Login | Register


All times are UTC


It is currently Wed Dec 23, 2009 3:11 am



Welcome
<a href="http://metalheadtr.com" target="_blank">metalhead</a>
<a href="http://metalheadtr.com/forum" target="_blank">metalhead</a>



Post new topic This topic is locked, you cannot edit posts or make further replies.  [ 88 posts ]  Go to page Previous  1, 2, 3, 4
Author Message
 Post subject:
PostPosted: Thu May 28, 2009 9:41 am 
Offline
Paylaşımcı üYe
Paylaşımcı üYe

Joined: Wed Mar 04, 2009 2:04 pm
Posts: 68
Günaydın sevgili günlüğüm…

Farklı an ve zamanlarda vücuda gelen duygular sizi aynı hissiyatlarla yüz yüze gelmeye sürükler yahut hissin tekrarını yaşamaya, hatta bir yaşam biçimi, seçeneksizliğiymiş gibi kanıksatmaya iterse… hatalarda, kayıplarda, tanışık koşullarda sağ lakin kırgın olmak mı… bilinen ile bilinmeyen arasındaki çelişik seçimler mi ürkütür sizi?!
Yoksa o duygulara sebebiyet veren fiiller, yoksunluklar, acılar mı, sorgulamalarınızın yakasını kaldırarak yüzünüzü açar…


Aynı kederlerde farklı yüzlere kavuşmak için onca hazırlığınız vardı…!
Peki… öğrendikleriniz, tecrübe ettikleriniz ve boş verdiklerinizle, tekrar, eskiyerek kimi dokusu, tahammülü, an’ı, ıslak yanağınızdan soyulan, hakiki çehrenizi görmek, ona ve onunla baş başa, kalmak mı… kaderinizi suçlamanıza sebep…
Oysaki kader, size yaralarınızı saracak kadar zamanı ve teselliyi sunmuştu…

Bir de, mutluluk meselesi, kimi yazı için mutluluk vesilesi oluyor…
Dün, insanların mutlu olmasından, mutsuz olmamalısın dedi Cebrail…
Halbuki, hissettiğim mi farklı, anladığım mı bilemedim…
Tek hissin birden fazla düşüncesi ve onu kavrayan seçeneği olunca… insan bocalıyor…

Nedir sizce, bunca yazıdan çıkan anlam?
Kendini sevenler ve sevmeyenlerin, asırlardır sürüp giden savaşını anlatıyorlar esasında…

Doğdukları andan itibaren içine düştükleri yaşamları ile, içerlerine sığan yaşarlığın birbirine uyum sağlayamama hadisesi, iletişimsizliği, buna karşın her fırsatta baskılamak için ilettiği duygusuzluğu, pervasızlığı… veya, olmak istedikleri ile olabildikleri arasındaki farkların ağzından girip ruhuna doluşmasıyla oluşan tabilikten uzak, ihtiras ve pişkinlik…

Öfkelerini anlamak için, güvenini bahşettiği durumun, hissin, düşüncenin ve kanaatin, onları yanlışa sürüklediğini göremeyecek kadar şuursuz olduğunu kabul etmeliyiz ki, ancak bu onaydan sonra, tekdüze, ilerici ve nizamlı kavramlar, çağ dışı deliliğe yakışır bir karışıklık ile, öfkeyi anlatabilsin…

Cehalet denilen en yakın ve kolaycılığın, hafiflik ve rahatlığın, mesuliyetsizliğin, kalabalık kelamların, iftiraların, etrafta elini kolunu sallayarak ve gerinerek dolaşan edepsizliğin, benliği oyup açtığı derin boşluğu, ne ile doldurabileceklerine karar vermeye çabaladıklarında dahi esasında bir karara varmışlardır… zira, ademoğlunun, güvendiği inancın(!) değer biçtiği, yoksulluğa, acizliğe, çirkinliğe göre takdir verilen ve hep başkalarıyla kıyaslanılan, sevmediği (kaçmak istediği) içyüz hakikati… varlık olma mecburiyeti, kalıtım yahut yaşamsal şartlarla şekillendirilen iç ve dış görünüşü, varlık olma gayesinin de üstüne çıkararak, ona bir yüz vermiştir…

