaçarken merdivenlerde Jack ile çarpışırlar… yuvarlanıp aşağıya düştüklerinde;

Jack. Ahhh sırtım… ne oldu, ne koşuyorsun köpekbalığından kaçar gibi… delirdin mi?
Leyla. Gluk. Jackciğim… lord Bilmem Kim var ya, başka bir adamla çok samimi görünüyordu… bir parça korktum…
Jack. Ne.. konuşuyorlar mıydı yani… sen bilmezsin tabi fakat medeni insanlar bunu hep yaparlar canım!
Leyla. Konuşmaktan daha şey.. yakın…
Jack. Kavga mı ediyorlardı?
Leyla. Senin de aklın her yere eriyor amma şimdi tık yok bakıyorum…! Yahu adam cinsiyetini şaşırmış diyorum anlamıyor musun?
Jack. Ooooo… buradan tüyelim o vakit…
Leyla. Bana ne… haritamı alacağım…
Jack. Haritamı!!!! ben de alacağım fakat başka bir yol bularak…

O sırada bağrışmalardan rahatsız olan Bilmem Kim aşağıya inmiştir… Leyla, Jack’in arkasına geçer ve;

Leyla. Sapık sapık sapık ne olacak…!
Jack. (hiddetle üstten üstten ve dik dik Leyla’ya bakarak, Lorda) bir şişe romu devirince böyle oluyor… kaç kez ona içme dedim ama… he he
Leyla. Ben içiyorum ve sen içme diyorsun ha… ha ha hay, gıdıkla da güleyim bari… peki düzeltiyorum… esasında meymenetsiz suratı ve bigudili peruğuna diğer adamın nasıl tav olduğunu anlamasam da, kişisel tercihtir deyip geçmem gerektiğini bildiğim halde, sırf Jack’e inat olsun diye sapık demek istediğim fakat diyemediğim, lakin tepeden tırnağa zıvanadan çıkan sevgili Kim… Jack doğru söylüyor, zıkkımın kökünden zıkkımlandım da o yüzden düştü çenem! Hapı da yuttum ayrıca, höykürmem bu yüzden!

Lordun askerleri çevrelerini kuşatır… Bilmem Kim oldukça öfkelenmiştir elbet bu işe… Jack, Leyla’nın kolundan tutarak üst kata çıkar ve kaçmanın bir yolunu aramaya başlar…
Fakat Lord onları takip etmiştir...

Leyla. Ne diye takiptesin kardeşim… Jack’e göz mü koydun yoksa… kızdırma beni!
Jack, susması için Leyla’yı mıncıklar fakat bu onun daha da öfkelenmesini sağlar…
Leyla. Seni yıldırımlı gecede baldırı çıplak doğan, karanlık dölün soyuuuuu. Ne öyle feri sönmüş gözlerini ovuşturarak Jack’i bakışlarınla kolaçan ediyorsun ha?

Ve Lordun saçlarına yapışır… elinde kalan peruğunu savururken, lordu sallar ve pek nahif bünyeye sahip Kim, pencereden aşağıya düşer…

Leyla. Ups… pardon… düştü galiba…
Jack. Normal bişey yapsan şu dişimi kıracağım!
Leyla. Gümüştü o dimi… kır kardeşim iyi para eder!

Ve ikisi odaya yığılan askerlere doğru bakarlar… bakarlar… bakarlar…
Üzgünüm ama şimdilik bu kadar …

Sevgili küçüğümün dışı
Şu mısraları tekrarlar;
Cehennem atlıları gecelerde
Dolu dizgin koştururken
Kaçmanın bir yolu var aslında
Şarap iç, eğlen
Bırakma kendini günün şeytanlarına
Esir olduğun melekler, kadınların göz bebeğinde
Sanki hiç kusuru yokmuş gibi, sevgililer…

Oysa sevgili küçüğümün içi
Yas ve acıyla dolu
Sarhoşken unutuyor ağrılarını
Lakin başı düşüncelerden ağır, yüreğinin önünde
Yalnızlığı zincir vurmuş göğsüne
Dövmelere anlatmış unutulmayanlarını
Amma zincirin her halkasını
Taşıyor zaten göğsünde…

Bu yüzden sevgili küçüğümün
Gözlerinde eski bir hüzün var
Her daim ıslak umut, ha düştü, ha düşecek…
Başka sabahların hayalini ona anlatan
Çehresinin güzelliğini, vurmuş taşlara
En çok da bağrındaki, vicdandaki taşlığa
Nasıl sarhoşken sızıları anımsamıyorsa
Öyle örtmüş yüzündeki güzel zamanları…

Bazen eli kolu bağlanınca birbirine
Sevgili küçüğüm konuşmayı unutmuş
Lakin hep bişeyler anlatmış kıymetli sevdaları
Kaybetmek korkusuyla, kendini kazanmayı…

Gerçeklere ve huzura erişmek
Zordur vesselam
Ne vakit mesuliyet bindiyse omuzlarına
Küçük iki el düğümlendiyse yüreğine
O vakit çekti kendini gecelerinden
Artık daha çoğu sabahtır gözlerinin
Daha çoğu masal artık…

Sevgili küçüğüm tüm asilliği
Ve mahcup asaletiyle öğreniyor büyümeyi
Bu sebeptendir gözlerinin arada
Kendinden uzaklara dalıp gitmesi…

Duvarlarında içsel yalnızlık, kuru ekmek ve hüzünler
Saklanıp, acıktığı…

Neyse, duyguların tanımı yarına kalsın… çok yoruldum zira…


Top
 Profile  
 
 Post subject:
PostPosted: Mon Mar 16, 2009 2:03 pm 
Offline
Yeni üYe
Yeni üYe
User avatar

Joined: Mon Oct 06, 2008 2:22 pm
Posts: 15
teşekkür ederim sevgili adaşım, ne güzel döktürmüşsün yine ellerine sağlık.devamınıda sabırsızlıkla bekliyorum.

leyla ve kaptanın hikayelerini okurkende karayip korsanları 4 ü hayal ediyorum.çok matrak bu leyla be..hatta filmin ismini bile buldum:
Karayip Korsanları 4
Başımın Belası

nasıl ama :)


Top
 Profile  
 
 Post subject:
PostPosted: Tue Mar 17, 2009 10:22 am 
Offline
Paylaşımcı üYe
Paylaşımcı üYe

Joined: Wed Mar 04, 2009 2:04 pm
Posts: 68
müthiş bir isim bulmuşsun....
çok çok beğendim sevgili adaşım :)

Leyla ve Jack'in maceralarını yazdıkça ekleyeceğim inşallah...
ayrıca ilgin ve güzel yorumların için de çok çok teşekkür ederim :)

*******


Günaydın sevgili günlüğüm…

Güç… güçlük… ve güç’lü!

Öyle günler yaşıyoruz ki, karanlık sürünme, arsızlık, hırs, düşünceler arasındaki dipsiz uçurumlar ve uzun sıçramalardan doğan salgın ve saldırgan çelik tel örgüler, ademlerin yüreğine, oluruna, sınırına, haddine bulaşıp, ağızlarından, göz çukurlarından taşıyor bütün özgürlüklere… sivri buyruklarla ve umarsızlıkla yaralanan hürriyet özünü unutup acıtıyor söylenen ve yazılan her kerameti… incindikçe incitiyor başkalarının haklarını, ufuklar rahatlığından ve uzaklığından utanıyor artık…


Hani asıl güç, güçsüzü ezmemekti… el uzatmaktı düşküne ve düşmüşe hani…
İçtihatlarında dillenen asiliği, sözlerinde dile gelen tahripliği, tamahkarlığı, kibri afeti kontrol edebilmekti hani, güç… asıl güç’lüye yani Yüce Yaratana, kaybetme, susma pahasına boyun bükmekti hani…
Dahi, akli melekelerin kıymetlisi olan düşünme yetisini kullanan her ademi tıpkı Yüce Yaratan gibi hoş görmek, fikre sabretmek,… kalbin yeterliliğinden ve düşlerinden doğan seçimlerine hürmet etmekti hani…

Öfkenize yahut görkeminize dur diyen bir karıncanın korkusunu işitebilirseniz tıpkı Hz. Süleyman gibi… yahut örümceğin o incecik telleriyle ördüğü küçük yuvasının ardına, tüm manevi, fikri yahut maddi kıymetiniz, sonsuz heybetinizle aynen İslam peygamberi gibi sığarsanız hani… güç’lenirdiniz… akıl’lanırdınız… kuvvetlenir, adalet mekanizmasının hassas terazilerinden kendi kıymetinize kantar kantar doğruluk katardınız hani…

Hani, arkadaşlıklardan, taraflardan, taraflılıktan, dostluktan, sevgiden, menfaatten, bağlılıktan, bağımlılıktan daha yüceydi hakseverlik… hani, kendi kalbinizi dahi söküp göğsünüzden çıkartabileceğiniz kadar kat’i, hislerinizi yetim ve öksüz bırakacağınız kalabalık, sevgili ve kim’di…

Güç, bizim sebep olduğumuz yangınlardan, kuraklıklardan, savaşlardan, katliamlardan, uğultulu yalnızlıklardan tutuşup küle dönen güllerin ve karanfillerin ah’ında bıraktı bütün insaniyetini… insaf ile hayret karıştı birbirine…
Ölçüt, değer şu; ne kadar çok hayret ederseniz, o kadar güç’lenir hak’sızlık… artık!

O gözünü sevdiğim özgürlük, beyaz güvercinlerin kanatlarında tüm ademlerin sahipliğine doğru uçarken, çaresizliğin, açlığın ve hüznün rüzgarı yüzünden kayboldu kendi içinde… yıldırımların çocukluğunu kabullenen, grilerin hükmettiği uzak toprakların semalarında açtı gözlerini ve kapattı ebediyete dek… hem gurbet adı, hem hasret… ıraklığı taçlandırıyor kıymetini, bizden esirgeyişinde anlatılıyor hikayeler…
Buhranların tırnakları o kadar sivri ki, acıyor güçlülük… seviniyor güçlük… güç, hep konuşuyor!

