|
Günaydın sevgili günlüğüm…
Bugün keyfim yerinde… yüreğimde isimsiz, kimsesiz ve yapayalnız duran, lakin daha evvel Hüzün olarak nitelendirdiğim şimdilerde ise mahlasına Leyla dediğim düşsel arkadaşımla Kaptan Jack atışması için güzel bir gün…
Ben yazarken çok eğleneceğim, umarım okurken de siz eğlenirsiniz…
Leyla, yaka paça Siyah İnciye sürüklenirken Kaptan Jack Sparrow, elindeki kıymetli haritayı korumanın en iyi yolunun Leyla’yı, isteksizlikten parlayan gözleri simsiyah oyulsa dahi, gözü önünde muhafaza etmek olduğuna karar vermiştir…
Saatler, gece yarısının o yüksek ve karanlık duvarına dayandığında, Leyla için çöl rüzgarlarının fısıldadığı bin bir gece masallarının gerçekliği bitmiş, düşlerin çağrısı başlamıştır;
Leyla. Neyse… tüm bu olan biten kaderimsi tahkikat, hamaset ve yürek tahribatından sonra, bir parça huzur ve uyku iyi gelecektir eminim… ayrıca, kaptan dedikleri o postlu kaba siluetin odasını, dahi kirli de olsa eldeki imkanların en iyisi olduğunu haykıran şu yatağını, bir hanıma seve seve hibe edeceğine de, birkaç geceliğine… emin gibiyim…
Ve uyur Leyla Kaptanın yatağında. Jack ise her şeyden habersiz, koynunda sakladığı sevgili haritasını şefkatli gözlerle bir kez daha seyredip, gözlerini gençlik pınarı simgesinden ayırmadan ve gerçeğe aralamadan odasına girer, yatağına uzanır.. ki, bir anda, çığlık;
Leyla. Ne oluyor burada kardeşim! Bana bak potansiyel iffet düşmanı, evlenmeden mışıl mışıl uyuyacağını mı sandın benim gibi gayet iffetli bir kız çocuğuyla ha, seni gidi gereksiz, meymenetsiz ve edepsiz adam!
Jack. Burası benim yatağım seni ruh hastası kadın! Ne işin var yatağımda!
Leyla. Kadın ha! Teessüf ederim. Ahlaklı bir kız çocuğu olarak, şu lakırdını hiddetlice ve dehşetlice kınıyor, pişkinliğini yüzüne, şu kıllarla kaplı yüzünü de dayanılmaz ağrısıyla kalbinde cebelleşeceğin vicdanına yapıştırıyorum!
Jack. Bir kere de anlaşılır lisanda konuşsan şu dişimi kıracağım! Belli hala niçin kız çocuğu olarak kaldığın, hem de bu yaşta! Sendeki çene okyanustaki balıkları bile karaya kaçırtır!
Leyla. Çok komik! Sen sureti cemaline, kaba sıfatına bak evvela
Jack. Ne varmış, gayet yakışıklıyım işte
Leyla. Peh! Çöp gibi bacaklar, gargamel gibi bir burun, yamuk mumuk parmaklar… yüzyılın en seksisi! Her yanım taş kesildi, soluğum durdu şimdi!
Jack. Sen kendine bak! Siyah İncinin demir atacağı kocaman bir limana benziyor popon!
Leyla. Ne! O gözlerin yuvalarında küstahlığa yazılıp çil çil göbek atıyor ama onları oyup narin bileğime boncuk yapmam an meselesi bilesin! O vakit şu uzun çatallı dilinden de kurtulmuş olacağım seni kompleks yumurcağı… afacanlığın, onu gören çehrelerde afakanlığa dönüşen kadim sillesi!
Jack, Leyla’yı mahzene kilitler. Leyla ise Jack’in babasına o gece çok acıklı ve içli bir mektup yazarak, bu alışılmadık ilişkiyi hayali bir evlilikle taçlandırarak karnında Jack’in bebeğini taşıdığı iftirasını imayla mektuba döşer… ayrıca istemeyerek, çirkin bir ihanet neticesi ondan ayrıldığını mektubun her hüzünlü ve yalnız köşesine iliştirip, bu vakur metni!!! gizlice gönderir…
Sadece birkaç gün içinde mektup babaya ulaşmış, baba ise en kısa sürede Jack’le konuşacağı haberini denizlere salmıştır… denizlerin köpüklü dalgalara, dalgaların kulaklara, kulakların seslere emanet ettiği babanın geleceği haberi, Jack’e ulaşır…
Jack. Seni hamam böceği… seni kum akrebi… seni çöl fırtınası, doğal afet! Babama neler yumurtladın da hemen geleceğim diye haber yolladı bana. Zaten kaç gündür gemide yapmadığın kalmadı!
Leyla. Yapmadığımı söylediğin tüm yaptıklarım nahif ve nazik yaramazlıklardı. Sevgili babacığına, kalbi yaralı bir kız çocuğu olarak, namusumla nasıl oynadığını yazdım!
Jack. Hı?! Bu doğru değil! Iyyy bu çeneyle sana göz koymak mı! Tam tersi, gözlerimi kapatırım sıkı sıkı!
Leyla. Evet lakin babacığın bu hakikati bilmiyor, öyle değil mi!
Jack. Seni başımın belası!
Leyla. Seni amcaoğluna şikayet edeceğim… ona da bir mektup yazayım da gör dünyanın kaç bucak olduğunu!
Jack. Yazacağın kadar yazmışsın zaten, daha yazsan ne olacak
Leyla. Peki, öyle olsun… parmaklarım kaşınıyordu zaten, işte yazıyorum… sevgili amcaoğlu Sweeney, evvela selam eder soluk benizli yanaklarından öperim…
Jack. Senin amcaoğlunun da pek şirin bir ismi varmış
Leyla. Kendisi de öyledir… !
İlk limanda Leyla’yı Siyah İnciden atan Jack, gene de huzursuzdur… Leyla ise, bizim eski Türk filmlerinde bolca işlenen tercihi, yani, rakip gazinoda sahneye çıkma olgusunu kafasında rayına oturtup, o sıralarda liman kentinin en büyük otellerinden birinde kalmakta olan Lord Bilmem Kim ile işbirliği yapmaya karar verir…
Jack ise Leyla’yı yalnız bırakmak istemediğini kendine itiraf edemediği ve kabul ettiremediği halde, onu gizlice takip eder… Leyla’nın otele girdiğini görünce;
Jack. Seni gidi çöl akrebi seniiii! der ve beklemeye başlar… aradan henüz birkaç dakika geçmiştir ki, Leyla’yı iki askerin kollarından tutarak, zorbaca bahçedeki küçük kulübeye kapattıklarını görür… Leyla, Lord Bilmem Kim’in bigudili peruğuna laf edince, tadından yenmez muhabbet bölünmüş,
Leyla’nın, kardeşim Ortadoğu düşmanı mısın sen, hezeyanıyla da iyice acılaştığından lord askerleri çağırmıştır… Jack, bahçedeki elma ağacına tırmanarak olanları izlemeye koyulur… çok keyiflidir zira!
Leyla, kulübenin penceresinden başını uzatarak, konuşmaya, konuşmaya ve konuşmaya devam eder… vakit iyice ilerlemiş, dolunay göğün boyunu geçmiştir çoktan…
Leyla. Eyyy Sevgili kader, millerce yolu aşıp gelen şu fani beden, niçin, bedellerin koynunda kıvranan zalimlerin hırpalaması sonucu böylesi kara zindanlara düştü… örümcekler, çıyanlar ve bilumum mahlukat ile haşır neşir ola ola çağlardır, konuşmayı unuttu bu yürek…
İkinci saat…
Leyla. Ve dahi, bilmem ki hangi zamanlar mutlu olmuş idim… bir kuşun kanadında, şerre kuşbakışı bakan sevgili ruhum hangi zamanlar indi bu kadar diplere anlamadım…
Üçüncü saat… askerlerin başına bu bitmek bilmeyen konuşmalardan dayanılmaz bir sancı saplanmış, Lord ise peruğunu çıkartmış olduğu halde bir türlü uyuyamamıştır…
Jack, aynen ona yakıştığı gibi ağaçtaki elmaların yarısını yiyerek durumun keyfini çıkartıyor!
