|
Günaydın sevgili günlüğüm…
Sorun şu; Bilmediğiniz şeyleri anlamaya çalıştığınız vakit, yanılırsınız. Yanılmama oranı, sizin milyonlarca ve girift karanlık devinim içinde başıboş dönen rakamlardan, bir tanesini ama istediğinizi, sizin için gerekli veya hayati olanı, bir anda bulabilmeniz kadar düşük olasılık… yanılma oranı ise, düşünmenin suçuna sizi düşürüp, düşünce suçlusu ilan edecek kadar büyük yanılgıları şart koşuyor…
Bilmediğinizi anlamaya çalışmayınız… sadece onu bilmeye çalışınız… anlamak için bilmek gerekiyor!
Ben, kendimi ifade edemiyorum sanırım… şu an, kızgınım…
Nietzche'nin felsefe kuramları yahut aforizmalarıyla, yazdığım düşünsel, düşünce ve düşlem çıkarımlarımın, aforizmalarımın karşılaştırıldığı çok oldu… birbirine paralelliğinin varlığı, hangi gerçeklik düzleminde peyda oldu bilmem lakin, evren dahi düzlemler değil kara deliklerin de yer aldığı mucize ve kapanlarla dolu… engebeliği hüzünleri, ufukları bilineni temsil ederken, şüpheler korkulara yön veren bir inkar atlası gibidir…
Aynı evrenin hatta çekirdeğinin ademoğlu zihninde de var olduğunu kabul edersek,
Yanılgı, yanlışların varlığı kadar, yazmalar ve yazgılar olduğu iddia edilen her nevi hakikatlik savunuşu, hatta delili ile,
Kara deliklerin de mevcudiyetini kabul etmeliyiz…
Belleği etkileyen, hafızayı silen yahut yeniden tasarlamaya yönelik eylemleriyle isyan ettiren bu yanlışlıklar, kendi içine (ışığına) gömük kara delikler, birer mizansen olmaktan da uzak… gerçek kurgularıyla yaşarlar… varlıkları, varlığımızın idamesinde lakin iradesinde değildir asla…
Nihilizm, kesinlikle savunacağım ve inanacağım bir görüş değil…
Düzene, terbiyeye, örfe, adete baş kaldırış
İnandığım ve savunduğum en büyük görüş olan gerçekliğe de balta vurur… sizin, bildiğinizi zannettiğiniz her düşüncenin, seçimlerle tetiklenmiş bir sonsuzculuk sonucu, sonsuzlukça dikte ettirilen sözcükler yumağı olduğunu da bilmezsiniz ki…
Kemikleştirirsiniz… üst üste katmanlarıyla inancı oluşturur yaşamınızda… bunu da hisseder, sezer misiniz… tartışılır…
Hiççilik, esas itibari ile tasavvuf erkanının, mecrasının dönencesine, çekimine kapılandır…
İnsani olan kıymetler muhafaza edilirken
Beşeri her türlü sözde kıymetliye, hırsa, açlığa, öfkeye, şehvete,
Şerliğe hizmet eden her şeye
Karşı çıkar (hiçleştirir)! Hiççilik de sizi gerçekliğe götürür… belki dolaylı ve meşakkatli bir yoldan, bol bol düşündürerek…
Hiçleştirmek, nedir bilir misiniz?
Fani değerleri yadsıyarak yeni bir hiç değeri kazanmaktır sadece…
Nietzche'nin felsefesinde bolca vücut bulan aforizmalarla yazılarımın karşılaştırılması hoşuma gitmez…
Felsefeye, ancak düşüncelerimi ispat ederse yahut onları desteklerse, inanırım…
Siz, her kimseniz… cisimlenmiş, isimlenmiş sevgili düşünceler;
Maymundan bozma olduğunuza inanmaksa hiççiliğiniz… siz bilirsiniz…
Ben sadece, adem oğluyum…
Ve sevgili Johnny Depp, Nihilizmi daha iyi araştırmalı bence… inanmadan önce…
Yarın, devam edeceğim…
Yarındayım… ömür için pek bir önemi yok esasında yarının, bugünün, dünün… kavramlara, algılara, onları anlamlandırmaya ve tarihe göre mühimdir zaman… zira olayları, acıları, anıları kavrarken, us, zamandan yardım ister… onun mevcudiyeti kadar değer kazanır acı, acımak yahut mutluluk… ona göre isimlendirilir kimi sabırlar… elbette zamanla kuşatılmışken biz, zamansızlığın müfredatı hakkında hiçbir bilgiye ulaşamayız… tezahür ve tasavvurlar, ancak zamanla içli dışlı olmuş anlam ve anlamak’ta, simgelerle bir parça temsil edilebilir… soyut diyerek geçiştirdiğimiz anlamsızlık, kavramsızlık, sonsuzluk gibi uzaktır bize… sonları ve başlangıçları öğreten zaman, yeni ve müebbetten de müebbet bir çağı öğretmekten, imtina eder… ancak bu kadar harf ve türevleriyle sonsuzluk, sonsuzculuğun bir parçasına eğerse başını, belki yüzünü iç evrenimizde tasvir eder… onu da tarif edemeyiz muhtemelen…