Gene bir hani diyeceğim fakat, hani aşk daha çok başkalaşmak demektir ya… eksiklikteki bir nebzede kendin, tamda ise her daim yar ve yarin olursun ya… zamanlarını, yüreğini seve seve hibe ederken ona, acıdır da aynı zamanda…
İşte güç de sevdaya benziyor… şerre yakınlığıyla belki daha çok kendi yapıyor insanlığı, daha az yürek ve inanç… inancı dahi kullanırken cız etmiyor içi yahut uyuşmuyor, karıncalanmıyor hiç…
Nasıl ki bazı aşklar; arkadaşlıklara ve alışkanlığa dönüşüyorsa, güç de hırsa ve nefrete dönüşüyor zamanla…

Dönelim, dün bahsettiğim hisleri vücutlandırarak onlarla konuşmaya… lakin evvela onları tanımaya…

Mantıktan, itikattan, akıldan uzaklaştıkça giriftleşen intikam ve hüznü, sevda ile nefreti birbirinden ayırmak, onların kim olduğunu anlamak, kendi anlamlarımızda da anlamlandırmak, mesuliyetlerini veya muafiyetlerini çözmek gerekir… bunun için önce yüzde, gözlerde bıraktığı izleri izlemeli, sonra da yürekte yol açtığı tahribatı bilmeli, hatta bildiğini iyice tahlil etmeli… zira hepsi birbirine yanık, birbirine vurgun!

Hüzün;
Siyah beyaz bir resme uzaktan ve çaresizce bakmak gibidir… gözyaşları beyaz, düşler simsiyah… gece, göğün kalbinden yerin yüzüne indiğinde, yahut göğün karanlık parçaları yüze düştüğünde, nasıl bir korku ve ekşilik bırakıyor ise… kimseyi suçlamadan, suçlu aramadan… hakları, haksızlığı kabullenirken, daha çoğu durumunuzu, durumları veya başkalarını düşündüğünüz, daha az kendinizle baş başa kaldığınız sarsıntılı hal… ellerin kollara düğümlendiği, parmakların kırıldığı, tırnakların ve sözlerin söküldüğü, dizlerin büküldüğü, size kimsesizliğinden musallat olmuş duygu…

İntikam;
Resmi uzaktan taşlamaya yahut onu görmezden gelinen acı ile yırtmaya benziyor… yüzlerin tıpkı maymunlar gibi çirkin bir çığırtkanlığa dönüştüğü, kaşların birbirine düştüğü, gözlerin en çok da kendi çukuruna, kendi haline, utancına, karanlık yüzünde sakladığı karartılarına, yoksunluğuna gömüldüğü an… mum ışığını ürküten ve onu gayesinden vazgeçirten sarsıcı hal… masum da olsa diğer elleri kendi kollarına düğümleyen, dizlerini bükmemek için onları kıran ve galiz sahibinden size bağışlanan his…

Nefret;
Oyuncakları elinden alınmış bir çocuğun duyduğu fısıltılar gibi… kin kadar kahramanlık, değiştirmek, değişmek derdinde olmayan, lakin değişkenliği sabrında eleyip sadece bir an için kırgınlık ve elemlerini kızgınlığa vuran, kusan ahval kadar da masum olmayan duygu… mutluluktan, huzurdan, düşünsellikten, gerçeklikten ilham almayıp, daha çoğu zihninde ve yüreğindeki acılara kulak veren, kendine göğüs gerip başkalarını göz ardı eden, ezen his… yüzde tortulu derin yollar açtığından, donuk, ıssız ve hissiz coğrafyaları andıran ifadelerin ardına gizler kendini… sadece gözlerde yansır asıl sureti…

Sevda;
Birbirine kızan, birbirini öldüren, birbirini aldatan, birbirinde kaybolan, yalana alışık, zamana hükmedemediğinden ona yenilmiş, kan revan içindeki ruhların ayakta güçlükle ve inançsızlıkla durduğu bir cephenin, ortasında kalan,
Kimsesiz bir çocuk gibi…
Onu gören gözler başka hiçbir şeyi göremiyor galiba…

Öyle büyük ki
Göğümün ağaçları
Kökleri insan başlarının
Üzerinde…

Topraklarını bulutlar omuzlamış
Ölüleri ölülerimizin üstünde
Bir günde doğar güneş
Ömrü boyunca sürer gece

Sıcacık bir his kaplar
Ilık tebessümler yüzlerde
Kargaşalar dillenir biraz sonra
Her birinin ayrılık dilinde…

Öyle büyük ki
Göğümün ağaçlığı
Kederler büyütmüş hepsini
Gönül gözlerinde nazar boncukları
Öyle ıpıslak ve sessiz
Düşünceler
İnsan düşüncelerinin
Üzerinde…

Köylüler ekiyor
Alın terini
Daha evvel hiç büyümeyen
Bereket yeşeriyor başaklarda
Dallar özeniyor pembeliğe
Yeşiller alıyor yerini
Alfabedeki a harfinin…

Hatıralarda dolaştıkça
Anlar anı anı
Göğümün ormanları dağılıyor
Talan ediyor her taraf’ı

İşte bu kadar özgür
Böylesi kekelemeler
Sıcak çaylar dahi şeker tadında
Göğümde…

Uykularınız hisseder belki
Belki yanılsamalarınız yansımalarımda
Bildiklerinizi unutun
Yerim ve yeriniz zihin değil ki…

Unutmadan ekleyeyim,

Akşam gene bir düş gördüm… Johnny Depp veda ediyordu bana… tuhaf bir duygu ile bu sabah fırsat buldukça, hakkında birkaç haber okudum da…

Evet,
Neden bilmem yüreğimde kırıldı, incindi bişeyler… sanki, gerçekten veda ettik birbirimize…
Yüce Yaratana emanet ol…
Ve şimdilik hoşça kal, sevgili Johnny…


Top
 Profile  
 
 Post subject:
PostPosted: Tue Mar 17, 2009 5:09 pm 
Offline
Yeni üYe
Yeni üYe

Joined: Tue Mar 17, 2009 4:03 pm
Posts: 10
Gamze'm öylesine güzel yazıyorsun ki bir roman yazar gibi... Ve bunları okumaktan öyle zevk alıyorum ki beğendiğim bir romanı okur gibi... Bir de şu var ki senin bu yazılarını okuyunca kendimi bir yazar, bir şair gibi hissedip ben de biraz sanatlı konuşuyorum gibime geliyor... :D

Jack & Leyla'ya gelince... Böyle bir Lord Bilmem Kim beni şaşırttı doğrusu... 'cuk' diye oturmuş... Aaah aah senin bu yazdıklarınla çekseler 4. filmi... Bayıldım ismine 'Başımın Belâsı'^:D


Top
 Profile  
 
 Post subject:
PostPosted: Wed Mar 18, 2009 9:46 am 
Offline
Paylaşımcı üYe
Paylaşımcı üYe

Joined: Wed Mar 04, 2009 2:04 pm
Posts: 68
ooo, seni burada görmek ne güzel... hoşgeldin Gizemcim... :)

güzel iltifatların için teşekkür ederim....

ben de yazarken serinin dördüncü filmini hayal ediyorum zaten... hakikaten güzel olurdu böyle bir film :)

bir Leyla ve Jack çekişmesi, atışması daha ekledim yazıma, umarım beğenirsin...

******


Günaydın sevgili günlüğüm…

Nasihat…

Daha evvel de söylediğim gibi… bilgelik, bilge kişi, bilgi ve onun üşenmeyen, yorulmayan mutlusu sevgili ilgi, başkalarına söyleyecek çok sözünün olması demektir sadece… çıkmaza, açmaza, yoksunluğa, dara, vara, yoğa düştüğünüzde kalbinizin ensesinden tutup sizi güne çıkartacak bir kendiniz bulunmaz da pek, işitmek, anlamak, anlatmak ihtiyacıyla el verirsiniz ancak kendinize…


Bilgi; taşıması ağır bir yüktür… genele vurduğunuzda yahut özele açtığınızda, özünüzdeki mahremleri kurcaladığınızda veya, sizin tercihleriniz, düşleriniz, sevgileriniz, emeğiniz, esefiniz, erdeminizle, mücadele eden… sizin ve kalbinizin, sizin ve zihninizin arasına girerek, hissiyatınızın, fikriyatınızın önüne geçen… kimi vakit, belleğin örgü ve imgelerine tırmanarak, her kovuğa kök salmış üzüm bağlarıyla meyve veren, lakin suyunu sıkıp arzunuza göre şarap yahut ilaç yaptığınız, yani, hatıralarda sarhoş olup gerçeklikten uzaklaştığınız yahut gerçekliğin kendisine göz açtığınız, dahi, izlerinizde mevcut dünlü anı öbeklerinden sizi vazgeçiren veya yarına saklı o meçhule, çok geç olsa bile, sizi mühürleyen… avuçlarınızdaki arzu ve alın teriyle şahsını, mübadele eden…

Tokluğu anlamlı, açlığı yaslarından ayıklayıp sabırlı kılan…

Yokluğu, varlıkla karşılaştırmadan… bilinmeyeni bilinen acizlikle sorgulamadan… ve varlığı yokluğa adamadan, kıymet bilir vefakar haliyle vakur sahibi ama cefalı tümceleri çağıran…

Bazen, dilek sandığımızın sarı lekeleriyle bezeli ve görkemli kılıfa soktuğumuz edepsizliği… tabut kokan insan rengi tenimizle boyayıp ama tamahımızın kılığıyla da giydirdiğimiz maskelerimizi… kibrimizin kan sever görünen dokuz kolunu, bazen can sever düşlerin, bazen haksever gerçeklerin gücüyle… hırsın zehirli dudaklarını da katarak, hiçleştiren…

Felaketleri başlarda patlatıp, adımların altında paralayan…

Koşarken yürümenin, yürürken ayakların, ayaktayken diz çökmenin halini anımsatıp şükrü diline dolayan…
Düşünürken bilebildiklerinin teşekküründe, bilemediklerinin tefekkürünü yakalayan…
Kuruyan ağzında kemikleri kırılan öfke ve isyanı göğe havale eden… her bir kelamın meleklerin kanatlarında yükseldiğini gören… her ateş kıvılcımına, yumruğa karşı durabilendir…

Lakin, alçak sesli… alçaklar duymasın… sessizlikte, yabancı ellerce susturulan yetimler, öksüzler, kimsesizler seslerin karmaşasından bilginin dirliğini kolayca işitebilsin diye…
Hep aç… açlıklar, yoksulluklar, fukaralar gocunmasın, utanmasın, kaderinden hayıflanmasın diye…
Gözü tok… hiçbir beşeri hasret gözünde tütmesin diye…
Başı önüne eğik… diklikleri, diklenmeleri, efelenmeleri, kabarmayı, abartmayı, kasılmayı, kasmayı, tavrı, azameti görmesin diye…
Çok sancılı… sıhhatin, bedenin, zihnin, huzurun, düşüncenin, düşünebilmenin kıymetini sonsuzlukla anlamlandırsın diye…
Dün kadar bile hatırı olmayan… yarınlarda adı umut olabilsin diye…
Yalnız… terkedilmiş, vazgeçilmiş, hastalanmış, çaresiz kalmış da ona sırtını dönmesin diye…
Ağır… kendini kendine yeterli gören ademoğlunun, cehaletin, ağız dolusu övgünün ve sövgünün hafifliğiyle Kalp Tapınağının pencerelerine sarmalanmış ışığın dallarını kıramasın, bulutlarını kirletemesin… dizleri bükülsün hakikat karşısında… beklediği her menfaat ve karşılık, yüzüne rahatça tükürebilsin diye… bilgi…