Saatler sonra Lord beklenen emri verir ve sabaha karşı Leyla’yı dışarı attırır… açılan çenesinin ağrıdığına mı yansın, sarhoş korsanların cirit attığı bir liman kentinde sabaha karşı yapayalnız kaldığına mı…
Jack Leyla’yı, bütün mürettebat ise Jack’i takip ederek, tekrar Siyah İncinin yanına dönerler…
Jack sessizce gemiye biner, ondan evvel mürettebat binmiş, hamaklarına uzanmışlardır bile… Leyla, sıkıla sıkıla, ne diyeceğini de bilemez halde geminin güvertesine çıkar ve
Jack. Gene mi sen! Seni kovmamış mıydım! İyi ki rom bitmiş de ayılmışım, yoksa bu çenesi düşük kaçak yolcudan habersiz olacaktım! Ne yaptın bütün gün?
Leyla. Lord Bilmem Kim ile romantik bir yemek yedik!
Jack. Hadi ya… sonra ne yaptınız?
Leyla. Kristal bardaklardan zıkkımın kökünü içtik!
Jack. İçki içmediğini sanıyordum
Leyla. Yüzünü görmeye tahammül etmek için içtim ne yazık ki!
Jack. Ne diye seni gemime kabul edeyim?!
Leyla. Yemek pişiririm… hem sevgili babacığın beni de görmek isteyecek..
Jack. Peki geç bakalım sevgili çöl akrebi ama kimseyi ısırma emi!
Lakin Leyla’nın o gece, gemideki bütün romları dökerek şişelere tuzlu deniz suyunu doldurduğunu Jack ve mürettebat, denize açıldıklarında anlayacaklardı, sonra ne mi olacak… o da sonraya kalsın isterseniz…
Adı gurbet olan
Her yer şimdi yüreğim
Büyük barkanların hükmettiği
Çöl rüzgarlarım var…
Henüz sağılmamış hislerimden
Sarkan kuşkular
Korkularımı emzirmiyor mu
Sanırsınız…
Gülüşlerin araladığı
O kapılarımdan
Bir gün huzur girerse kalbime
İkinci gün hüzün gelir mutlaka…
O sebepten sıkı sıkı
Yumuyorum ağzımı
Gözyaşlarımdan dolup taşan çılgın nehirlerim var
Ağzımdan taşan ıslak yalnızlığım…
Küçük kuşlar ümit ümit
Gagalarıyla taşıyorlar bereketi
Dualarımın kanatlarını almışlar
Her biri okyanuslarımda uçuyor…
Şimdi size, aklınıza denk
Kavramlar anlatacağım
Belki kendinizle anlayacaksınız beni
Belki yanılgılarınızla yalanlayacaksınız…
Bütün yazılarımı o teslim ettiğim
İlahi kudretten bir damla ile
Avuçlarımdaki mürekkebe banıp
Yazsam size…
Gene kendinizle kıyaslayacaksınız
Anlamak’ın yarısı anlam ya
Gene geçmiş ve özlemleriniz
Anlatacak beni mutlaka size…
Bu sebepten acılar hep başkalarının
Acılarıymış gibi durur
Kendi acılarımız dünyanın sonu
Uçurumun dibi gibi gelir bize…
Adı gurbet olan her yer
Şimdi yüreğim…
Evet… onurunu, insanlığını, köklerini, vicdanını, kıymetini ve kendini… hatta bazen sevgisini ve yüreğini korumak için gitmek, mevzusunu uzun uzun düşünmek gerek…
**********
Günaydın sevgili günlüğüm…
Uykulara, huzurlara, bilmemeye, düşlerde kaybolmaya lakin hakikati görmemeye aşinalığı, ona yakın durmayı, görmezliğin yandaşı olmayı bütün kalbiyle isteyerek, varlığı düşünmekten ürken gerçekliği; başkalarının umut rahmine tutunan duaların ve gözyaşların tasarıya yahut yaşamın taslağına kodlu yumurtalarını gasp edip çiğ çiğ içerek sesini güçlendirse de… giderek güçten düşen yürekleri, uyanıklığın ortasında bırakıyor onları, en karanlık dehlizleri kabuklarından soyup… görüyor sandığımız… fakat, kendi içindeki siyahlığa, düşünselliğinde büyütüp hayalleriyle beslediği hırslarına gömülenlerdir onlar… ağızlarda kaybolan simsiyah lakırdıları ve gündüzün yüzünden sökülen gece parçalarını işitebilirler, görebilirler sadece…
Dün de yazdığım gibi, çoğu adem için kapısız bir dünyada veya kapı’ları olmayan bir dünyada yaşıyoruz…
Oysaki, yaşadığımız ve karşımıza çıkan her vuku, her duygu, muhakkak birden fazla seçeneği, mukayeseyi de sürükler peşinde… çoğu dem çoğu adem ancak birini görebilir… zaman ve arzuyla sınırlandırılan, esasında hislerle ebedileşen lakin hırslarla beşerileşmiş ufuklarıyla zihinler, öğrendiği gibi çoğu vakit bir yolu görebilirler…
Doğru birdir, evet… lakin farklı gözlerden, yaşamlardan, ademoğlunu birbirinden ayıran sınıflardan, değerlendirmelerde salt ölçüt tuttuğumuz nam ve sıfatlardan farklı bakış açılarıyla, yüreğine sinenleri, yüreğinin sindiremediklerini, yüreğin sildiklerini anımsayarak, dahası birini tercih ederek yahut birisinde tecrit edilerek varlığı, karar verir… umut etmeye, umutsuzluğa düşmeye, yürümeye, savaşmaya, barışmaya… doğruyu, kendi penceresinden gördüğü şekliyle lakin görünen o olmasa da kabul eder… ve bazen esasında bu doğru olanın değil, şerrin veya yanlışın bir maskesidir ne yazık ki… kötüyü ve kötülüğü böylesi hırçın bir cengaverlikle savunanlar, bazen ateşin ve suyun karışmasından ölümün değil kıvılcımın doğduğuna inananlardır… yani, bedenini temiz tutup ruhunu kirletenlerin, ruhunu önemsemeyip bedellerle incitenlerin yegane savunuşu, sizi savuluşudur esası, körpeliğin, cehaletin gönüllüce telaffuzu…
Ne dersiniz böylelerine… öyle çoklar ki… amma bazen biz yalnızlar da oldukça kalabalığız… bazen yalnızlığın kendisi de mahşeri izdihama, kasvetli düşüncelere, katmerli hesaplaşmalara, tepeleme itirazlara ve inkarlara sahip…
Düşen uçağımız için açıklama yapan Hollanda, acı başkalarının acısıdır diye haykıran soluk, soğuk, kaskatı, öteli bir açıklamayla, uçağın yükseklik göstergelerindeki arızanın elim ve fakat mucizevi kazanın sebebi olduğunu ilan etmiş…
Elbet, havacı bilirkişiler, bilgililer, ilgililer ve havalı kalemler kadar idrak sahibi olamasam dahi, arızalı yükseklik göstergeleriyle uçağın nasıl havalandığına bir izahat getiremiyorum… birilerinin yüksekte gezinen buyrukları altında ezilenlerin aciz suskunluğu mudur, afakanlarını başından savmaya çaba gösterenlerin başına dolanan ihmaller midir bu acı son… onu hazır eden kesif kokusuyla sebep… bilemiyorum…
Yoksa, görmeyi istemeyen gözlerin körlüğü müdür acep… görmezliğe kör düğümü müdür dersiniz… peki, sevgili kaptan pilotun ölüm döşeğinde sırf olay mahalli incelemesi yapılmalı bahanesiyle yalnız bırakılışı hangi körlüğün yahut göstergenin ifadesidir sizce!?