Kendi gerçekliğini, ilim, samimi inanç, edep, ahlak, adalet, sevgi gibi erdem ve insaniyet haklarıyla terbiye etmek yerine… her acıda, yoksullukta, vukuatta karşısına dikilen yüzünden nefret ederek ondan kaçmayı, onu silmeyi, yok etmeyi, kendi düşsel, düşünsel, şehvetsel arzularına, gıptalarına uygun yeni suratlar inşa etmeyi seçer… çirkinliğini içliğine hapsederek vicdanını susturduğunu da düşünür ayrıca… dahası, zihnini durdurup zihinsel dünyasını fetheden o sezgi ve dürtülerde fikre de yer bulunmaz pek… düşünmekten ve düşünceden hoşlanmadığı için (zira düşüncelerin dilleri kimi dem uzun olduğundan sözcükleri kehanetlere dahi karın ağrısı çektirecek kadar çağ’daştır…) düşünenlere de diş biler…

Hem inançlıyım deyip, hem de inancın kendisine has bozulmaz, değiştirilmez, yerinden oynatılmaz kaidelerinde… tutkunluk derecesinde ademoğlunu bağlayan parçalarında bile, şahsi seçimlerine göre (şahıslılık kazanacak ya haspam), bütünlükten koparak (bu da ona göre aykırılığın ve ayrıklığın icabı) değiştirdiği, kanaate olan güveninin, ruhuna öykülediği şiddetle… yaşadığının yahut yaşattığının doğru ve hakikat olduğunu savunur…

Kendi için yazdığı, heyecanlı, sansasyonal, trajik ve komedi hikayelerinde her vakit başrolü almak (alternatifsiz olmak), hanesinde veya dimağında kurduğu, kurguladığı, hayali kahramanlıklarla süslenen düzenin tek kontrolörü ve gücü olmak, dürüstlüğü, düşünceleri, sorguları, hatta toplumsal dengeyi görmezden gelmeye, görülmez ama bükülmez belkemiği olan örflerle dalaşmaya iter adem müsveddelerini…

Gerçekliğin türlü gerçekleşmelerinde, umduğunu bulamadığından, kendine, gerçek olmayan, yeni gerekçelerle (esasında tarih kadar eskidir bu bahaneler), emniyetli ve kudretli hissedebileceği zaruretler yapılandırır… bu yapılandırmada, yonttuğu evvela kendi varlığı ve gayesi… ardından da, çevresindeki zavallıların eti, benliği, kıymeti, hisleridir…

Göremezsiniz, elleri kanlıdır onların…
Dillerinde hep uçuşan an ve toz zerrecikleri… ağızlarının içine tükürüyor, lakin adem zerzevatları yutuyor hepsini…

Kendinden nefret edenlerin, yerkürede sebep olduğu felaketleri saymakla bitiremeyiz… o derece içimize işlemiştir ki bu batkınlık, bizden olmuştur artık, bizim gibi, bizden birileri sanki… hatta bize benzeyen… en büyük tehlike de, bize benzediğine inandığımıza, yavaş yavaş benzemek, galiba…

Bu sabah, aile içi cinsel istismar suçunun yaygınlaştığına dair haberi okuyunca, düşündüm buncalığı, tiksinerek, midem bulanarak, ikrah ederek zihnimden…

Kendi evladına, kardeşine veya yakın akrabasına kaşı ruhunda uyanan hayvani açlığı, ancak kendinden iğrenen birilerinin, yeni arzuhalleri öne sürüp söylencelerine kanarak, tamamen ahlak anlayışına ait ve uygun bir sistem oluşturma çabasını kullanınca, anlatabildim… ve içlerindeki öfkeyi, karışık hatta deliliği andıran kavramlarla… hiç oluşmayan erdemlerinde, en önemli olma ve kalma gayreti, güç kontrollüğü gibi sistematik oluşumlarla, nafile bir açıklama gayreti… bendeki…

İmdi,
Daha insani şekilde açıklayacağım… dogmatik olmayacak ve doğma, büyüme en doğal haliyle görünecek, emin olabilirsiniz…