Fakat bir de şu var;
Ses, çoğu dem bilgilerin (dahi hislerin ve fikirlerin) gücünü taşıyamadığından her konuşan her şeyi biliyor anlamına gelmez… her konuşan bişeyler biliyor da demek değildir, durum… her konuşan bişey söylüyor veya her söylem bir şey anlatıyor da değil… bilgi…

Bilginin ve sesin kardeşliği, üvey kardeşlikten ibarettir… aynı kanı taşıyan fakat farklı felsefe, edep ve görgülerle yoğrulmuş, farklı amaçları, emelleri gaye edinerek kendine öğreti ve duruş geliştirmiş… ayrıca birbirinden ve birbirinin ilgisinden pek hoşlanmayan, düşünce ve kalp bir, lakin dil ayrı kardeşlerdir…

Vır vır vır, her aklına gelen ve ağzına düşenleri dile döken ademciklerin, pek bişey bilmediği kanaatine varmanız için, çok şey biliyor olmanız da gerekmez ayrıca…

Nasihat, daha çoğu dinlemeyi bilenler içindir… konuşmayı bilenler için değil…
Dinlemeyi bilenler ancak ve ancak bilgiye kıymet vererek, ona ulaşabilirler…

Gelelim günümüze,
Azizim… seçim geçim… sakin gergin… dedikodu hakikat… düş gerçek… aç tok… çaresiz çare siz, çare… kör sağır topal görür işitir… bilir bilmez… olur olmaz… derken, insanların her yanı şiir olsa ne olur, olmasa ne… veya ümüklerine dek şiire gömülseler hangi kafiye yıkayıp aklayabilir günahlarını…

Kendimi ayırdığımı sanmayın… ben de içindeyim efem… karanlığın tüylerini yolarak pişmanlıklarımla yapıştırdığım, hem acı, hem buruk siyah kanatlarımı takarak gülümsüyorum ümitlerinize, bu sizi rahatlatacaksa eğer… meğer!

Sevgili Ertuğrul Özkök, hangi vakit sezgilerimde yanıldım ki… uzun mühlettir tatlı tatlı, sezdiğim hissettiğimce, vicdandan ayrılmamanız için tembihliyordum sizi amma gülüyordu solgun haletiniz, zamanlı zamansız şu mecnun kıza belki… lakin filmlerde figüranlık yaptığınıza göre demek ki eğleniyor kalbiniz… umut ediyorum ki, icraya, sizin minik yeşil devi andıran maaşınız takılmamış, ek uğraşınız hobiden uzaklaşarak fobiye ulaşmamıştır… oyunculuk yönündeki kabiliyetiniz tartışılmazdı zaten, sevindim ve selamlar ederim…
Sevgili Bekir Coşkun’a da kocaman ve sıpsıcak selam…

İçim daraldı… şöyle güzel bir Jack Leyla atışmasına ağzımın suyu akmaz mı hiç… kurudu, buruştu, acıdı yüreğim bunca iç sıkıntısının benden ayrılmazlığıyla… sanırsınız ki, boğazımı sonsuzluğun cenderesi sıkmakta…
Çok kısacık, tadımlık bir çekişme, kaldığımız yerden…

Leyla. Sevgili askerler… kılıçlarınızı kuşanmışlığınız ve hiddetli bakışlarınız sebebiyle değil, sadece insaniyet namına, koşunuz bu melun ve talihsiz olay neticesi, popo üstü yere çakılan lordunuzu kaldırmaya… koşunuz ve alınız önce peruğunu ki, itibarının keli görünmesin…
Jack. Bu mu yani… bula bula bu lakırdıları mı buldun!
Leyla. Evet.. beğenemedin mi sevgili kaptanım! Ha tabi senin şu üst üste düğümlenmiş kuşakların ve kemerlerin ile, kuru kafataslarını parmaklarında, “olmak ve olmamak” arası taşıyıp, kendi kafa kasesi yetmiyormuş gibi hepsine hamallık eden saftirikliğini de eleştirebilirdim lakin, saçlarının dağınıklığı ve iç bayıltan mis kokun, her daim o iki bayandan tokat yediği halde uslanmayan ahlak anlayışını dahi gölgede bıraktığından eziliyor sözcüklerim, suskunluğu seçiyorum!
Jack. Seninle neden kaderlerimiz ayrılmıyor biliyor musun, çünkü o tuhaf rüyalarında bile ben varım ve elimi kurtarsam kolumu kaptırıyorum gereksiz varlığına…
Leyla. Ooouuuu sevgili kaderim… evet sizsiniz o sevgili Jack, sevgili aşşşkım!!!… mutluluk mutluluk bakıyor kahverengi gözleriniz… ve ben size yazdığım şiirleri haykırırken, ibibik kuşları peyda oluyor çevremizde… onlar gözlerinizden mutluluk çalmıyor mu, acımıyor mu bakışlarınız bilmem ki.. kıskanıyor bütün elem ve ayrılıklar bizi… durdum durdum turnayı gözünden vurdum diyen halimi, kız kuruluğundan öteleyip atarak sizi gördüren şanlı talihim!, benim için sevinçleri yazıyor artık… cücük kaptanlarımız olsun yarım düzine ne dersiniz sevgili tarihim, kaderim, efendim!
Jack. Bu kadar adamın önünde tartışmayalım… çingene pazarlarına benziyor bir türlü susmak bilmeyen ağzın ve başım ağrıyor gene…
Leyla. Nayır… gelin ovuşturayım boynunuzu… her ademe taktığınız boynuzları parlatayım… kavuşsun şu fukara artık, sizin kalbinizle… hadi gidelim ufka doğru zira bu ufkun geleceği yok bize!
Jack. Benim daha iyi bir fikrim var… hadi gidip o çocukları yapalım, ne dersin… çaktın mı!
Leyla. Neee! Hemen çakıyorum bir tane, merak etme… (ve bir tokat)

Bu arada olanları şaşkınlıkla izleyen askerler de ikiye bölünmüştür… bir kısmı zavallı Jack’in, bir kısmı zavallı! Leyla’nın haklılığını savunurken, birinin ileri gidip diğerine yumruk atmasıyla kavgaya tutuşurlar…

Jack. Yürü başımın belası… ya şimdi kaç, ya ebediyen demir parmaklıklar ardındaki zavallılara masallarını anlatıp onlara işkence et!
Leyla. Bekle beni, ne olur Jack…

Binadan çıkarlar… Lord Bilmem Kim, saman yığınlarının üzerine düştüğünden poposunu tutarak kalmaya çalışmaktadır ki, Leyla lorda çarparak,

Leyla. Kardeşim, yolumun üstünde ne diye durursun bilmem ki! diye çıkışır…

Jack ise, dayanılmaz cazibesiyle koşup (aynen o adada yamyamlardan kaçarken koştuğu gibi, feci seksi), hangi günahı işlediğini düşünmektedir, bu kızı hak etmek için!

Nedir çaresizlik biliyor musunuz
İnsan boyundan daha büyük bişey
Gücünden gücünü çalan ve göğsünde
Yalnızlığı emziren bişey…

Ayrıca kazaları, belaları
Haykırışları çağıran
Hem seslerin bütünü hissiyattaki
Hem suskunluk gibi bişey…

Sevdiğinizin, sevgilinizin
Kendinizin, annenizin
Avuçlarınızdan kayıp gitmesi
Aç evladın gözlerinize bakarak
Sizden ekmek istemesi gibi…

Fakirliğin, hakirliğin, susturulmuşluğun
Ta kendisi
Bir de acılar yaşarken
Sonsuz zaman gibi…

Umutlarına dair her şey
Filiz verirken yüreğinde
Ansızın bir kıvılcımla
Küle dönmesi gibi bişey…

Ölümü beklemek
Ve unutamamak yaşamı
Ona değer veren her şeyin içinde
Kendini bulamamak ayrı…

Sevgiliye hoşça kal demek, istemeyerek
Hiç haberdar olmamış anlara belki
Bir anı gibi kabuk ve yas tutup
Kanayıp acımak belki…

Çaresizlik; umarsızlığa, duyarsızlığa
Gamsızlığa, haksızlığa
Göğüs gererken
Kalbinin kırbaçlanması demek
Zaman zaman…

Yağları biriktirenlere bakıp
Tuza ekmek banmak
Bulgur çorbası içmek elem elem
Ve ağlamak…


Top
 Profile  
 
 Post subject:
PostPosted: Thu Mar 19, 2009 8:57 am 
Offline
Paylaşımcı üYe
Paylaşımcı üYe

Joined: Wed Mar 04, 2009 2:04 pm
Posts: 68
günlüğüme not almadım... çünkü günceme kaydetmeye cesaret edemediğim bir rüya bu...
gene de başlığa eklemek istedim, en azından unutmamak için... düş işte... mantıklı olmuyor...

******

Rüya;

Evvela bir arkadaş ile ilgili…
Kalabalık arasında, arkasına takılan iki siyah köpekten kaçıyor…
Bense, beyaz bir elbise giydiğim halde çevresi camlarla kaplı boş bir mağazadayım… koşarak yanıma gelip, peşindeki köpekleri gösteriyor…
Peki, bunca yolu koşmuşsun, bunca kaçmışsın, hiç Yüce Yaratana sığınmak aklına geldi mi, diye soruyorum… hayır anlamında başını sallıyor…
Beni takip etmesini söylüyor, dışarıya çıkıyoruz… köpeklerin benden korktuğunu görüyorum… arkadaşıma;
Bu köpekler niçin senin peşine takıldı biliyor musun, diye soruyorum… hayır, diyor
Bak şu insanlara… onlar aleyhinde konuşmuş, merak ederek bişeylerini sorgulamışsın, o yüzden, diyorum…

Derken düşün ikinci kısmına geçiyor zihnim…

Bu sefer, rüyadaki o beyaz elbiseli ben, bana bakarak soruyor,

Niçin Johnny’den vazgeçtin?
Çünkü çok uzak ve yaşamlarımız çok farklı, diyorum…

Onu gösteriyor, yatağında uyuduğunu görüyorum hatta dövmelerine takılıyor gözüm…

Düşteki ben, konuşmaya devam ediyor;

Ne kadar uzak olursa olsun, ne kadar zengin yahut ne kadar şöhretli yada… Yüce Yaratan ve bizim için çok yakındır… Yüce Yaratan ona şah damarından daha yakın… bak uyuyor, rüyasına girmek ister misin?