Gelelim, Recep İvedik’e… girizgahımı Recepte amade edip Public Enemis isimli filmde soluğu almak asıl niyetim…
Görmenin, görmek istememenin, görememenin kökleriyle başladığım yazımda asıl, ben merkez, zihnin benliğinden fışkıranlar iken… söylemeden geçemeyeceğim efem, yalnızca görmek istediklerini görenlerin vahim halini…
Daha evvel yazdığım gibi, yaşamımız, yüzleşmelerimiz ve saklı çirkinliğimiz için hiç de ivedi olmayan Recep efendi, ademlerin içlerindeki kalaslarından, küfürlerinden, küstahlarından, nobranlarından taşan yağları, lıkır lıkır içmekle, içtiğini göstermekle, bununla övünmekle meşhur olup… insanoğlunun akli ve hissi melekeleriyle, kıymetleriyle yüzsüzce meşgul kalarak, başını kaldıramıyor kendinden…
Filmin sevgili izlerlerine saygı duymamla birlikte, bizim edep ve görgü gibi yazılı olmayan lakin yüreğimize, vazifelerimize el yazmasıyla çakılı normlarımızla, kaidelerimizle, değerlerimizle, bu kadar alenen, bu kadar geniş, bu kadar ferah, bu kadar tasasız, bu kadar pişkin halde harp edenleri… adabımuaşereti güldürü şapkası ve güldürmek mantalitesiyle, esasında işin içinde bol akçe kazanmak arzusuyla da, katledenleri niçin ödüllendirirler… eleştirilerin hepsine bütün savunuşları en sivrisinden kuşanarak düşmansal lakin sözde mazlum tepkiyle yıkıcılıkla suçlayanları… kalımlılığa, sonsuzluğa, edebe, niteliğe kulak tıkayanları niçin kıvançlandırırlar… ille ademoğlunun ağız ve düstur bozukluğuna vurgu yaparak yüz kızartıcı küfürleri diliyle kucaklayanlara şahitlik etmek için niçin o kadar para öderler… dahi, onca lakırdıyı niçin ayıplamazlar da katıla katıla (belki onaylaya onaylaya) hepsine gülerler, anlamıyorum…
Zira fragmanını izlerken dahi yüzüm kızarıyor… görmek istediklerimi değil, hakikati gördüğüm için olsa gerek…
Ve son olarak, Public Enemis filminde soluklanarak bitirelim satırlarımın karışıklığını…
Yaşanmış hikayelerin dokusuna yüz sürmek, olağanüstü bir çekicilik ve heyecan kazandırır öyküye ve öyküleyicisine…
Bahsi geçen film, John Dillinger’in buz cama yansıması olduğu içindir ki, evvela bir gerçeklik kazandırıyor görsel anlatıya…
Bazen, kendi penceresinden bakan için, doğrunun sadece kalbi yahut başı göründüğünden eksik bir sahi ile hayatını yönlendirir ve yaşadıklarının hakça haklılığa sahip olduğuna da inanır tüm varlığıyla…
John, hırsızlığın suçunu, başkalarına da pay ederek hafifletmeye çabalarken, vicdanının azılı ezasından da muaf kılmaya çalışıyor kendini…
Umarım, karakteri bütün gelgitleriyle, hüzünleriyle ve yalnızlığıyla filme yansıtmayı başarmışlardır… ve elbette Johnny Depp’in, çok önemsediğini düşündüğüm, bazı gerginliklerinin de sebebi Oscar heykelciğinin, bağrını saracağını da düşündürüyor olası performansı bana…
Oscar amcayı sevmem… lakin bu başarı ve mutluluk hissiyatı için bir kıyas ise, kazanmasını isterim elbette… hadi hayırlısı…
1 Temmuz doğum günüm, hoş bir hediye olacak bana bu film…
Bütün sağ olanları sayıyorum
İçlerinde sağ çıkanlar ne kadar az
Çoğu kederlerde yahut hırslarda ölü
Sabrederek sağ kalanlar pek az…
Zihnim birkaç bine bölünmüş
Kül kedisi gibi aklım başka yerlerde
Bazen korkuyorum, bazen özlüyorum
Yüreğim bir varmışların değil, bir yokmuşların içinde…
Sağ olanlardan sağ çıkanlar
Salime erenler ne kadar az
Bir yük biniyor ki
Ömürlerden ezilmeyen pek az…
İnsanoğlu, kendisine ulaşmamak için
Sırf karşılaşmamak için kendiyle
Araya başkalarını koyuyor
Zannediyor ki yüreğini böyle koruyor
Oysa ne kadar zerzevat var ise
Histen, yanlıştan yana
Can ile kalp arasında
Tenhaları pek az…
Bir de hakiki ölüler var
Onlar mı ölü biz mi ölüyüz bilemem ya…
Daha iyi görürler, sonsuzlukta yaşarlar
Sadece göremediğimizden onları kabullenmeyiz ama
Gerçek bu sevgili adem
Toprağın altındaki dünyalarında
Bizden daha sağ ve salimler
Hırsların, tutkuların, açlığın saltanatından
Kendilerini muaf ettiler…
******
Ah sevgili hükümdar
Paranın, gücün, şöhretin hükmedeni
Ne kadar paran var, öte alemi alacak kadar mı
Ya gücün ne kadar, bileğinden fazla mı
Şöhretin ezelden ebede dek
Rüzgarlara seni anlatacak mı
Bir ses duyuyor musun
Gözlerin ne kadar yalnız
Ve ne kadar yorgunmuş eğer…
Ateş ve su gibi iki düşman… siyahla beyaz kadar muhtaçken birbirine… güneş nasıl gölgenin delili ise… öylesine bir tanıklıktır, bu hissiyat…
Kendine rağmen kendini anlatan… ve kendine rağmen kendini anlatamayan… seslerinin birbirini yediği ve geriye büyük bir suskunluğu bırakan durum… aşk…
Unutulur her acı
İzini siler kendi yavaş yavaş
Bir ara toprağa gömülür bacağı
Can çeker hayata doğru yavaş yavaş…
Bu dünya böyledir arkadaş
Dilin yarısı hak, yarısı haksızlık
Yürekli olmak… bunca sınavdan
Alnımızın akıyla çıkmak gerek…
Kimi seccadeyi seriyor
Hırsının, şöhretinin, yalanının üstüne
Her gün kime yüz sürüyor
Dersiniz…
Kalbiniz ne alemde sevgili adem
Kalp Tapınağınıza sormayalı kaç yıl oldu
Sizi sizsiz bırakır mı Yüce Yaratan
İçinizi dinlemeyeli kaç yıl oldu…
**********
Günaydın sevgili günlüğüm…
Avuçlarda derinleşen çizgileriyle usançlar büyütürken, yazgılarda beliren utançların küçülttüğü bir durum, güncellik içinde, sevgili gelecek… ah gelecek… her an, yüzümüzdeki incecik izlerde kesinlik kazanarak varlığı baskılayan o sonsuz arzu ve kurtuluş umutları… varlığı ezen, yeren, yağmalayan türlü disiplinin çene kemiklerinden yontulma dişleriyle hem konuşan, hem öğüten muamma… yarınlara yaslanılan ve fakat bugünlerden vazgeçmeyi de kimi vakit tetikleyen, anları erteleyen, anıları karanlık dehlizlerimize silkeleyen karanlık içyüzümüz…
Neredeyseniz, hangi ellerde, emellerde, gayelerde beklemekte, hangi zihinlerde şekillenmekte iseniz yahut hangi yüreklerin çamurlu zemininde, içinden oyularak kirli tırnakların, suallerin ve töhmetlerin çıkartıldığı batıklardan türemişseniz türeyin fark etmez, böyle gidecek değil ya dünya… bir gün, tepemizdeki güneş sadece mezarların (başlarını) taşlarını aydınlatmakla kalmayacak, sefil bedenlerin seyrelen ruhları boğan sözde kalabalığından söküp çıkartarak arı ve pak olan ne varsa, her şeyi… şeyi… gözlerden demini almış buharları, buhranları,…
dökecek alnımıza elbet…