Bu aşağılık, pislik, rezil ve tüm ehil kelamları, nezaketi, saygıyı, insanlığı, analığı, babalığı, kardeşliği, inancı, itibarı katleden iğrenç hal için, hastalık demek, dilimin ucunda nahif kalıyor…

Çocuklara, masumlara yaşatılan bu acılığı, haksızlığı, hayatın bir ayrıntısı olarak, tırnak içinde gösterip, tırnaklarımı içime çekerek, küçümseyemiyorum…
Ne yazık ki, yüreğin derisini soyacak ve her hissi dağlayacak kadar cehennem kokuyor…
Bazıları, “başkaları” diyerek anlatmış ya, ben ve kendi dışındaki her şeyi… farklılığı farksızlıkla ayırt edip, kendinin olabildiğince farkında olarak… başka, kavramında dahi muhakkak cehennemde mevcut, tekrarı, acıyı,… hatırlatıp ona yaşatacak çekirdeği vardır, deyip…
Dert, yanmış ya…

İşte, istismar suçuna müptela olan her için, ademden ayrı başka bir sınıf kurulmalı bütün anlamlarda… kolayca anlaşılabilsin diye mahluk denmeli belki…

Zira, artık beynim durmuş durumda!

İçerleri kapkara
Dikenlerle dolu
Sözlerinde öyle uç veriyor ki
Konuşmaları yetiyor acıtmak için…

Kelimelerime dağılıyor
Yoluyorum hayatın saçlarını
Anlamlarım gizleniyor
Bulduğu her kitabın içinde
Erimek için…

Kaderin iplikleri örüyorken
Ben içimde
Beni
Sökülmesin diye zamandan
Anlarım
Sıkı sıkı tutuyorum
Düşüncelerimi…

Bir sonu yok
Öyle görünüyor
Umutsuzluğun
Oysaki umut sonsuz olmalı
İçerlerinde dikenli teller
Umutsuzluğu kanatıyor
Benim dağınıklığım, yüreğimde
Harf harf…

Şu yükümü
Atabilseydim üzerimden
Sanki çağların
Yüzyılların yükü omuzlarımda
Ah atabilseydim
Dinlenirdim belki
Ve ilk kez, uyurdum…

Pekiiii
Bugün Johnny Depp hakkında ne yazabilirim, düşüneyim… eski fotoğraflarına bakıyorum da,
Dövmeleri, oldukça rahat tavırları, kıyafetleri…
Aslında öyle biri değilken, öyle biri olduğuna, onu kim ikna etmiş, merak ediyorum…
Johnny gibi bakmıyor bile…


Top
 Profile  
 
 Post subject:
PostPosted: Fri May 29, 2009 9:24 am 
Offline
Paylaşımcı üYe
Paylaşımcı üYe

Joined: Wed Mar 04, 2009 2:04 pm
Posts: 68
Günaydın sevgili günlüğüm…

Oyun… oyuncak…

Aynalar yansımasını bütün dünyadan çekince, baktığında kendini göremediğini zannetti ademoğlu… tüm yücelikler artık olduğu gibiydi, azametler insanoğlunun şahitliğinden elini ayağını çekmişti zira… tenhaydı ademciklerin içi dışı, daha bir’di sanki…


Tarihsiz zamanlarda mühürlenen, aynalar ile insanlar arasındaki kadim ahit, küçücük bir kırığın derinlere kadar işlemesiyle bozulmuştu… aynalar, kum ve toprak dolu kalplerinden sızan kanı görünce nedamet duymuş, kendi içine doğru gömülerek kararmıştı … kırık, binlerce, milyonlarca kırık ve kırgınlığa bölününce, ona bakan ademler, her parçasında farklı yanlarıyla yüzleştiler…

Uzun çağlar boyunca…
Ademoğlu, kendi içtihadında ve vicdanında arı halde mevcut, gözyaşlarıyla, dahi yetinme bilenin şükrü de bilebileceği hakikatiyle beslenen aynalara bakmaktan kaçındı…
Kendi diliyle soktu ruhunu, acıttı, ısırdı kimi vakit… dil yarası açıldı yüreklerinde…