Evet, diyorum…

Rüyasına giriyorum ve ona şöyle sesleniyorum…

Johnny, senin paranı yahut şöhretini istemiyorum… bedenin de umurumda değil… sadece kalbin… senin kalbin bana ait…

Ve şaşkınlık içinde uyanıyorum…

********

Günaydın sevgili günlüğüm…

Hisler… kelimeler…

Köle pazarına düşmüş gibi, üç farklı his, üç farklı duygu bakışlar altında yan yana teşhir ediliyor… umutsuzluğun loşluğundan faydalanan hangi eller koymuş onları oraya bilmem lakin, kim ne derse desin, bekledikleri, diledikleri, istedikleri menfaatleri, yani düşünce, insaniyet, hakkaniyet ve manevi kimliği etkisizleştirip bedensel haz ve beşeri çıkarımları kuvvetlendirecek çıkarları, kader karşısında aciz ve zayıf kalıyor… zira, kuru kemikleri çıkıyor üçünün de sinesinden, niyetleri göğüs kafesini saran bir dirhem et kadar aşikar…


Üçünün önünden geçmekte olan yaşlı zamanın sol yanı felçli, ağır aksak eziyor daha evvel basılmış izleri…

Ve düşünüyor, tartıyor zaman… içtihatlar hiç bu kadar acı olmamıştı… gözleri birbirine dokunan iki fikir, bu duygu üçlemesinin karşısında, kat’i kuralları haykırırken ve ademoğlunun sınırsız ruhuna rağmen sınırlarla kuşatılmış zihninin çeperlerine başını vururken, hiç bu kadar incitmemişti belki…

Evvela gözlerde tutuşup sonra görüşlere, görmeye, görünenlere, umursamaz gülüşlere, dışa, içe sirayet eden haksızlık, mutsuzluk ve umutsuzluk yangınları düşünceleri üst üste koyarak bir parça et yığını haline getiren mucizeyi değilse bile, o mucizeyle nefes almaya başlayan ademciği huzursuz edip eksik bırakıyor… bir damla kanından suret bulan varlığının, hissel, sezgisel, yüreksel, düşüncesel kısmını, büyük taş fırında yakarak, başkalarının yiyebileceği leziz sözler, durumlar, bedeller, ödünler hazırlayıp yalnızca, yalnızlığında yumurtlayıp kalabalığa yavrulayan, çoğalan, dağılan, zenginleşen ademlere dönüşüyorlar…

Üç farklı his… hüzün, elem ve pesimist etkilerin dilde, kalpte, bellekte bıraktıkları acı; nefretli bakışlar altında utanmazca teşhir edilirken… bu sonuçtan bir hakikat değil, kendilerine göre inanç çıkarmada da üstüne yok kimilerinin…

Farklılaşmak, farkına varmak, yükselmek hatta gizli içsel merasimlerimize gömdüğümüz ve herkesten sakladığımız yücelmek arzusu adına riyaya, tamahkarlığa, hırsa yenilmemekse ancak, doğruyu, gerçeği söyleyen birilerinin çevremizde var olmasıyla kolaylık, mümkünlük ve netlik kazanır… esasa asıllığımız muhtaç… gerçeğe özümüz mecbur… hakikate fani ömrümüz boyun bükmüş… daha ne olsun!

Uzun mühlettir, gazetecilerin hep bahsettikleri sıkıntılarının, başlarına yakın duran ve her satırında, niyetinde, başlangıcı haline gelip başında patlaması, üzüyor beni…

Evet… öldürülenler, yarınlara hakkı olmadığı düşünülüp zulümce dövülenler, suçlananlar, töhmet bulutları altında ıslanarak hapsedilenler, sevgili Uğur Mumcu gibi teni binlerce hüzne parçalananlar, onlar…

Kaderin, yıllarla büyüdüğünü ve bizim yaşar’lığımızı birkaç saniyede yok edecek kadar kuvvetlendiğini, esasında kudretin de hep ve sadece ona ait olduğunu unutuşumuz, yeni icatların, pek bilmişliğin ve ne oldum delisi bulmuşluğun latifelerinden, şer pıtırcığının baş gösterdiğini göremeden kıvançlanışımız, bizi tek güç olmak ihtirasında kilitliyor…

Doğruyu söyleyecek birilerini hayatımızdan uzaklaştırdıkça, yanlış kelimelerin güçlendiğini da anlayamıyoruz tabi, anlamlar dahi yanlı kaldığı ve yanlışa doğru eğilip kırıldığı için…

Her ademin bir kalbi olduğunu, diğer kalplerin de bizim kalbimiz kadar kıymetli olduğunu, hakkın, hakkı sevsek de sevmesek de her ademin hakkı olduğunu, hisleri, özgürlüğü bile teşhirler, tehditler, tembihler, nimetler gölgesinde bırakırken kendi öz’gürlüğümüzden kovulduğumuzu, başaramadığımızı, hiddetlendiğimizi, adaletten ayrıldığımızı, karardığımızı, anlayamıyoruz… ne yazık ki…

Umarım bir gün, her ademin sahibinin Yüce Yaratan olduğunu ve O’nun bunca haksızlığa öfkeleneceğini anımsayabiliriz!

Hep söylerim, ışık insanın içinde olmalı, diye… dışındaki sözde aydınlık bazen insanın içini de, gözünü de karartıyor maalesef… benim ışığım sevgili kitaplarım, ya sizinki…

Ah bilseydiniz
Yada bilmeseydiniz
Gücün zalimin elinde
Olduğunu…

Ah bilseydiniz dalgaların
Denizde nasıl boğulduğunu
Diplerdeki masumiyeti
Saklamak için…

Ademler kalplerine
Masallar yazıyorlar
Ah bilseydiniz kirli ellerle
Onları nasıl boyadığını
İnanmazdınız belki…

Düşlerim pembeydi
O vakitler umudum güneş
Tebessümler konardı dudaklarıma
Aşklar zihnimle kalbimle eş…

Hala inanıyorum tepeden tırnağa
Baştan sona kadar ama
Ah bilseydiniz ölümlerin
Pişmanlık koktuğunu…

Şimdi her yanım zaman
Her bakışım geçmiş oldu
Böyle ulu orta, yapayalnız
Kimsesiz bir kız
Sahipsiz bir oğul gibi
Başımın üstünde melekler
Bekliyorum…

Şimdi görseniz beni
Limanlarımı yıktım sahillerimde
Akşamları dağladım
Kanarken göğsüme…

O zamanlar her ademin masum olduğuna
İnanıyordum
Şimdi düşüncelerim kırılınca önümde
Acısını çeken gene ben oldum…

Acıyan iç yaralarımla,
Her yanım zaman şimdi…
Ne düne eyvallahım
Ne yarın denilen muammaya
Hiçbir dala takılmadan
Akıp gitmek telaşındayım…

********

Kalan oldum
Gidenlerin ardından
Giden oldum
Çoktan gitmişlerden sonra…

Acıları yudumladım
En koyu dertlerden
Hasret oldum
Uzağımdaki resimlere bakarken…

*****
Bazen gururumuzu kendimizden daha çok kolluyoruz… insaniyetimiz düşer ezilirken, elinden tuttuğumuz o oluyor…

Her şey bir anda anlamsız gelmez mi
Sizin için
Sabaha kadar sabahı bekleyenin
Karanlığı sonsuza dek sürmesi gibi
Bu anlamsızlık…

O vakit yalnızlıklarıma bakarım
Her duamdan, her düşüncemden
Bir mana çıkarırım…

Kalabalıklar küçültür, boğar beni
İncitir kahkahaları
Bütün gizlilerimi..

Yalnızlık büyütür
Olgunlaştırır, dinginleştirir beni
En çok onda görürüm kendimi
En çok o doğruyu söyler…

Yalnızlığıma inanıyorum
Muhakkak Yüce Yaratanca
Vardır hikmeti…


Top
 Profile  
 
 Post subject:
PostPosted: Thu Mar 19, 2009 11:55 am 
Offline
Yeni üYe
Yeni üYe
User avatar

Joined: Mon Oct 06, 2008 2:22 pm
Posts: 15
ya gamzecim bişeyi çok merak ettim , bunlar gerçekten senin rüyaların mı? yoksa onlarda hayal ürünü mü? çünkü rüyalarında çok orjinal. ben de johnny rüyamda görmeyi o kadar çok istiyorum ki..okuyup üfleyip yatıyorum yine de bişey olmuyor.

ayrıca şiirler süper..benim gibi şiir sevmeyen bi insana bile şiir okutuyosun ya ne diyim sana ellerine sağlık.


Top
 Profile  
 
 Post subject:
PostPosted: Thu Mar 19, 2009 1:23 pm 
Offline
Paylaşımcı üYe
Paylaşımcı üYe

Joined: Wed Mar 04, 2009 2:04 pm
Posts: 68
sevgili adaşım, rüyalar gerçek.... onlar benim rüyalarım...
yazı ve şiirlerimde edebi yönü güçlendirmek için düşünselliği kullanırım...
fakat rüyalarıma hayalleri katmam... gördüğüm şekilde aynen yazarım...
hatta bazen yazarken utanıyorum tıpkı bugünkü gibi... çünkü değişikler, tuhaflar ve beni bir parça daha farklılaştırıyorlar... bu pek hoşuma gitmiyor doğrusu...

güzel yorumların için çok teşekkür ederim...


Top
 Profile  
 
 Post subject:
PostPosted: Fri Mar 20, 2009 5:45 pm 
Offline
Yeni üYe
Yeni üYe

Joined: Tue Mar 17, 2009 4:03 pm
Posts: 10
Gamze'm yazıların yine çok güzel... Gerçekten çok anlamlılar... Senin malum sitedeki nick'ini düşünüyorum da sanki divan veya halk edebiyatının - modern versiyonunun - bir üyesisin gibi geliyor... Tıpkı Karacaoğlan, Fuzuli, Nedim, Nefi vb. gibi...

Leyla yine harika... Jack yine... Jack!! Bayıldım...