ve o vakit, daha evvel hiç düşünmediğimiz kadar düşüneceğiz… koyu, karanlık, kuşkulardan yana loş koridorlar, çöllerden ayaklarını alarak varlık sularında yüzen akrepler, uçan develer, birbiriyle çarpışan kervanlar olacak kalbimizde…
Tamahkarlığın gücünün yetmediği dirayetli ve dirençli bir yüzleşme merasimi, otoritesi, seremonisi, mecburiyeti, neye göre hafifsiyor, neyi kabulleniyor kıymetlendiriyorsanız artık, o derecedeki mahiyetiyle suçlarınızın ve suçlamalarınızın; övündüğünüz, sahiplik ettiğiniz, sık sık vaaz ettiğiniz, vazifelendirildiğiniz veya danışık verdiğiniz o görkemli mülklerin cılızlaşarak…
Belki bütün çocukluk anılarınızdan vazgeçmenizi şart koşan bir ücret…
Yahut neşeleri yitirmeyi koşullayan karşılık…
Kendini mavi renkten azade edecek gözler bedelinde… ancak aklanacağı günler yakındır elbet… belki kıyamet, belki pişmanlık kadar, kim bilir…
Sevgili gelecek;
Sizi ümitlerinde henüz şimdiden, ömürlerinde her an, çoklarında ve çokluklarında her az, günlerinde her geçmiş, içlerinde her his, düşüncelerinde her ilim kadar kaybedenlerin, yitirenlerin kendilerini hapsettikleri zindanın içinde, yerde sürünürkenki halleri, şerre daha dost duruşları ve kararsızlığa aidiyetleri de hüzünlendiriyor beni…
Hak döngüsüne ve hakikat öngörüsüne dair bir bil’diri, bildirilemeyen veya bilinemeyen her meçhulün kalın gövdesi altında ezilen küçücük bir gölge olarak düşlerseniz, düşünselliğinizde bir zerre miktarınca bu satırları… yerleştirirseniz dahi kafidir aslında, benim için…
Ola ki, ileride bir gün, birileri okurken, şu anların, şu günlerin töhmetlerini, açlığını, mutsuzluğunu, umutsuzluğunu, kadim atalarından köklerine sirayet etmiş hissiyatlarında yeniden canlandırarak kimi meyilleri ve meyilliliği tercümesince, anlar…
Bu sabah acılı, kan kırmızı mürekkeple yazılı bir mektup okudum, köşe başlarında insaniyeti gözetip kollayan bir köşecinin cephesinde… mektupta can veren kimdir, necidir bilmem lakin, satırlarını okuduğumda insanları özlerken esasında insanlığı özlediğimi hatırlattı bana…
Bir gün, tıpkı Karayip Korsanları filmindeki gibi, elinde kara lekeyi taşıyan (geçmişinin lekesiyle geleceği kirletilen, ağzı dudaklarına dudakları yüreğine mühürlenen), ademoğullarına doğru engel tanımaz halde büyük bir iştahla gelen ahtapot; en güvendiği ve kıydığı, kırdığı, gönülleri ömürlere, masumiyeti mezarlara, mezarları vicdanlara yıkan hırsın, şehvetin, tamahkarlığın, ihtirasın, riyanın güçlü kollarını kaybedecek… kendi yandaşları veya yandaşlılığı tarafından çiğ çiğ yenecektir elbet …
Sonunda, sonucunda kalanı, insan ruhunun en kuytularındaki sığ akıntılara çekilecektir… yahut gözlerin hizasından, görmenin, anlamanın eriminden çok uzaklarda, belleğin açıklarındaki ıssız bir adanın kıyısına vuracaktır yenilip ısırılmış, ihanetleri yavrularken ihanete kurban giden kokuşmuş postu…
Sevgili gelecek,
Günlerin kollarının, parmaklarının acıdığı, ne yazık ki bizim dokumuz kadar gerçek… öyle hayretlerle dolu acılar, öyle siyahların çizdiği günahkar gülümsemeler, öyle yokluklarla çevrili zenginlikler, öyle ağza düşen ihanetlerin tutkusunda yanan aşklar, öyle kör cehaletle taşınan ilimler, öyle vefasızlıklar, öyle kayırmalar, öyle ayırmalar, öyle kızgınlıklar yaşanmakta ki…
Umarım, yıllar sonra, yaşadığımız, can olduğumuz, can verdiğimiz, can kattığımız, can aldığımız şu galiz alaca karanlığı temiz soluğuyla açacak olan sevgili gök kubbenin altında, hala orada olursunuz… bizden vazgeçmeyen, öldürmelerimizi, yalanlarımızı, kinlerimizi, istismarlarımızı gördükçe bizden utanmayacağınız kalple, orada kalırsınız…
İçimdeki şerre karşı nasıl Yüce Yaratanı her vakit savunuyor, O’na inanmaktan vazgeçmiyorsam, umutsuzluğa karşı da umudu savunmuşumdur hep…
Sizden vazgeçmediğimi biliniz… sevgili gelecek, her kim ve her kimlerseniz…
Arzda, açıyla tokuyla, hüznüyle mutluluğuyla bir arada yaşayan ve kendisine rağmen doğru olanı yapmaya çalışan birilerinin var olduğuna inanınız lütfen…
Ha, bir de sevgili Johnny Depp’i unutmayın… bazen, geçmişini seçimleriyle kaderine yazanlar, nedamet ve gözyaşıyla ellerini yıkayınca, muhakkak acısa yalnızlaşsa dahi, sever onu birileri, çokları,… güvenir, inanır birilerine…
Sevgili gelecek,
Umarım bağışlarsınız bizi… size güvenmekten vazgeçmedim hiç…
Yeter ki orada kalın… hep orada kalın…
Kırıp incittiysem birilerini
İçim burkulur, oyulur yavaş yavaş
Sanki meçhulün elinde bir kazma
Ha babam de babam vurur
Neler çıkar ki içimden yüzüme
Hangi kırgınlıklarım,
Hangi pişmanlıklarım samanlıkta…
Sürünür hissiyatım…
Mutlaka vardır bir sebebi
Kızdıysam kızgınlıkta
Belki öfke haklı belki ben
Anların fotoğrafında…
Yükümlülüğü de zaruret zaruret
Yüklem yüklem yükleniyorum
Sıfatına benziyor halim
Yalnızlıkların…
******
Vurgun yemiş yürekler
Elemlerin en dibinde
Nefessiz, soluksuz kalmış
Uyuşmuyor mu sanırsınız
Silkelenen düşünceler
Burun deliklerinden dökülüyor
Zihnin ucunda asılı kalanlar…
Bu sebepten anlatmaktan önemlidir
Anlamak ve inanmak
Kemikleşmiş, dimdik, sapasağlam dururlar
Ademin kapı kilitleridirler…
Yahut kanatları deyin siz
İçiniz rahat edecek,
Güvende hissedecekse
Muhakkak okumalı ve inanmalı
Ademliğine anlam yükleyecekse…
Ben arza gelenlerin
Dünya misyonundan uzaklaşıp
Şahsi menfaatlerde boğuşmalarını anlamıyorum…
Avuçlarından kayarken zaman
Ecele yaklaşıyorlar
Haddi aşıp geçenlerin
Körlüğe ufukları batıyor, anlatamıyorum…
******
Keyifli olmayı kefen gibi
Üzerine giyip hayata uzananlar
Gün görmemiş, gün yüzü görmemiş gibi
Bembeyaz gülümsüyorlar…
İnsanları özlerken fark ettim
Aslında insanlığı özlediğimi…
*******
Ipıslak candır, bedeni
Taze tutan
Ne hikmeti var ki şu kurumuş kemiklerin
Sözüyle cenneti ayakta tutan
Yürek değil mi…
Bilir misin çoğu dem
Seçimler sürükler saçını
Baş nereye düşünceler oraya
Düşünceler nereye, his oraya
O sebepten kıymetini bil
Hem aklının hem bilginin
Duygularında tohumu bulunan, mahfuzdaki inançla
Yaşadığın gibi inan
Ve inandığın gibi yaşa
Yaşadığına inanacağına…
Öff, her neye inanıyorsan
Suyunu çıkar yüzünden
İnadından inat aksın
Hangi sakallının riya yuvalanmışsa
Kelamlarının dibine
Ruhundan atılsın, ruhsuz kalsın…