Neyse… dünün bahsettiğim ertesinde, yani, bugündeyim… demine göre yeni bir meçhulü işgal ederken varlığım, zihnimde el değmemiş sualler de güneşin doğumuyla kendini gösterdi… buruşturulmuş beyaz bir kağıda kıymet katmak için hayatı yazıp, onun sızılı ve pürüzlü dokusunu düzeltmeye çalışıyor ellerim… bu esnada, yaşamı yazan harflerin mürekkepleri parmaklarıma bulaştığından, düzeltme gayretiyle beyaz kağıdın buruşuk kısımlarındaki derinleri de koyultuyor (derinlere mürekkep dolduruyor) … ve bilinmeyen daha çok bilinmeyen oluyor sanki…
Nihilizmin, bencil, nankör hiççilik inancını körelten lakin ademi, sonsuzluğu kavramaya çalışırken sonlara da bir mana verememeye iten, kuşku ve korkuların egemenliğinden kurtarıp,
Mesela sizin,
Kaybolmuşluğunuzda… evinizin, kalbinizin, zihninizin, hayatınızın anlamını ararken, küçücük bir çocuğun gözünüze ilişmeyen yahut küçümsediğiniz birkaç basamağı işaret edip, daha evvel başınızı kaldırmadığınızdan göremediğiniz düzlüklere çıkartması gibi… her vakit yere, ayaklara, isyana, inkara, tamahkarlıkla mataha bakan ve batan için, suallerden bir çocuk inşa edelim…
Madem Johnny Tolstoy ile ilgili… ben de mevzuya birkaç çizik atayım…
Nihilistlerin karanlık, kasvetli ve çığlıklarla dolu hiçliğinden anlamların dünyasına geçelim…
Ademoğlu, sadece arzuları ile var olan bir varlık değildir… aklın, yoğunlaşan dikkatin, öğretilerin, erdemlerin, seçimlerin, seçebilme ve düşünebilme hürriyetinin, konuşabilmenin, vicdanın… kısaca, gözle göremediğimiz lakin bakışlara musallat olan ruhun, etçil gövde ile harmanlanması sonucu… kara toprağın zamanla pişirilerek içine kalımlı mecburiyetlerin, onların ıslah şekillerinin, bilginin, kaderin ve öz’ün yerleştirilmesiyle yaratılmıştır…
Öyle bir vücut ki, kimi vakit arzularına, güdülerine, açlığına ve hormonlarına kulak vererek, ruha diş bileyen… fakat ruhun da bu esaret ve ödevcilikten pek hoşlanmadığı… ebediyet ve beşeriyet kavramlarının çatışması… dövüşmesiyle yoğrulmuş…
Solgun yahut tembel zihinlerde iyice belirginleşen derin gölgeler gibi… çok yakışıksız duruyor akli melekelerin üstünlüğüne inanan için bu çekişme…
Onlara göre, etobur canavarın ağzındaki sivri dişlere ve açlığına aldırmadan, küçücük bir bebeği diline yerleştirmek kadar… iki varlık arasında, ancak düşmanlık olabileceği bu tabii manevi bağın yahut zincir halkasının aitliğinde, birinin devamının diğerinin ölümüyle sağ ve sağlam kalabileceği kanaatinin sorunlu çıkarımlarına benziyor… kuşku ve karışıklığının sebebi bu… sonsuzluğa ulaşmaya çalışan ve ona yakın duran ruhun, görev ve bitimle danışık, onlara yandaş ten ile uyumsuzluğu…
Bu kan uyuşmazlığına tutulanın, vazgeçmek yahut irdelemek gibi iki seçimi mevcut…
Vazgeçen, isyan eden demektir… toydur… tahammülsüzdür… cahildir… çok konuşur.. cehalet, çoğu vakit habersiz ve güvende olma arzusuna da, öğrenmenin sizi taraf yahut tarafsız kılacak yüzleşmelerinden kaçışa da, kendi töhmetinizi sarıldığı unutulmazlarınızdan ve gözlerinizin en derininden yolmanıza da ve pişmanlık, utanç hislerinden kaçınmanıza da, hatta başkalarına hak vermeyip hak yemenize, sabretmemenize, boyun eğmenize, sizin yerine karar vericilerin düşünmesine izin vermenize, menfi yahut müspet sonuçlarla karşılaşmak yerine, verilene razı olmanıza da, dalalettir…
İrdeleyen ise, sonuçsuz yazmalar, karışıklıklar, sonsuzluğu anlamlandırma ve anlamlarla tümceleri oluşturma gayreti içine düşmüştür…