Ve rüyaların... çok etkileyici... Çok ilginç rüyalar görüyorsun... Benim hiç böyle bir şansım olmadı... Hep bir tanecik imza için peşinden koşan hayran durumundayım... Normalde öyle olmasam da...


Top
 Profile  
 
 Post subject:
PostPosted: Mon Mar 23, 2009 10:07 am 
Offline
Paylaşımcı üYe
Paylaşımcı üYe

Joined: Wed Mar 04, 2009 2:04 pm
Posts: 68
çok çok teşekkür ederim Gizemcim...
haftasonları olamıyorum kusura bakma, cevabım bugüne gecikti...

senin için, bugünkü makalemi ekliyorum mesajıma...
bana dişi Ömer Hayyam diyor kimileri... fakat bahsettiğin isimler öyle büyük usta ki, bir parça utandım ve güzel düşüncelerin için tekrar teşekkür ediyorum...

rüyalarımdaki Johnnyi seviyorum... biliyor musun, ondan çok şey öğrendim ben... onun gizemi beni çok etkiliyor...
Johnny Depp te bişey var... ama bir türlü ulaşamıyorum sanki... zannediyorum ki farklılığı, yeteneği kadar etkiliyor bizi...

ayrıca az evvel yeni resimlerini de gördüm... gene yırtık kot giymiş, pek yakışmış :)

*******

Günaydın sevgili günlüğüm…

Acıya doğarım kan içinde, lakin tek damla gözyaşım akmaz gördüklerine… ne yanağım ıslanır hüzünlerden, ne öğrendiğim her şey terk edilir uzaklara…

Biliyorum ki, sınanmanın duvar diplerinde kalan adem, loşluktan, leş ve gölgelerden ne kadar yorulursa yorulsun, aynalara ağlamamalı asla… görmemeli onu kendi silueti dahi, görünmemeli yabancılara… zira, ağlayana boyun eğilmeyeceği yazılmıştır kibirlere, ancak güçlüye bükülür boyun dedikleri, ne yazık ki… masumun karşısında paramparça olması gereken o diklik, o hevesli, ihtiraslı şevlik, kuvvet dışındaki tüm imgelere sırt çevirir…


İçlendiğim damlalar, bir rüyanın, koşullarda ansızın bastıran fırtınayla gözlerde kopmasından, korkunun patlamasından sonra içime süzülür yavaş yavaş… çoğu ademden doğma model ve gerçek olmayan hissiyatlar, dillerden, sahte dileklerden, yarısı dolu, yarısı boş bardaklara doldurup kendini, yudumlamak için uzanmalarını bekler… lakin attığınız her adım, belleğin, arzın, başkalarının güçlü savunmalarını harekete geçirip sizi olduğunuz yahut kaldığınız yerde uyuşturacak, kendi varlığınız içinde çelişkilere düşürerek sonunuzu hazırlayacak derin hoşgörüsüzlüğe ve umutsuzluğa hazırlar kalbi…

Esasında, saçı başı düşüncelerden, çaresizlikten, hastalıktan ve hüzünden dağılmış, lakin tırnak dipleri tertemiz olan ademciğin gözyaşları, hepimizde mevcut, donatıldığımız, kuşatıldığımız insaniyet ile hakkın kalın zırhını güçlendirmeli…
(Biz),
Sevginin ve masumiyetin gözyaşları, tüm görkemleri, gösterişleri, varlığı, yokluğu, hiçi, edimi, edinimi, karanlığı, aydınlığı eritebilecek yetkiye sahipken (çünkü zırh, kimi vakit ademoğlunun kendisini, kimi vakit kendisine ve ademin kendine rağmen sevdayı, hakkı, haklıyı, biçareyi, bigünahı korur), onu bu nüfusundan uzaklaştırarak, yapayalnız, tek başına, kimsesiz, sözsüz, görgüsüz ve haksız bırakma gayretimiz, yaşları yanaklarımızda, hatta yüreğimizdeki pınarlarımızda kurutarak katılaşmamıza, taşlaşmamıza, putlaşmamıza, putlaştırmamıza da sebep oluyor…

İster kabul edelim, ister etmeyelim… ağlamayı bilmeyen nasıl ki insan olmayı yahut insan olarak kalmayı gün be gün unutuyorsa, kendi ve diğer suretler önünde, teşhirin içinde ağlayanın da bir insan olduğunu unutur birileri…
İnsanlığın içi parçalanır… onlarınsa kaba azametleri, tenhalardaki ululuk telaşları şahlanır, göğüsleri kaşınıp şiddetlendikçe sinelerindeki bu kızarıklık ezerler kalplerini, hissedemez olur en sonunda, varlıklarında bir çetinlik, anlamazlık, anlamsızlık palazlanır…

Hissiyat ve kararların doruğundayken, çoğu dem de bizlerin tepesindeyken, artık acımazlar, hüzünlenmezler de, tek dertleri bedenlerinin sıhhatleri, menfaatleri, sefahatleridir ne yazık ki… çöllere benzetirim ben onları, bir vakitler yeşilliğin, bereketin, varlığın, hakikatin ve denizlerin demir attığı o hoyrat lakin insan sever hallerin yerinde şimdi kavruk hakkaniyet ve kurak sevgi hüküm sürüyor…

Velhasıl, ağlasanız dert, ağlamasanız veya ağlayamasanız dert azizim… hal ve gidişatlara bakarsak; ağlasanız, korktuğunuzu, hastalandığınızı, çaresizleştiğinizi, sustuğunuzu, kaçtığınızı düşünür, sizi zihinlerinde o olur’larda ve karanlık, sessiz oyuklarda hapseder, acıyı kalbinizden yaşı gözünüzden silmezler… ağlamasanız, insaniyetiniz kuruyup zamanla kendi aklına mecbur, onu kurtardığına inandığı fikirlere, olaylara, sonuçlara mahkum kalır… yaradılış kadar eski şerri keşfederken Darwin gibi başkalaştığı, kabuklaştığı, kabuk değiştirdiği, mecburi haletlere göre, hiç aklını kullanamayan, aklı olmayan ve akıl’lanmayanların iç yahut dış güdüyle kollandığı, ayaklandığı, bacaklandığı kabul edilir!... ağlayamasanız, tıpkı iyi ile kötü arasında sıkışmış biri gibi, yarınız gündüz yarınız gece, yarınız sevda yarınız ihanet olur… kimliğinizi, kişiliğinizi, gerçeğinizi sakladığınız, baskıladığınız, üzerinize ve içinize bastırdığınız için bir eziklik hissi hasebiyle çiğnenirsiniz, ayrıca, bu ezilmişlik ve sızı mühleti, ölçüsünce de her şeye öfkelenirsiniz…

“Acıya doğarım kan içinde… lakin ağladığımı gören olmaz hiç…”

Kendim bile bilmez çoğu vakit ağladığımı, o duyguya, duaya, inanca, masuma, çocuğa, çaresize, sessiz bir gölge gibi bırakırım gözyaşlarımı…
Kalp Tapınağımın kapısına kazırım ismini… bir çizik atarım yahut sadece… ve devam ederim bu kargaşa ve kaygıya, adı yaşamaksa eğer…

Sevgili Ruhat hanımın köşesinde okudum… sevgili ve yalnız ülkemin, bu eşsiz yurdun topraklarında; kaldıkları, barındıkları, sığındıkları yurttan atılan öğrencilerin bursları da kesilmiş… acaba, insanlığından yahut insan olduğu gerçeğinden de atılabildi mi bu iki öğrenci… yahut, sırf ilahi emrin ilk kaidesi olan oku buyruğuna boyun eğdikleri lakin fikirlerindeki haksızlığa baş kaldırdıkları için mi acımakta ayakları, pabuçları da alınınca… dilleri, sözcükleri yağmalanınca… elleri de kesilince ve okumak isteyip hangi dipsiz uçurumlara çaresizce itildiklerinin, başlarına saplanan kalemleri bile görmeyip, kimse farkında olmadığı gerçeğinde, sıkışıp kaldıkça… Yüce Yaratan ne düşünür diye düşünmezler mi acaba…
Gözlerim doldu… fakat ağlamayacağım… zira ağladığımı görürlerse, kendilerini güçlü hissedecekler… biliyorum…
Veya Haşmet Babaoğlu’nun bugünkü haklı derdi gibi… kavramlar algılarda, muhakemede, mukayesede, öğretide allak bullak edilerek, kimin ağzından kopardığımı sorgulayacaklar sözcüklerimi… kimileri…
Yüce’nin kitabını, kim bilir kaçıncı kez unutup…

Diyeceğim ki, “yumruğunuzu bana verir misiniz, avucunuz sizde kalsın…” gülecekler gene…

Siz, kiminiz, kimimiz,
Anlamıyorsunuz… masumlara el kalkar mı hiç! bir gün ömrünüz masallarda kaldığında, ağzınızdan toprak çıkıp göz çukurlarınıza taştığında, anlayacaksınız… bir gün, bütün zalimler gibi… fakat bugün değil, biliyorum…

Acıdı ellerim kollarım
Fakat yüreğimin ağrısı yanında bunlar ne ki
Bir doğru buldum, yanlışlar kolunda
İki üzüm yemiş, bağı ne ki

Umursamıyor şimdinin doğruları
Acaba hakikat mi diye
Bir yanında davul, diğerinde sancı
Başları dövüyor, düşünmesin diye…

Bir düzen koyulmuş vicdanlarda
Bin nizam kıyılmış çoktan
Her devayı bir korsan gibi
Asmışlar dilin darağacına

Şimdinin doğruları
Doğrudan çok eğriye benziyor
Tarih desen sırra kadem basmış
Çoğu akıl için…

Bu yüzden tekrarlıyor
Yanlış yanlış diye diye
Ellerim acımış çok mu…
İnsanlığın teni soyulmuş
Baldırı çıplak kalmış bize…

Kalabalıklar dilerim yalnızlıklarına
Mutluluklar hüzün için
Ne yana bakarsan şen dünya
Onların gözü için…

Oysa sokaktaki ekmek kırıntılarını yiyen
Hastalıktan yiten çocuklar var
Çaresizlik kemiriyor yüreklerini
Analara babalara çare dilerim…

Çoğu kimsesizden daha kimliyken
Çoğu yalnızlıktan yalnız hissedenler
Yağan yağmurlara aldanıp
Ağlamak için bahaneler bulurlar…

Kollarım acımış çok mu…
Her doğan bebeğin çoğu
Ruhlardaki savaşlara, hırslardaki açlıklara
Benliklerdeki ithamlara, doğarken…
*****
Onu sevmez bunu sevmez
Verir hislerini yad ellere
Esen yeller götürür onu
Yarin hayallerine…

Bir durdum iki durdum
Bir kızdım iki kızdım
Bunca kırgınlık ve kırıklık içinde
Bastım tokadı yüzüne…

Sustu kalbim
Başını eğdi önüne
Bir taş alıp bana atmadı bile
Acıdım…

Dedim niçin kaçarsın be gözüm
Niçin ağrırsın gizli gizli, ince ince
Dedi korumak içindi seni
Sadece…


Last edited by Gamze on Tue Mar 24, 2009 10:58 am, edited 1 time in total.