Vazgeçme Yüce’den
Cenneti de cehennemi de
Neyi kazanmışsan öte alemde
Onun yanındasın…
***********
Günaydın sevgili günlüğüm…
“Gözüme keder kaçtı… o sebepten ıslanmış bir parça sevgili kader, üzülmeyiniz… arza acı acı ve buğulu baktığından, nice gerçek, puslar ardına çekmiş kendini…
Lakin öyle bir yük ki bu, yüreğe inen öyle ağır yumruk ki, yalnızlıkların sonsuz uçurumuna düşen(biz)ler (çok gizlediğimiz ve çokluğa gizlendiğimiz için kabullenmemekte inat ettiğimiz gerçeğine ithafen parantezin içinde saklıyorum bizliği) nasıl rüzgara kaptırıyorsa kolunu bacağını, burnu uzayan mesafelerde, ansızın karşılaşılan hüzünlerde sımsıkı kalbine sardığı paltosunu, tutunduğu, tuttuğu, ümit ve emek verdiği ellerini yitiriyorsa giderek, yalnızlaştıkça yahut yalnızlaştırıldıkça artan buruk yoksunluğun da çoğaldığı o akımlarda… nasıl kaybediyorsa(k)…
Etrafımı sarıp beni kendi varlığıyla boğan… yahut şöyle anlatayım, varlığını, korumaya adandığım sabır ile hoşgörümü bir nevi asalak gibi içine çekerek, benden beslenerek büyüten o hissiyat için ne tarifi mümkündür, nede çenebaz haddi hesabı…”
Dün, kelime kelime işleyerek kaleme aldığım betimlerden damlayan göz nurunun küçük bir parçasıydı bunlar, gün henüz kapısından içeri girer girmez bunca ağlattığı lakin ellerimle ağzımı tutup sımsıkı kapattığım için kimseye duyurmadığım… arzusu ile direnirken, parmaklarımın arasından kayanlar ve dünümden bugünüme kalanlardı esasen…
Ne tuhaf, bazen bazı hissiyatlar farklı kederler için aynı hüznü anlatabiliyor… bazen farklı gözlerin aynı nesneyi görmesi, farklı yüreklerin aynı duyguyu hissedebilmesi, farklı kelamların aynı cümleyi tavaf etmesi kadar olağan aslında, evrenin sınırlarıyla ve kendi sınırlamalarımla çevrili zihnimi sabah baskınıyla uyandıran hakikat… gerçekliğin duvarından gördüklerim yani…
Aynı hüzün, aynı gam, farklı kaderlerde ama farklılaşmadan… lakin özneleşerek (dahi mümkün olduğunca suretini alıp özelleşerek) kendine has cümleler kuruyor…
Bir şiirde okumuştum vakti zamanında, uykun şirin olsun, diyordu…
Öyle bir dünya ki, omuzlarımızda biriken ağırlıkların altında mesuliyet, mecburiyet, dert, imkan, imkansızlık diye inler, ezer veya ezilirken, uykularımızdan da kaçar olduk… artık çoğumuz ne rüya görüyor, nede gördüğüne inanıyor…
Çok nesneleştik, donduk, kaldık, kalımlı olma uğruna ebediyete darıldık, beşeriyete sarıldık, ruhsuz objelere benzeyen ve sanki bir elden çıkma çakma ellerin yenileştirdiği estetiklerle, ademoğlu elastikiyetine, hoşgörüsüne, sevgisine yeni çentikler atmaya, bozmaya bayılan haleti onurlandırdık hep… birbirinin aynıyız, kalan üstü…
Aynı burunlar, aynı ağızlar… dudakların biçimi ve konuşulanlar aynı… kulakların işittiği ve işitmediği de öyle…
Uykularımız şipşirindi önceden… annemizin sıcacık elleri dolanırdı alnımızda, bıraktığı ılıklık nice kadere şekil vermiştir yeniden… nice öğrenilen, küçücük kabuğunu yarıp ulu çınarlara dönüşmüştür ömürlerde… o vakitler, hürmet vardı… şimdi ise ağız dolusu anlaşılamayan sövgü, anlatılamayan incinmişlik, paylaşılamayan yalnızlık, sanki en kıymetlimizmiş gibi… evet, benim kıymetlim o, diyenlerin uzak halleri, çok havalı…
Demem o ki, oldukça ama oldukça… olabildiğince… bir yorgunluk ve hissizlik sizce ne kadar ağır gelirse yürek tartısında… ve sabır ne kadar tahammül gösterebilirse… ve ağzınız dışınızda susup ne kadar içinize çığlık atabilirse… denizler ne kadar kaynatılabilirse yahut yıldızlar ışığını ne kadar söndürürse…
O kadar büyük ve zihin ötesinde bir çökkünlük içindeyim bugün…
Hem hüzün, hem başımı koyup yaslanabileceğim annemin yahut babamın olmayışında, bana kalan soğuk, buz gibi, kaskatı gerçekliğin boynumu kırışıyla doğan kasvetler…
Buram buram.. dirhem dirhem… boncuk boncuk… gözlerimden akmakta…
Bir de şu var, bazen halime acı acı gülüyorum… neden yapıyorum ki bazı şeyleri, hangi yerim yön veriyor yollarıma yahut hangi yolum önüme çıkardıklarıyla yönümü değiştiriyor diye sorgularken kendimi… sorgulanırken… dahası, suçlarken ve suçlanırken…!
Zihnimin içindekileri, bir tek Yüce Yaratan bilir…
İki hafta evvel, Tim Burton’a… evet, hani, bildiğimiz bay Burton…
Resmi sitesinde bulabildiğim bir adrese mektup atıp Johnny Depp ile ilgilenmesini rica etmiştim…
Neden… çünkü sezgim, zihnim, kalbim ve henüz anlamlandıramadığım bir nevi lisansız zerzevat içimde, bay Depp için üzülüyordu… sanki acılaşmış kaderi, köşeye sıkışıp bunalmıştı da… ben yetiştim…
Gülüyorum halime… neden böyleyim, bu kadar farklı olmak zorunda mıyım diye sormuyor da değilim hani… sivri aklım hep birilerinin sırtını sıvazlıyor zira… onlar güveniyor, bense kocaman bir boşluğa eksiliyorum… anı anı, an an…
Kiminde,
Yalnızlık küçüldükçe büyüyor insan
Kiminde
Yalnızlık büyüdükçe büyüyor…
İyi anlaşıyorlar sevgili yalnızlıkla
Kendini iyi tanıyanlar
Oysa sevmeyenler bilesiniz ki
Kendini yahut yaptıklarını
Düşünmek istemeyenlerdir…
Kimi hiç oldukça büyüyor
Hiçliğin farkında oluşuyla
Kimi hiçleştikçe küçülüyor
Farkındalığı farklılıkta sıkışık kaldığından…
Kimi başkaları için
Gözyaşı döküyor, başkaları habersizken
Kimi başkaları için ağladığını
Cümle aleme duyuruyor, içi olanlardan habersizken…
Kiminde kainat dediğimiz
Sadece bildikleri ve gördükleri kadardır
Kimi düşlediklerinin sonsuz olduğuna inanır
Kimi düşüncelerinin…
Bilemedikleri veya göremedikleri kadar
Olduğunu düşünmez kimi
O sebepten içlerinde
Kocaman bir büyüklük…
*******
Söylediklerini anlamaya çalışıyorum
Lakin o kadar bağırıyor ki
Duyurmuyor kulaklarım
Söylediği hiçbir şeyi…
Görmeye çalışıyorum
Sözlerin arkasına saklamış kendini
Her yerinde pahalı pohpoh
Ve ucuz övünçler
Boyamışlar yüzünü gözünü
İyice…
Ne o görüyor önünü
Nede ben kendisini…
********
Dilenci gibi önündeki tasın içinde
Üç beş kuruşluk sadaka
Bol minnet duymalısınız
Karşılığı boyundan büyük…
Kim kime sadaka verir ey adem
Ne vakitten beridir yıkamakta kirlerinizi
Verdikleriniz…
Nasıl incitir de
Bazen insan sevdiğini
Öyle tutuluyor işte can
Sevginin dili
Deli gibi konuşuyor öfke
Sonra minicik bir adımın izine küçülüp
Bağışla beni diyor sevgi
Ezilmekten hoşnut
Lakin ezmekten gücenmiş!