Ancak rüyaların varlığına inandırdığı sezgiler ve sezmelerle, gerçekleşmesine müsaade ettiği, lakin her icazette bir parça daha özlüğünü de (öz’ünü değil fakat) müdafaa ettiği, korkunç imgelemler gibiydi… ve yeşil ejderhalara benzetiyordu can, kendine yönelik sorgulama ile ithamlarını…

Benliğin göğünden düşen yıldızın içinden çıkandı… öyle ki, vazife ve mecburiyetler nedeniyle artık ben’imsenmiş her yanlışı da yanına alıp, mülkiyetinin, gücünün, kibrinin, görkeminin yahut yalnızlığının yüksek tepelerine kaçıyordu insancıklar… yeşil canavar, bir türlü kendini ve gayesini anlatamıyordu…

İşte bu hal ve vaziyet nedeniyle,
Aynaların kalbi kırıldı…

Gerçekleri, ademlerin gizlerini yahut saklıları gözlere söylemek yerine, artık kum ve toprak dolu kalplerini dillerine kusarak, ağızlarını açıyorlar …
Can, aynaya baktığında, hisleri ve hakikatleri değil, aynanın ağzındakileri görüyor… ayrıca, kendi görmek istediklerini de… ve onlara inanıyor, baktıkça artan bir inanç ile… soyutlar, ruh, kimi gerçek, aynaların bir köşesinde taşlaşmışken, iyice ete kemiğe bürünüyor dış görüntüsü… o sebepten aynalara bakan tersten görüyor kendini…

Aynaları sevmiyorum…
Onlarla aramızdaki kadim ahdi bozan ademleri de, hiç sevmiyorum…

Boşuna değil, Johnny Depp’in aynaları sevmemesi… zira, aynalarda da, onun yüzünde de, kendi görmek istediklerini görüyorlar…

Bunca kararmış gündemin ve göğün altında, bu mevzudan konuşmak nerden aklıma geldi derseniz, oyuncaklardan tabi… bazen, ademler, karşısındakiyle oyun oynuyor… gözlerine takılmıştır çünkü, zihninin çelme takarak düşürdüğü düşüncelerinin acıyan başıyla tahlil edebildiği, kırık bir oyuncak ve yarım bir oyun hali…

Sizi bilemiyorum lakin benimle oyun oynanmasından hoşlanmam… çekidüzen verdiğim bütün kelam ve ölçülü prensiplerim, oyun ve eğlenceliklerinde, dişlerini uzatır… belki, dişi kurt yanımı açığa çıkartır… büyük bir zevkle acıtır, kanatırım ruhlarını…

Lakin bu acı oyun ve oyunculuğun Johnny ile bir ilgisi yok… sadece, o kadar sessiz kalmıştı ki zaman, aynaların ahdi vurdu yüzüne ve buncalığı anımsadım…

Birkaç not ekleyip, bitireyim günümü…

Daha çok bireyselleşirken, bir yanını da kaybediyor insanlık… tek olma yolunda, muhakkak toplumsal bütünlük içinde var olarak yaratılan tabiatını yadsıyarak, bir’likte olma olgusundan ayırıyor kendini…

Giderek eksilen yanlarıyla, düşünmek;
Tıpkı sahip olduğu insanlık gibi, sonsuz aşkın ve sonsuzluk felsefesinin içinde devinimleşen, dönüşen hallerinden yabancılaşıp, git gide objelere hükmeder hale bürüyor varlığı…

Tek olma iştahı, onu asla birliğe ulaştıramayan, kalabalık ve tenden daha yakın yalnızlıklara sürüklüyor… ve sürekli, söylediklerinin değil söyleyemediklerinin, yaptıklarının değil yapamadıklarının derdinde büyütüyor pişmanlıklarını… suçlarından yahut eylemlerinden nedamet duymaması bu sebepten…

Yavaş yavaş insanlık vasfından uzaklaşıp, renklerin, refah düzeyinin, toplumluluğun arasında yüksek duvarlar örerken, kendi içinde, sınıflandırdığı menfaatçiliğinin de gözetiminde, hak ile haklılık kabilelerini parçalayıp, darmadağınık kalplerle yalnızlaşıyorlar…