Top
 Profile  
 
 Post subject:
PostPosted: Tue Mar 24, 2009 10:56 am 
Offline
Paylaşımcı üYe
Paylaşımcı üYe

Joined: Wed Mar 04, 2009 2:04 pm
Posts: 68
Günaydın sevgili günlüğüm…

Yıllara muhtaç yüreğim, ardında bıraktığı gençliği yakalayabilmesi için… (kim demiş hüznün yaş'landırmadığını)
Ne büyük tezat öyle değil mi, ölümden sonra nasıl ölümsüzlüğe kavuşuyorsak, tıpkı onun gibi bir anlaşmazlık var hissiyat ve hallerde… yıllardan sonra ancak, henüz zaman denen bu kuşatıldığımız kavram ve gerçekliğin bir parçasında küçücük noktayken, doğru yazılmış lakin yanlış okunan satırlar gibi, tersliklerine denk geldiğimden yahut terslediklerinden yalan dolu hakikatleri, gerisin geriye, başladığım yere dönebilmemin tek yolu bu artık… yıllar!

Karanlık ve kızgın zamanlarda, sabit lakin çok rağbet edilir bir fikrin içine sıkıştırılmış, her yanı ufalanmış, her düşüncesi her yönü ile ufalmış durumlardan, kendimize bir hal çıkartırken, davranış ve tepkilere de çıkmış oluyoruz lakin zamanın kendisi bizlere öfkeli olduğundan, bütün felsefelere çapaklı gözlerle bakanların kafasına vuruyor kuru inatlarını…

Zaman da kızgın… söyledikleri kapkaranlık…

Bizlerin, özünü ve başkalarının gözünü oyarak kendi tükürüğümüzle yapış yapış doldurduğumuz büyük boşluğunda, debelenirken ellerimiz, sevgilerin ölümsüzlüğünü, ömürsüzlüğünü, sadakatini anlatmaktan hınçla uzaklaştığını göremiyoruz da, tarihleriyle savruluşunun yüzümüze bıraktığı hafif esintiyi hissedip mutlu oluyoruz, aynen budalalar gibi…

Boşluğa yansımalarımızı koyup, bütün yansıyanları sözde maharet, beceri ve yanılsamalarımızla büyülerken, etkisizleştirirken, sanki çehreleri de çareleriyle sırf ve öncelikli çaremize rendeliyoruz ifade ifade, irade irade, dirhem dirhem…

Sorun şu, sorunumuz şu… hatta bir türlü kendimize soramadığımız, idrak edemediğimiz soru da bu…

Bahsi geçen zaman boşluğunun, içimizi, dışımızı, aslımızı, varlığımızı tokatlamasıyla, esasında kendimizin ettiği ve kendimizin bulduğu bir ilahi kaideler, geri devinimler silsilesinin neticesi olduğunu, tüm hal, tafra ve tavırlarımızla reddederken, her tokat darbesiyle içtihadımızda da derin bir izin boşluğu oluştuğunu neden ademoğulları olarak kabullenemeyiz…

Çok mu ihtişamımıza… çok mu ihtirasımıza… çok mu zenginliğimize… çok mu şöhretimize dokunur da sivri ucu… onları cansiperane savunurken; ağzımızı, kibrimizi karşımızdaki ademin masumiyeti ve dürüstlüğüyle dalaştırıp belleğimizi, benliğimizi, kıymetimizi koyarız önüne, katarız riyamızı üstelik katılırız her söylediğine en önde… hiçleşmesi, hinleşmesi için mi yüreğimiz…

Ölümden sonrasının mutlu garantisini imzaladıklarından mı, bu kadar hiddetliler!… onların, toprağın altında geceleri kararmayacak, her hakikatini aydınlatan güneşleri ağızlarını yırtarak ciğerlerine doğmayacak mı ve yanmayacaklar mı için için, bilmem ki…

Tehdit ile kazanılan her kazanımın, dünyayı masumlara dar etmesi, onların vicdanlarını bol edebilecek mi…
Haktanırlığı, hakseverliği tahrif ile hangi gerçekleri tahrik edebilecekler…
Veyahut, kalemlerin tahkikine kızdıkça mürekkepleri sulandırma haleti, kaderin ve Yüce’nin hangi son sözüne tesir edebilecek…
Hangi niyetleri tahlillerinde ve tahminlerinde saklı tutabilirler, alın yazısının duymaması için…
Vebal terazisinin üzerlerine yığılmasını, hangi gözdağları yıldırabilir…
Hangi gözbağları, insanları kendilerinden ve insaflarından uzaklaştırabilir… sürebilir en kuytularındaki herhangi bir nispet mağarasına…

Yarınlara bir pencerem dahi yok… artık hiçbir aydınlığı göremiyorum sevgili kalbim… sert sözlerin ve serseri korkunun tuğlalarıyla örülmüş Babil duvarları var önümde… neden Babil, şu an bilmiyorum fakat bir manası olduğunu, daha ileride öğreneceğime de eminim… sezgiler böyle bişey işte…

Bunaldım… Johnny Depp ile ilgili yazıp bir parça umut edinmeye çalışacağım…
Şu an Porto Rikodaymış… yeni filmi için çalışıyor olmalı…

Resimlerine baktığımda, yaşadığımız hayattan başı dönen pek çok ademoğluna inat, başı, fikirleri, inançları dönüp durmayan, başkalarının başına çarparak paralanmayan, ruhları paralamayan, arzı, bildiğine ayak uydurtan lakin başkalarının bildiğine de uzak duran (saygı duyan) bir haleti var sanki… kimileri asi der, ben insan derim…

Lakin bu, önemsemediği, umarsız ve duyarsız kaldığı anlamına gelmiyor, çoğu insanın düşüncelerine, hislerine hatta çilelerine…

Onlarla göz göze olan lakin asla gözlerinin içine bakmayan, kendi gözlerinin ardına çektiği demir perdenin sakladığı sırlarına vakıf olmamalarını sağlayan, kalbini koruyan bir duygu içinde…

Bir elinde bilgisayarı, diğer elinde kalın dosyası… muhtemelen senaryo notlarının kabarıklaştırdığı anlamlar yığınağıdır…

Mantığını, sevgili yüreğinin içine sıkıştıran bir gerçekliği de var her yanında, onunla yürüyen…

Depp hakkında yazdıkça, yarınlarımın penceresinde bir mum beliriyor ve galiba onu yakmak da bana düşüyor…

Bu kadarını yapabilirim… gölgelere dahi şükrediyorum… teşekkürler Johnny…

Bir Leyla karışıyor
Hayalime
Bir Ferhat, bir Şirin sonra
Mecnun muyum diye soruyorum kendime
Bir hayali, bir gerçek
Arasında halim…

Aklıma hisler
Kalbime düşünceler karışıyor
Bütün güller tebessümlerin
İçe dönük tek dalında
Açıyor
Bütün baharlarım ona yaslı

Bir Leyla
Derken bir hüzün şekilleniyor
Dizelerimde
Anlatmak istiyorum
Dünler ve bugünler
Birbirine ne kadar benzer
Bugünlerle yarınlar
Ne kadar aynıdır diye

Lakin sözcüklerimin tadı kaçıyor
Damağımda
Bir kabus gibi girift halde
Riyalar öngörülüyor
Kol geziyor yaylana yaylana
Anlamların içinde…

Sırlarımı dinliyorum
Tıpkı bir sırdaş gibi
Ne çok dertleri ve
Yalnızlıkları var bilseniz
Bir Leyla çıkıyor karşıma
O tenhalarda
Bir hüzün sonra, hiç tükenmeyen
Dünyanın bir ucuna kaçıyor neşelerim
Hemen yanı başımda buluyorum
Bütün hasretleri
Ah bilseniz nasıl çıplak
Omuzlarım
Günahların ayak izlerini
Sorgularımda buluyorum…
Sonra kaç kaçabilirsen, kendinden…

*******

Hüzün, açlık ve içki
En insana dahi
Kimi zaman öküzlüğü öğretir…
Güle oynaya tüttürür kaderi
Öyle zanneder dudaklarında saklı kalan
Sivri kelamlar

Oysaki ağlaya ağlaya
Çıkarttırır ağzından
Gündelik sakızını
Bir pişmanlık boğar sonra
Ya bir sarığa sığdırır kendini
Evren kadar kıymeti, bilgiyi unutup
Ya bir sabrı sığdırır
Evreni katlar kendi içinde
Yahut da bir testi şarapta
Bulur alemi
Sarhoşluğu mühletince
Gülebilir sadece…


Top
 Profile  
 
 Post subject:
PostPosted: Wed Mar 25, 2009 9:52 am 
Offline
Paylaşımcı üYe
Paylaşımcı üYe

Joined: Wed Mar 04, 2009 2:04 pm
Posts: 68
Günaydın sevgili günlüğüm…

Masum ve çaresizlerden söktükleri tırnaklarla çakılan, akan gözyaşlarından beslenip ayakta duran ve küçük çocuklardan çaldıkları taze ilikler, geleceklerle birbirine tutturulan derme çatma vaatlerin üzerinden geçiyor, olanca ağırlığıyla gerine gerine haşmet ve görkemleri…

O kadar büyükler, kendilerinden eminler ki, görenler kimi vakit umut zannediyor onları, kimi vakit güven, sevgi… ak saçları var bazılarının, yahut kocaman çeneli gülüşleri… pak mantoların ardına gizlemişler, kalplerin ağzından çıkıp ademoğullarını kendine çağıran, her ruha bahşedilmiş, rengini kandan alan o kızıl güneşlerin battığı, kimsesizliğe fışkıran çamurlu, saçaklı ve taşlı yollarını… bu duruşlar; umutsuzluğa düşüren umutlarıdır… (esasen, her dertte deva olduğunu söyleyip bir parça daha kendine bağlayan, yordam ve yönlerdir hepsi)

Büyüklükleri, dağlarla yücelik kavgasına girdikçe, kaybetme kaygıları da artıyor yavaş yavaş… ellerinde avuçlarında sakladıkları her şey, başlarından gidenlerden eksiltip başlarına getirdikleri ile, zarar etmeme vehminde…