Dilenci gibi bir tasın içinde
Bir göz, bir bakış, küçücük bir ilgi
Hepsi yuvarlanıp vuruyor birbirine
Karşılığını minnetin tılsımına bulamalısınız
Yoksa kızgındır hırs, küçümseme ve öfke
Sevgi küçülür, küçülür
Ezmekten gücenmiş
Ezilmekten hoşnut
Defterlerin satırlarına yazılır ebediliği
Ve siler eller…
***********
Günaydın sevgili günlüğüm…
Uzun zamandır eski bir his yanımda, sevgili hüzün…
buruşturulup yere atılan gazete kağıtlarına aceleyle sararak tutuşturuyor anılarını ellerime… ne tuhaf ve yazık bir durum… sanki, onca vakit, gün kokan o tılsımları değil de, özensiz ve hissizce yaşanmış, her ademe sırayla dağıtılan çok lütfenli bağışları bekledim… sarıp sarmalayarak kendinden koparttığı her imge duygusuz… az evvel günahkar ciğerini karıştırıp kanlı ellerini, masum yüreğine süren ve gözlerini benden esirgeyen hali, içler acısı…
En sevdiğim şey, içime dönüştürdüğüm gözlerimle bakarak dahi baktırarak, sizlerin somut dünyalarında, köpüren ağzıyla can çekişen soyutları kelime kelime resmetmek… öyle ki, göz bebeğinizi yahut gözünüzün bebeğindekileri oyan hiddeti öfkesiyle bazen, her gördüğünüz şeyi büyük bir iştahla kemiriyor yahut ısırıyor yazdıklarım…
Ne keyif ve zevk benim için, bilemezsiniz…
Ah, ne yazık ki, ancak bilgilendiğim (oysa ne çok ilgiliydim, sözde, işte, beliren bu kırmızı yanaklı his ağırlığınca kızıyorum kendime) bir haberdir ki, Salvador Dali’nin yaşam hikayesini canlandırmak isteğine kapılan sevgili Johnny Depp, senaryo yazıcılarından yardım istemiş…
Hiçbir dem, anlayamayacakları, kavrayamayacakları bir halet ile ruhu nasıl yansıtacaklar, boğmadan, boğazlamadan, kısaltmadan, eksiltmeden, yapıştırmadan satırlarına… !?
Bu tıpkı şuna benziyor, denizin kenarına geliyorsunuz ve suya bakan ademoğullarına suyu yazarak resmetmelerini, tasvir veya en kabaca tarif etmelerini istiyorsunuz… genç yahut gençleşen tenlerine inat, körebeliği ve görememeyi seçmiş lakin gördüğünü iddia eden ihtiyar gözler coştuğunda, kimi dalganın köpüğünden, kimi yakamozun rengine kadar… başını güneşe vuran aksin dalga seslerine verdiği tınıyı duyuruncaya kadar… bazı alim yahut şair ruhlu ademler, eh yazar mı yazar elbet…
Fakat… ne bilsinler, tüm zamanları içinde durduran ve yeni fırsatlar sunan güneşin onu az evvel tokatlamasıyla kendine yeni yeni gelmekte olduğunu ve içerisindeki kuru kafataslarını ayaklarının altında saklayıp, bacaklarını birleştirdiği göğsünde derin hezeyanların yarıklarından fırlayan ıslaklığın, denizi ıslak kıldığını… ıslaklık vücuda yapışınca gösterir her şeyi, oysaki tıpkı çöl denizi gibi, mavi denizler de içini göstermemeli… zira, bulutların rengini alan maskesiyle ölümü gizler deniz, kendi ölümlülüğünü ve sırlarında ağrıyan başını bile… kendinden kaçar bilgeliği, bir kuşun gagasında toplanıp…
Dali, bir dahiydi… bir parça da deliydi… (eh, benziyoruz galiba)
Lakin Freud amcayı keşfinden sonra, zihninde, onu sınırların içine tıkıştıran cam kırıklarından olma kalıpları elleriyle itmeyi, elbette düşlerin bilincin bilmem neresinden ziyade arzuların, şehvetin her yerinden fırlayan renkli yanılsamalar yahut yansımalar olduğu fikri içine sere serpe uzanarak, rahatlayarak, bunun keyfini çıkartarak, öğrendi…
Buna inandı…
Kendi olduğuna, başka biri olmadığına veya başkasının küllerinden doğmadığına ancak bu şekilde ikna edilebilirdi çünkü… acıklı bir durum…
En çok isyanların fanatiğiydi, en az kendisinin peşinde… doğrular pek mühim değildi zira, yumurtalara, yeniden doğumlara, saatlere lakin erimeye olan düşkünlüğüyle soyut çağlara dönüştürdüğü içtihadını ve içsel döngüsünü kendine göre hakikatleştirmişti…
Sevgili Johnny her ne kadar Dali’yi olağan kadar, olması gerektiği kadar olağan üstü canlandıracak olsa da,
senaristler Dali’yi hiçbir vakit anlatamayacaklar…
Ben o filmi izlediğimde, ağzının kenarlarından akan amma hiç akla yahut hatıra gelmeyen kelamları göreceğim…
Ayaklarının altında can çekişen asılları…
Johnny, birilerinin ona mahlaslarından ayıklayıp dili döndüğünce anlattığı anlamlarıyla resimlere delice (sürekli) lakin daha önemlisi deli deli bakarken, içinde beliren kocaman soru işaretlerine engel olamayacak, onları gördüğümdeyse hiddetleneceğim belki…
Velhasıl… Salvador Dali 10 puan… Johnny Depp 10 puan… senaristlere ise kötüyü tüketen, sınırdaki, milattaki, başlangıçtaki (ama heveslenmeyin baştaki demeyeceğim) diplerde mevcut kara zindanlarda, 1 e doğru ellerini açıp bekleyen tırnağı kirliler kadar, sıfır…
Dönelim benim dünyama;
Göç ediyor kuşların pençelerinde hayat, hepsinin de yemyeşil kanatları var…
Durup kimi vakit bir ruhtan arda kalanları yiyorlar… bir sözün peşi sıra sürüklediği saçları yahut, dirhem dirhem kopartıp, avuç avuç yolarken… sevgili hayat direniyor göçebeliğe…
Bugün hangisisiniz, hangisiyiz dersiniz… ölüm gibi mi bakıyor gözleriniz, yoksa aşk yaşam kadar mı parlıyor gözlerinizde… gök kubbe ne çok benziyor öyle değil mi, ruhun sonsuzluğuna… ve hayatınız göçüp gidiyor, o meçhulün pençeleri arasında…
Ne diyeyim…
Akşama doğru kasvetleştikçe düşünceler, ufkumu duman bürüyor… başın daldığı o semalar yankılanıyor kulaklarda… bazı vakit senelerin çığlıkları arasında ilerliyor zaman… bazılarının dudaklarındaki az kesitli sınırlarında duman…
Yanlış ve yalanlar asıyor kendini, boğazın o en ketum boğumundan aşağıya… sallandıkça acıyor hafifsiyor can dediğin, merhametli ya ondan olsa gerek… koşup bacaklarından kaldırıyor hafifçe, söyleyecekleri susuyor, şehitlikleri de öyle… yalan ve yanlış kurtuldukça ölüyor içindeki bütün doğrular…