Aklına yenilip, kendini her şeyin yeteri görmeye iten bir körlüğü, buyruğu, şımarıklığı da mevcuttur bilginin… şayet ham ise…
Bilgi yahut bilinen, bilinmeyenin yüceliğinin farkında olup ilime ve aydınlığa dönüşmüşse, derin kederler ve acılar barındırır ki, hep savunduğum, acının öğreticiliğinin kıymeti ve kadime eş değer varlığı su yüzüne çıkar o vakit…
Tolstoy, hayatın muhtevasını, varlığının kimyasını, yaşamın vazifesini, elle tutulur gözle görülür bilimde aradığı için, anlamak ve ruh, ona uzak ve küskün kalmış…
Kupkuru bir dalın ucunda açan rengarenk çiçeğin manasını, kuru dalları sorgulayarak bulamazsınız… toprağın çürüyen yaprak ve kemik zerrecikleriyle doluluğu, çiçeğin köklerini sıkıştırmaz aksine onun için besin olur ve su, bu iki alem arasındaki akışı, geçişi, kaynayışı, canlılığı sağlar… bir damla su ile yaratan, toprağa da su ile yazgı bağışlar… her alemi, mesela, toprağı, içindeki ölüleri, ruhu, çiçeği, kökleri, dalı, tek tek inceler, zinciri kırıp, yadsırsanız… bütünlük arz eden evreni dimağınızda parçalamış ve onun çekirdeği yahut anahtarı olan ruhunuzu yok saymış olursunuz…
Her şeyi ve hiçbir şeyi içinde barındıran özün, bizden daha kalımlı ve canlı olan sözsel emirlerle harekete geçmesi, mevsimlere içyüzünü dönmesi ve gülümsemesi birer sual teşkil etse de, kainatı Ol sözünün içine sıkıştıran Yüce Varlığın, var olduğunu kabul etmek, zihninizin, yetisine ve yeterine inandığı gücüne rağmen, zor olmamalı…
İşte buna inandığınız vakit,
Ölümün yok edemeyeceği, aksine, ölüm kapısının başka diyarlara açıldığının ve sonlu bedenin toprağa bırakılarak sonsuz ruhun sonsuzluğa kavuşmasına aracı olduğunun nihai bilincini, benliğinize de yerleştirebilirsiniz…
Zira inanç, körü körüne (karanlık) değil de, öğrenilerek kazanılmış ise, apaydınlık olur…
Hayatın anlamında, sadece insan öğesi yoktur (ayrıca hayat sadece insanoğlu için de değildir, lakin seçmek, düşünmek insan içindir)… evet adem, her şey ve hiçbir şey demektir… hem aklı, hem kalbi, hem özgürlüğü, hem iradesi, hem öğrendiği olan paha biçilmez değerdir…
Lakin hayat, yaratılan yaşamsal tümlüğün, kainattaki her yaratılmışla bir arada (onunla) var olmasıdır… ölüm de yaşam da toplanır içinde… ademoğlu yaptıklarının ve yaptırdıklarının bedelini ödemek için yaratılmıştır… yaşatılması, olumlu yahut olumsuz karşılığı seçmesi, alması, paylaşması, biriktirmesi içindir…
Bir oyun ve eğlence olduğunu düşünen için hayat kahkahadır, şöhrettir, gösteriştir, tokluktur… yahut ilmi, şahsi kibrine yenilip yüksünerek hiçbir şeydir sadece… reddetmektir zihni hafifliğini belki…
Ama biz, hayatın bir amaç ve anlam ile yaratıldığına inanıyoruz…
Hayat, düşüncedir… inançtır… şerre karşı savaştır… dirençtir… sevgidir… esasında, görülmeyen her şeydir… görünen hiçbir şeydir…
Hayvanlarla, bitkilerle, dostla, düşmanla bir arada yaşayabilmektir…
Kim olduğunu aramak, ama aynı zamanda kim’liğini hissetmektir… umutsuzluğa düşmemektir hayat…
Soyut manalar, iç dünyası, hissiyatlar, bağlılıklar, sabır, zamanla her kavramı ancak niteleyebilen, sonla öğrenmiş, başlangıçla ümit edebilen bizler için, inanmak sonucundan öte değildir…
İnanmak, en uç noktadır ve sonrası ancak emeğimizle ispat etmeye çalışacağımız lakin incitmekten de korkacağımız bir mesuliyet ve meçhul…
Sevgili Tolstoy,
Her kim sizi incitmişse… hayatı ve yaşamınızı ondan kurtarmanızı diliyorum ki, düşünceleriniz kendini özgür kılabilsin…
Toprağınız bol olsun…
Düşman olduk
Yüreğim ve ben
Birbirimize
Aklım karıştı
Lakin kararttı kanatlarını
Güvercinlerinin
Çıkamadı işin içinden
Neden sözümü dinlemiyor
Dur dediğimde durmuyor ki
İçim sızısı oldu
Yürek içimde…
|