Lakin korku nedir bilmiyor inanç… güvendikleri, övündükleri meşhur beşeriyetleri, bugüne kadar genişleyip ağırlaşan medeniyet ve omuzlarında yığılan hakkaniyetle, her an yıkılabilir endişesi, kul, dul, yetim hakkı evhamı, en ufacık bir tereddüt zerresi miktarınca dahi yok onlarda… körü körüne inananların, şartsız koşulsuz teslim olanlardan farkı nedir biliyor musunuz, biri düşünür, düşünmeyi bilir hiç değilse, bir aklı olduğunu anımsar ve anımsatır sık sık, diğeri ise düşünmenin ne demek olduğunu dahi bilmek istemez… biri hissetmek, öğrenmek istemez, diğeri bilir ve yüklenir veballerini… karışıklık, git gide giriftleşen bir anlatıyı da kendine şart koşuyor galiba… baksanıza camdan pabuçlar algıların, duyguların yerine, nasıl da masaların üzerine çıkıverdi…

Bilmek de acıdır bazen… kalpsiz adamlara döndüren körü körüne inanç, bir kalp kazandıran bilge teslimiyetten hoşlanmaz bu yüzden…

Ruhların yapıları, ona bakanların değil onu görenlerin gözlerinde asıl şekline bürünürken, kiminde ağaçlar, kiminde zehirli dikenler, kiminde ateşten nehirler, kiminde sözden örtülerle kaplı yontular, davranış ve kazanımlarında bırakıyor el izlerini…

Şayet muhatabınızı tanımak istiyorsanız, evvela yaptıklarını ve yapmak istediklerini tahlil etmeli…

Her zalimin; varlığın suyuna teğet geçen sözde ve gayri samimi şükürlerinin, bencil tefekkürlerinin, mecburi teşekkürlerinin, temizlenme gayretlerinin; pişmansız olduklarından dolayı varoluşun kıyılarını ezmekten, açlığın, fukaralığın ve riyanın, hayatların da üzerinde eğreti duran sivri kaya parçalarını tahrik etmekten öte marifetleri yoktur üstelik…

Nasıl oluyor da acımasızlar, biçare ve bigünahların gözyaşlarından beslediği gövdelerini, matahını, gücünü, karıncayı ezdikçe artan! kuvvetini, iş bilirliğini, içten ve işten pazarlığını böylesi şişkinleştiriyor dürüstlük ve insaniyet perişan oldukça… nasıl oluyor da nedamet duymuyor hiç, anlamıyorum…

Bütün yaptıkları, artıkları, arttırdıkları, sebep oldukları, yıkımları zamanın süzgecine koyup, içine bir avuç hiddeti, şiddeti, nefreti,…
Saldıkları korkuyu, saldırdıkları naçarların kafa derisinden, birkaç tortuyu da atıp…

Demlenmesini, ekşimesini ve giderek tahammülsüzleşen açlığın, fukaralığın dibe çökmesini bekliyorlar…

Sonra da zeytinyağı gibi suyun üstüne çıkıp, sırıtıyorlar… çehreleri pişkinlikten parlıyor… karanlık gecelerde görüntüleri tıpkı ay gibi, her insandan çaldıkları ışığı sindiriyor yüzleri…

Kalbi ağzına dayanan yerküremiz kan içinde…

Her yanında hastalıklar, savaşlar, kıyımlar ve açlıklar hüküm sürüyor…

Kalp ölmek için yalvarıyor sahibine… hissetmemek, hissetmemek, hissetmemek tek dileği…

Zihinse, yeni varsayımlarla bitkin hali teselli ederken, bir başkaldırı ve başkalaşma, kimilerine göre evrimleşme icat ediyor kendine… sığınanlar, saklananlar, fikri mabet kuranlar, çok…

Duaları, umutları, inancı, felsefeyi, ilmi, bilgiyi bu sebepten seviyorum… parmağın ucundan minicik bir gölge damlıyor ve yerde dahi sürünse, içinden muhakkak küçücük bir aydınlık baş gösteriyor…

Ve siz o miniciğe bakıp gülümsüyorsunuz…

Hala bir kalbiniz olduğu için şükrediyorsunuz…

Günler…
Hayal kırıklığı yaşayan
Ve o kırıkları taşıyan günler
Alıştık galiba sivri uçlarına
Basa basa, kanamaya

Ufuktan ufka, sözden söze
Atlayarak gözlere değen günler
İçimde hepsinden beter
Her günümde batan bir özlem
Saatleriyle dolaşıyor…

Kafa mı tutuyor sanırsınız
Gerçeklere, hayır
O kendini avutuyor
Birkaç uyduruk tarihle…

Düşünüyorum da o sevgili günlerin
Bana ait olanlarını çalıp başkalarından
Sahiplensem neye yarar
Geçmişe karışmayacak mı
Öfkemin ardından…

O yüzler benim yüzüm
O gözler benim gözüm değil
Ne kadar büyük bir hüznün
Can kırıklarını dağıtıyor günler
Güneş yansıtıyor acıyı
Bir parça bu kırıklardan
Gözlerim kamaşıyor
Avuçlarımda saklıyorum bu yüzden…

Mevsimleri anlatacağım
Hüzün mevsimi, keder mevsimi, mutluluk mevsimi
Ama en çok masallarda kalacak binbir gecelik
Gerçeği
Nasıl hercai olduklarında takılacak zihinler
Günlerin
Oysaki bir düzen içinde
Beklemekte sırasını hepsi
Karanlığın ardından aydınlık
Gamın ardından umut gelecek
Günler hepsini bize işte böyle
Öğretecek…

Ve son olarak…

Sevgili gölgem ve ben, az evvel okuduğumuz haberle ilgili küçücük bir yorum eklemek istiyoruz…

Bizim sevgili kıymetlimiz Johnny Depp’in son filmi olan, 1 Temmuz 2009 tarihinde gösterime girecek Halk Düşmanlarına kafayı takan ile kafa atmaya çalışanların çorbalığından, yani karma halinden dogma yorumlara ve bu yorumların yorumlanışına bakarken,

Kafayı takmaktan ziyade alından itibaren kafa atmayı (hatta belki, hasetlik sebebiyle, dikkat çekmekte duraksayıp, kafadan atmayı) yeğleyenlerin, filmin afişine bakıp, niçin Johnny Depp’in ismi ennnn büüyüüük yazıldı hezeyanı, hoş bir cevapla yorumlanmış olsa da, bir hoşluk da benden olsun bu nahoşluğa…

Şimdi efem, filmimizde malum, toprağı bol olsun John Dillinger’in öz be öz yaşamı ve tabi onu kadim tarihe yazdıran azılı banka soygunculuğu anlatıldığından, hikayenin kolu bacağı, eli ayağı bu mevzu oluveriyor… e haliyle, doğal olarak, otomatikmen, direkt yani, onu canlandıracak aktör de görsel anlatıyı, afişleri, fethi yükleniyor… zira anlatıyı perdeye aktarırken, konsantrasyondan, dikkat yoğunluğundan tutunuz, aksiyon dolu sahnelere, ifadelerin terbiyesi ve tertibine varıncaya dek, her bir ayrıntıda gani gani alın teri, hakkı, canı çıkmışlığı, yorgunluğu, helaki mevcut…

Aynı kaide matematikte de mevcuttur ki buna iki kere iki dört eder, kuralı denir…

Eleştirilerin karışıklığını büyük bir şevk ve iştahla bekliyor,
Depp hayranları olarak bizler, hepsini yanaklarından öpüyoruz… evet bazen bu korkunç bişey olabiliyor fakat olgunluk böyle de bişey işte…

Hak ve haksızlık karşısında ağzını silip susturmaya, susmaya, bazen konuşup cevap vermeye benziyor…


Top
 Profile  
 
 Post subject:
PostPosted: Thu Mar 26, 2009 10:48 am 
Offline
Paylaşımcı üYe
Paylaşımcı üYe

Joined: Wed Mar 04, 2009 2:04 pm
Posts: 68
Günaydın sevgili günlüğüm…

Sonu gelmeyen iftira’yı, ona direnen sonsuz felsefe ile anlatmaya çalışacağım;

Biraz da, yaşadığımız, küremize yahut toprağımıza özgü bunca acı ve mutsuzluk içinde… şiirin, şiirsel anlatımın, duyarga ile yaygara, dua ve riya, haysiyet ile bağlayıcılığını unutmuş hasiyet karışımından, binlerce kez bize dönen misillemesiyle başa çıkamamış haleti çekişmelerini yanıma alarak… iftiranın kuyusunu kazalım…

Ve Kudüs’ün Ruhu olan Cebrail gibi saf olmasa da, bir ruhumuz olduğunu kabul edip, dilinin köküne, yani felsefenin dibine inelim…


Esasında yoktan var olan yaratılışımızın; öğrenilen, inanılan, hissedilenlerle Yüce karşısında bir hiçliğe uzanmasını… yükselme derecesi ve yücelme arzusunun, beşeri ve ebedi yaylım yollarındaki yörüngelerine, zihinlerini ve yüreklerini dağıtarak, anlatmalı belki…

Sonsuz hiçlik yahut hiççilik ilkesi, birçok bilgeye, filozofa, yazara ilham olmuş, asıla (sonsuza) gönül verenlerce, içini katık ettiği sayısız duygu istilası ve kendini bunlarla kıyasıyla kıymetini yitiren dünyalıkların, varlık özüne bıraktığı lekelere, veballere canın boyun bükmesi, utanması neticesi… aklın, ilmin, hissin, vicdanın ve seçimin bütün değerlerine rağmen, hakikate, ebediyete ve sevgiye ulaşma mertebesinde karşısına çıkan, karşısına dikilen, karşı çıktığı çileleri, yolları ve yolculuğu, bu sonsuz yokluk kavramını oluşturmuştur…

Her günahı vücuda getiren ademoğlunun, riyayı sunar, akılsızlığı savunurken, küçük çocuklara, evlatlarına, yetimlere ve öksüzlere aldırış etmeden, onların gözü önünde cürümlerini işlemesi, onların gözünün içine bakarak üstelik, Yüce Yaratandan olabildiğince gizli ve uzak kaldığı sanrısıyla, çirkinliğini gerçekleştirmesi yahut söylemesi, ayrıca teessür ve teessüf vericidir…