Uzun zamandır o eski his yanımda… sevgili hüzün…
yüreğimin toprağını elleriyle eşeleyen merak ve küçümseme çıkardı onu, yeniden dirimliğe… onunla adım atıyor, onu görüyorum sanki her sancım ve sanrılarımda…
Üzerindeki tozlarını silkelerken dudaklarımda duman… kasvetleşen bir hümanizmin içinde, gerçeklikle yüzleşmelerde, pençelerde hayat, tutabilene aşk olsun…
Bu sebepten kibirli ruhlar hastalıklı gibidir… gülmek, kaçmak, bulaşmak, dolanmak için yol ararlar kendilerine… bazen ölüm gibi, bazen yaşam gibi bakarlar… lakin siz ölüme bakan o gözlerini göremezsiniz bir türlü…
Ah bam teli
Sen koptuğunda yahut
Yalnızlığa şarkı söylediğinde
Yüreğimde
İçimin elleri uzanıyor
Sana doğru…
Volta atıyorum ruhumun
En ıssız koridorlarında
Kimi yeni yetmeler
Yahut yetinmelerle dolu
Kuşkulu kuytuları…
Eski dostlardan bazılarını
Görüyorum anılarımda
Ah bam teli ne vakit çalmaya hazırlansan
Muhakkak taşıyor sabır bardağından…
Anlıyorum
Anlaşılamamanın zorluğunu
Gergin bir ifadeyle
Gülümseme uğraşısını
Biri dokunuyor bam teline
Korunaklı hislerine
Kırılıyor kırıyor bam teli
Kopuyor koparanın ellerinde…
Ah sevgili
Bütün acıları alıyor içeri
Her hüzün kalbe denk
Her kayıp varlığa
Her keder kader kadar
Konuşkan ağzında…
Bam teli ne yapsın
O son radde, son damla, son kelime
Savuruyor saçlarını
Rüzgarı silikleştiriyor
Dirayetli mantığı
Sonra ezilirken eziyor git gide
Bir dakika diyor
Yok onu da demiyor artık
Başkaları konuşsun diye
O kadar bunalmış ki
İçerimde bam teli…
Kolay gelsin sevgili Johnny Depp…
Fakat bu sefer, başarmanız güç görünüyor…
Ayrıca sevgili günlük, bana dişi Ömer Hayyam diyorlar, ama Dali’ye daha çok benziyorum… ne tuhaf!
*********
Günaydın sevgili günlüğüm…
Omzumda taşıdığım amel defterim dışında, yüreğimde gizlediğim bir de niyet defterim var… satırlarına; içime söylediklerimi, dışıma kusanları, sözde özgürlüğümüzü ve hırsımızı kanatlarıyla parçalayan kuşların paylarını, rüzgarın bereketine rağmen sırtına yükledikleri katmer katmer dertleri, suskunluklarımın ruhumu incitme hevesini, bazı hisleri tahlil edip bilmeyi, mecburi ifadeleri ayıklayarak içinden elediğim samimiyeti ve kalplerle konuşup işittiğim her sırrı yazıyorum… kimi vakit düş lisanıyla dökülüyor kelimeleri zihinden Kalp Tapınağıma boylu boyunca, kimi vakit kızgınlıkların kulağımın dibinde patlayan yıldırımlarıyla dönüyor dili… gün içinde boğazıma kızgın bir maden gibi eriyen ve ağrıyan şikayetlerimi, hüzünlerimi keskin lakin yutağı yırtık bir umuda dönüştüren de yüreğimdeki o gizli defter aslında… ve bir harf fazla duran sevgiyle kaplanıyor her yaprağı…
Başımın üzerinde parçalanıp başıma paralanan saatleri, vaatleriyle günler; en anlamsız gibi gelen lakin manası itibariyle en yükseklerde gezinip ruhlara erişen umut, inanç ve rüyaları ebedi kılıyor… yani bir nebze tepemize yıkarken, tepeleme biriken acılar hasebiyle keskinleşen, kısa vadede gerçekleşmesini istediğimiz menfaatleri, uzun müddette sabır ve teşekkür ile kazandırıyor gani gani… kimimiz göremiyoruz, o ayrı… kimimiz bilemiyoruz, ölüm gelinceye dek…
Ey ademoğlu, yıldızlar gök kubbede birleşip tek ve büyük yıldız şeklini aldığında tüm varlığınızla dikkat kesiliniz… zannediyorum ki, görmezden gelinip yalana örselenmiş, değerleri ayak tabanlarına yapıştırıp öylece yürüyen birtakım beyinsiz zatı muhteremlerin uzağına ötelenen güçlü bir gerçeğin düşe düşüren kıyısında yahut birsamın gerçekliği haykırdığı yankıların yüzdüğü ve dibinde tarihin kurumakta olan kemiklerinin bulunduğu uçurumunun kenarında olmak mecburiyetinde sevgili yerküre…
Uykuya daldığınızda, uykunuzun dahi uyuya kaldığı derinliklerden, sivri tırnaklarıyla boğazınızı tırmalayan hülyalara uyanmadan, kuru kuru yutkunmadan ve korkmadan evvel, kendi içtihadınıza ve kalbinizdeki niyet defterinize neleri kazıdığınıza şahit olunuz…
Bunlar sizi uyandıracak ve uyanık tutacaktır muhakkak…
Sonra, sokaklarda, açlıklarda, naçarlıkta, kızgınlıkta, kimsesizlikte, öksüzlükte, yetimlikte, kaybolmuşlukta başıboş dolaşan veya koşuşan ademleri göreceksiniz perdesini henüz açtığınız pencerenizde…
Dünyada; tıpkı doğumla başlayan hayatların, bebekliğe yakın o masumiyette, çaresizlikte, dişsizlikte (dişliliğe, fevriliğe, yetkinliğe inat), yaşlılıkta, zihni ve bedeni kayıpta sonlanması gibi, nereye adım atarsanız atın, başladığınız yere dönersiniz… ne kadar düze giderseniz gidin, adımlarınız ilk adımı bulacaktır mutlaka… o sebepten, yüzleşmeleri, toprakta bir başına büyümesine müsaade etmeden yanınıza alarak, kaçmalısınız…
Deprem… içsel hezeyanların, sarsıntıların, heyelanların, sabırsızlığın, kızgınlığın sultası…
Uzun uzun bakıyorum da gönlümün ufkuna ellerimi dayayıp, bulutlara sırtımı vererek… samimiyetin ve içten pazarlıksızlığın hükmettiği fakat masum insanları kurban eden işten mezbahaların kurulmadığı, mahremi, inancı istismar etmeyen, mütevazı, sadık, hoşgörülü, bilge Süleymaniye’ye…
Siz, gömülmek endişesiyle kazdığınız beşeri zaferlerin tünellerinden toprağın altına doğru kaçarken, içinizdeki Süleymaniye üstünüze yıkılmasın…
Akşam böyle bir kabus gördüm işte… depremde kaçışan insanları izlerken, Süleymaniye’nin yıkılacağını işitti düş… bu neyin sembolü dersiniz, giderek eksilirken kendimizden, bir parça, bir parça da bırakırken zamana kendimizi…
Telaşlarımız büyük, korkularımız kaçınılmaz, kuşkularımız kışkırtıcı… anlıyorum…
Amma ve lakin… ya insaniyet…!?
Tıpkı, rüyamda yılgınlığa açılan o pencereden bakan hislerden arınmış halimle, okuyorum da bugünü… hayatımda büyük yer teşkil eden ve her sabah onların yazılarını okuyarak güne başladığım sevgili Yılmaz Özdil, Bekir Coşkun, Umur Talu, Ruhat Mengi ve diğerleri,
Ne kadar öfkeliler… sevgili ve yalnız ülkeme tutkuyla bağlı oldukları için ruhlarında açılan zaptedilmez irkiliş ve şüpheli düşüncelerle konuştuklarındandır nicedir… kendilerini çok yalnız hissedip,
Daha evvel de söylediğim gibi, doğruyu bulmayı ve doğrudan, haktan yana gitmeyi arzulayan her adem yalnızdır lakin biz yalnızlar, düşünüldüğünden daha kalabalığız, gerçeğini unutuyorlar…
Ve uzun vakittir zihnimde yıkılmaz surlarını ören Johnny Depp…
Belki, mütevazılığının belirginleştirdiği, kopukluğu ve yalnızlığıyla git gide güzelleşen bu adam, benim ortaya çıkmama sebep olacak…
Belki, esasında öz Yahudilerin masumları öldürmeyeceği ve hakiki Müslümanların da terörist olamayacağı gerçeğini, insanların külleşen yüzlerine tokat gibi vuracak… peygamberler tarihi ile başlayıp, günümüzün kanlı topraklarındaki utanca başını vurarak, çehresindeki, sözlerindeki kan izleriyle sona erecek “Kudüs” isimli filmim için…
Belki, Karayip Korsanlarının son serisinde yapılan sayısız mantık hatalarını ve köşeye sıkışmışlığı aşacak, açacak, yolları aydınlatacak Leyla karakteri için…
Belki, “Ruh İkizi” ile esasında arza gelmeden evvel verilen yeminlerin, sonsuzluğa emanet edilen sözlerin, beşeri hayatta bizlerin kaderini nasıl etkilediğine dair hazırlayacağım psikolojik gerilim yüklü filmimde,
Kim bilir… kalbimi ve ilmimi Yüce Yaratana teslim ettiğim her tümcenin gerçekleşmesinde etkin olacak…
Yahut olmayacak…
Veya gerçeğin aleniliğine kavuşamadan benimle toprak olup gidecek satırlarım… bilemiyorum…
Tek bildiğim, Johnny Depp’in özel olduğu… sadece benim için değil üstelik…
Çöl rüzgarlarının
Kızgınlığı sinmiş üstüne
Haksızlığın boğucu
Tuzlu tadı yahut
Nereye adım atsan yeşeriyor
Kupkuru gülleri…
Bir anı büyüklüğünde
Zihindeki çoğu düşünce
Bir efkar kadar yahut
Unutulan bir gülüş gücünde…
Ellerinde kocaman halkalar
Boynunda boyunduruklar var
Renkli yüzüklerinin üzeri
Keder motifleriyle dolu…
Nice yaşamaya değer
Duygu var ise
Hepsi sevgili kaderin
Avuç içlerinde…
Büyük su damlalarında
Büyüyor alımlı yüzü
Sonra sonbaharda çaresiz kalan
Dallarda kırılıyor
Ne kadar yazmaya değer
Yaşam var ise
Anlatıyor sevgili kader
Dilinde tomurcuklanıyor
Sabırdan yaprakları…
Gizli pencerenin ardında
Nereye baksak kalın duvarlar var
Sırtını dönünce
Bir tokat atıyor başaklar
Gizli pencereden bakıyor kader
İzlerinde kuruyan gülleri
Göremediklerimizi görüyor
Kara kışı yaşıyor hüzünleri
Belki sancısı yok yüzlerin ama
Hüznü var…
**************
Günaydın sevgili günlüğüm…
Bu gürül gürül akan hüzünlerden başımı kurtarıp, kurutup kederlerin ıslağından, eski bir kavganın içinde buluyorum kendimi… yumruğumu onun kalbinin üzerine bastırıp gürleyişimle, ince bir hıçkırığın sırtına vurmasının ardından, zaman, akışkan dokusundan sıyrılıp tortularını bırakıyor üzerime… ve o korkuyla bir an, evren, geçmekte olan günden ve bu hakkından feragat ediyor içimde…
Tadında kalıyor kader, kendini salıyor kendime, kendine ayırıyor dudağımdaki tuzu, gözlerimdeki yandaşlığını bile… öylesi güçlü bir iktidar ki, alına yazgısını kabul ettirirken, söz geçiriyor bütün isyankar muhalefetlere… yanlılık, yansızlık, ortada, ortamda, ciğerimin hemen yanı başında kalakalıyor öylece… ve ben haykırmaya devam ediyorum…
Ateşler hiddete şekil verirken, kimyasını katıyor bütün haykırışların özüne, biçim veriliyor alev alev, renkleniyor kızıla düşünceler…
Lakin kimi öfkeler masumdur… kimileri günahkar…
Yumruğumla tökezleyen nabzını toparlama gayreti, onu, şaşkınlığın zafiyetine sürüklerken, başını ille de havada ve zulmünü dik tutma gayreti itekliyor bütün ötelenmişliği, başka dünyaların varlığından haberdar ederken üstelik…
Şayet haksızlığın ve ahlaksızlığın karşısında hiddetleniyorsanız, işte bu masum ve günahsız bir öfkeye dönüşüp kendi doğasını içinizde reddediyor… ve siz onun içindeyken, akli salimliğinizi yitirmediğiniz mühletçe zamanları dahi kendinize muhtaç kılabiliyorsunuz hak ve haklılığın gücü ile… sizi temin ederim…
Savunduğunuz her şeyin, yahut herhangi bir şeyin, son olarak kalmasını istemediğimizden… son’dan sonra geriye bağışlanabilecek, bağışlayabilecek, karşısında durulacak yahut karşınızda duracak gözetme hissi ve fiilinin bulunmayışı, içerisinde zamanı kanıksadığımız ve bol bol vazgeçiş ile yetinmeleri kabullendiğimiz, kemikli oluşumu hayat ile özetlerken, bir yandan son olma, bir yandan sonlanmama gayreti ile çelişmeler ve çekişmeler oluşturuyoruz kendimize…
Başka hiçbir derdimiz, tasamız yokmuş gibi… yaşamı bir yaşar olarak, kendimizce yeni icat ve icaplarla vazifelendirerek, başa çıkamadığımız teşekküllerinde yerelması olma gayreti de ağzımızdan yüzümüzden akıyor ayrıca…
Başımızı toprağa gömer, gözlerimizi kapatırken vücudumuz teşhirlerin ortasında durmakta…
Öfkemle kapı dışarı edilen o his, durum yahut zulüm karşısında, içimi dışımı saran halet gereği kararan gözlerimde bir başıma beklerken gelen selam da içimi ferahlatmıyor değil hani…
Doğrunun menzili içinde bulunmanız, sizi bazı gözlerden uzaklaştırırken, bazılarının göz bebeğinde saklı tutulmanızı sağlıyor…
Muhakkak… din istismarları, din tacirleri, yahut din muhaliflerinin marifeti ile, yaşayan her ademoğlunun Yüce Yaratan için özel ve önemli olduğu gerçeği silinip yok edilmeye çalışıldığından, zihni bulanıklık ve kaybolmuşluk arasında dönüp dolaşan insanların reel hayatından kovarak umulmaz ve olanaksız gördüğü melek kavramından birkaç selam ulaşır kalbinize… muhakkak, siz hissetseniz de, hissetmeseniz de…
Başarı; maddi yahut manevi kazanç kapısı değildir…
Ödüller ve alkışlardan da ibaret değildir, zira bu kadar elbisesiz, bu kadar şahsi döngüler ve şahsi, gayri şahsi menfaatlerle taş kesilmiş, cansız, nabızsız, sevgisiz kalmamıştır hiçbir vakit…
Sadece sonucundaki övüngen haticesiz neticelere bakarak gerçeklikle mukayese edilemez … hakikatle boy da ölçüşemez asla…
Başarı, ancak doğru şeyi, doğru vakitte yaptığınızda gelir yanınıza… yahut yaptığınızın adıdır başarmak…
|