Velhasıl, hırsızlık yaparken, sayısız doğrunun ve çocuğun hakkını gasp ettiğini umursamıyor hiç…
İftirayı dillendirirken de öyle, nasıl ki şiirler karın doyurmuyor lakin şiirsiz de ruh, dolayısıyla karın doymuyorsa, bu çatallı dilleri azmettiren isyankar sözcükleriyle bütünlüğünü, tarafını tamamen kaptıran yürek, şerri böylece doyuruyor işte… her hüzün damlasına etobur ve son derece vahşi örümceklerinin (takıntılarının, saplantılarının, hırsının, tamahkarlığının) yumurtalarını bırakıp yavruların baş vermesini, baş göstermesini, elemce emzirilmesinin ardından yeteri kadar büyüyünce de, baş olmasını sağlıyor… dillerin bu elle tutulamayan, gözle görülemeyen sözcükleri…

Ademoğluna, yaratıldığı anda bahşedilen ve arza gelişiyle genlere nakşedilerek, kadim ataların öğretilerinden nakledilen “gerçekliğin”, aranabilir, hatırlanabilir, ulaşılabilir, öğrenilebilir bilgiye kilitlenmesi, zaman içinde o kıymetliyi keşfetmesi Yüce’ce beklenilen, istenilendir… bu uğurda vakit harcayan ilgi’liler içinse türlü simge ve mahlaslarla çözümler sunan ölümsüz bir oluşum mevcuttur… iftira; bu gerçekliği bulamayanların dibine düştükleri ve yokluğundan, (cehaletten) açılan boşluğun, gerçek olmayan yankılarının, masumların aklına, huzuruna, inancına, kalbine sertçe çarpmasıdır…
Sonsuz olmayan günahlarına ve Yüce Yaratanın affediciliğine rağmen, sonsuz günahkarlıkta sebat eden mütevazı hiççiler ile bu akımın temsilci ve üyeleri, onların felsefeleri, inançları, gönül verdiğim İslamiyet itikadı da dahil, şerre davetiye çıkartan hiçbir karanlığı kabul etmezler… buna, ihanet, iftira, ahlaksızlık, tamahkarlık, riya da, gani gani dahildir…

Günleri örtecek kadar boylu boyunca ve salya sümük uzanıp, ufukları, her uzanamadığını yad ederken… diğer ademciklerin zamanlarını ve umutlarını yağmalayarak tarihleri balçığa bandıkları çamurlu elleriyle karartmaya çalışmaları, tiksinti verici değildir de nedir…

Nasıl… iftira ile ihanet arasında başı kesik tavuk gibi dönüp duran şuursuz kelamları, masumların onuruyla, ahlakıyla bu kadar rahat oynayabilir, nasıl, niçin ve nereye gitmiştir vicdanları… tıpkı, ruhların boynuna geçirdikleri, esasında onların kellesini kopartıp bir masal meyvesi gibi arzularına yedirmek istedikleri güçleri, kara ipleriyle parmaklarını sallayıp (sözde kuvvetlerini şaklatıp) kuklalaştırdıklarını, diledikleri sözün diledikleri yerinde, yerle yeksan edebiliyor, acımasızca yermeye cüret edebiliyor, nasıl…

İftiraya direnen doğruculuğu, hiççiliği, felsefeyi ve inancı, kimi dem kullanarak dahası…

Evet… üzerlerinde taşıdıkları kıl köklerinin içinde inşa edilen kafeslerine, her ahı, gözyaşını, lekeyi kapatıp, sebep oldukları bunca esaret ve kör zindana rağmen özgürlükten dem vurmaları ise düşündürücü galiba… acı acı, kesif kesif, yazık yazık…

Bilmiyorum…
Seherleri hiç bu kadar hüzünlü görmemiştim ve hiç bu kadar korkmuş… geceyi ve gündüzü birbirine bağlayan, korktukça korkunçlaşan ve korkutan bir zaman tüneline benziyor silueti… sonra da dizlerini döverek ağlayıp, başını göğün duvarlarına vuran haletiyle, merhamet diliyor bizlerin hadsizliğinden…biz öyle olduğunu zannediyoruz, başımız şafaklarca ağarıp, ezildiği halde…

İftira;
Ademoğlunun sonsuzluğu unutup, sorunsuzluğu ve elde edeceği yakın sonucu, fani menfaati yeğlediği hallerde vücut bulan… muhatabı suçsuz olduğu halde ithamlarıyla suçlar vaziyetinin ve bunu vazife edinen suçlu benliğinin sözsel bütünlüğüdür…

İhanet ile kol kola giden ağırlığı, iftirayı, rağbet edenlerce kolay, bakımlı, alımlı, cazip ve yandaş kılar…

Kaderinden uzaklaştığını düşünüp ona iyice bulandığını hatırlayamayanlar, istismar ile iftirayı birbiriyle cilveleşir bulur ve ayırmak istemez onları… tıpkı sonsuzluk ve sevdanın birlikteliği gibidir iftira ile istismarın yardım ve yataklığı…

İftira, kudret bahçelerinde çıkılan bir gezinti gibidir… ağaçlarına hükmedip meyve dilersin, istediği şekliyle istediğin kadar oluverirler (görünüşte tabi, içleri milyonlarca kurtçukla dolu), çiçeklere rengini söylersin, boyunlarını büküp çiçek verirler (sadece zehirli dikenlerin kardeşliğidir üstelik)… öyle bir haz, havalı bir his uyandıran güçlülük durumu, bağın, hakikatin yıldırımlarıyla ansızın yanıp küle dönüşmesi suretiyle çevre ve çehre değiştirir… ellerini ovuşturup ne kadar aciz olduğunu ve kaldığını anlayan algılar, sizi pişmanlığınızla baş başa, kafa kafaya bırakırlar…

İftiraya dalan gözlerde, hep başkalarının suretleri vardır… öldürdükleri umutlar ve onların kalpleri atar kendi kalplerinin yerinde… binlerce ses ile karmakarıştır içleri… bir kendi olamazlar.. bir doğru… bir felsefe… bir vicdan eksiktir insanlıklarından…

Benim de akşam içim acıdı… sanki başka dünyalardan gelen ve hemen gidecek olan arsızların; çocukların, masumiyetin, hakkın, inancın gözü önünde, bigünahları suçlaması… fakat aynı havayı solumaya devam etmesi… aynı ekmeğin yarısını kopartması… yüz yüze, göz göze olması temizlerle lakin yüz göz olması karanlıklara…
ve günahsızların o ağlamaklı, acı hali… ruhumu dağladı…

İftira, ancak şer yandaşlarının, hakikatten iltica ederek sığındığı simsiyah bir oyuktur… dizlerine çektikleri başları, arada ezilen kalpleri ile, hem saklanırlar, hem avuç avuç yedikleri gölgeleri diğer ademciklere savururlar… sanırlar ki, ortalık tamamen gölgelerden kararırsa, aydınlık pes eder ve rahatça yürüyebiliriz… sanırlar ki, günahlarımız bilinmez, görülmez hiç…

Keşke herkes, sayısız doyumsuzluğa, çılgınlığa, çirkinliğe ve sefahate özenmiş yaşamlarıyla, katılaştırdıkları görkemli ve düşsel hayatların, içinde dahi olsa onlara aykırı ve uzak durabilen Johnny Depp gibi “gerçek” kalabilse…

Akşam, içim acıdı… gözlerim tuzlu yaşlarla doldu… ve ağladım…

Gözleri horluktan
Aşağı düşmüşlerin göremeyeceği
Bir yukarılık içinde
Gözleri aşağı itilmişlere yaslanıyorum
Yere doğru eğilmiş bakışlarıyla
Çaresizler…

Bir teneffüs hava ile
Bin yıl doyuyor hayalleri
Bir dirhem ete
Kemiğe bürünüyor gerçekler…

Bir lokma ekmek
İle dünyayı satın alan umutları
Bin somunda doyamayanlara
Öğretiyor hayatı…

Taşları üst üste
Koyuyor ahitleri
Bir sığınak yapmak isterken
Yığınak inşa ediyorlar…
Eziliyor, altında kalıyor
Mecburiyet ve ahkamları
Gözleri horlamaya alışık
Horluğun kendisiyken

Mutlaka bir ölüm şimdi
Bir gölgeden çıkmıştır
Siluete yapışık, boynu ile
Bir kalbi almıştır…

******

Melekler ve şeytanlar arasında
Hep bir savaş olduğu zannedilir
Lakin meleklerin ebedi galibiyetini
Gizler şeytanların
Fısıltı ve iniltileri…

Sarıya boyanır ruhlar
Şerrin hastalığından
Riya döker kırmızı kırmızı
Mahcubiyetin allığını silen

Arsızlaşır, hırsızlaşır
Hep açtır, açlardan bile
Şeytanların dostlarıdır onlar
Manadan yoksun
Madden madde ruhlar…

Felaketleri resmederler
Coğrafyalara
Tarih çizer resmini
Tükenmeyecek hayıflarla…

Ve nefesliler gene
Sonsuza dek nefesli olacakmış gibi
Nefessizlere kızarak
Hayatı çalarlar

Lakin ancak şeytanların
Dostluğu kadar sürer bu
Derin bir iz açılır ağızlarından
Yanaklarına kadar
Ölümün izleri
Acıtarak söker boğazından
Ve riyakar şeytanlar terk eder ruhu
Kaldığı darboğazdan…


Top
 Profile  
 
 Post subject:
PostPosted: Thu Mar 26, 2009 1:14 pm 
Offline
Yeni üYe
Yeni üYe
User avatar

Joined: Mon Oct 06, 2008 2:22 pm
Posts: 15
sevgili adaşım leyla ve jack'e bir süre ara verdin sanırım.özledim valla.. merakla bekliyorum yeni hikayelerini.kalemine kuvvet...


Top
 Profile  
 
 Post subject:
PostPosted: Thu Mar 26, 2009 3:58 pm 
Offline
<marquee> johnny depp</marquee>
<marquee> johnny depp</marquee>
User avatar

Joined: Wed Jun 27, 2007 9:36 pm
Posts: 17327
gamze yazılar için çokkkkkkkkkkkk teşekkürler...özellikle de son üç yazın şahane....ellerine sağlık

_________________
Image


Top
 Profile  
 
Display posts from previous:  Sort by  
Post new topic This topic is locked, you cannot edit posts or make further replies.  [ 88 posts ]  Go to page 1, 2, 3, 4  Next

All times are UTC


Who is online

Users browsing this forum: No registered users and 0 guests


You cannot post new topics in this forum
You cannot reply to topics in this forum
You cannot edit your posts in this forum
You cannot delete your posts in this forum
You cannot post attachments in this forum

Search for:
Jump to:  
cron