Velhasıl zorunluluk; ikna olmamız için yeterli olmadığından, beraberinde taşıdığı zorluklara katlanamıyoruz…
Sert mizaçlı ve gerçekçi vicdana değil, ancak ödev ve görevlere sözünü geçirebiliyor…

Size çırılçıplak üç şey söyleyeceğim;
Birincisi beşiğiniz… çırılçıplak sizi, uyutan
İkincisi teniniz… çırılçıplak hakikatinizi, saklayan
Üçüncüsü mezarınız… çırılçıplak veballeri, buyuran…

Peki neyi saklamaya çalışırsınız riya ile… bilmem ki…

*******

Erdem yönetimi;
Ancak ilim ile oluşabilir…
Hatta bilgi ile bile değil
Zira kimi bilgi olası kirlidir

Hamlığı öğreten gibi değil
Pişmiş olmalı, pişkinlere inat
Soyutlarda neyi kanıtlamalı bilmem
Erdemlerin gözleri yoktur ki…

Onları ancak siz görebilirsiniz
Ve kalbiniz hisseder ancak
Ölümsüzlük bir dayanak ise
Ölüm bir basamak olmalı
Ölümlülükse, yükselticiliği
Belki…

Size felsefeyi
Anlatırken
Evvela aklınızı kullanmanızı
Salık veririm…
Akılsız bir felsefe
Ancak akılsız bir inanç kadar,
Sahidir…

İnsan ömrünün
En uzun hecesidir
Yaşamak
Ancak his, inanç ve düşüncelerinle
Kelime olur
Hayat isminde…

Bütün bilinenler
Öyle vakitlerde
Kanıyor ateşe doğru
Akıyor bildikleri…
Oysa ilim olsa, karanlığı
Aydınlatırdı belki
Ve keşke erdemleri
Kanıtlamaya çalışmaktan vazgeçip
İnanmaya başlasak…

Ancak o dem kimi anlam
Kurtarılabilirdi…


Top
 Profile  
 
 Post subject:
PostPosted: Mon Jun 01, 2009 10:05 am 
Offline
Paylaşımcı üYe
Paylaşımcı üYe

Joined: Wed Mar 04, 2009 2:04 pm
Posts: 68
Günaydın sevgili günlüğüm…

Muhannetti… bencildi… bereketi olmayandı…
Lakin varlığı itibarı ile faydalı iken… kolsuz, bacaksız, dilsiz kaldı…
Su… bizim yüzümüzden…


Sanki, iki beden birbirine karışarak öz’ünü yitirmiş, her şeyi kişiselleştirmiş ve baskın olan diğerini de kendine mal etmiş gibi, ruhu ve gövdesi girift haldeki ademoğlu, varlıktan bir yokluk çıkartmaya çalışıyor, amma gün gelecek… evrensel ve paralel döngülerin birbiriyle bağlantı noktası olan arzın çekim kuvveti, yok olduğunda ve kimi zihinlerin tasavvur etmekte güçlük çektiği o son her canlıyı yokladığında… varlığın, ancak eksilip artabileceğini lakin asla yok edilemeyeceğini, olası ya belki, hiçlik felsefesinden (şahsi menfaat ve güdülerden vazgeçerek, arzusuz olan ama arsız olmayan hiç’liğe yükselmek dışında kalandan, yani tamamen hiçleşmekten bahsediyorum. Beşeriyetin vakumuyla gözlerin içine çekilip ademoğlu kutsiyetinden uzaklaşmaktan da,) kendine bir sonluk edinebileceğini anlayacaklar… çok geç olacak… tüm varlığı muhannet iken, bir mevcut bereket kazanmak neredeyse ihtimal dışı…

Ruhu, insancıl veya yabani pek çok soyut kavramın merkezi olarak kabul ettikleri halde köreltme, bildiklerinden ötürü yaşamsal her nevi bilgiyi diğerine sezdirmeme… düzene isyanı kahramanlık olarak ileri sürme, böylelikle ruhu tüm etkinliğinden muaf tutarak kendi bedenlerinin içine salıverme durumu… böyle düpedüz fakat yalın olamayan bir horluk içinde, her baktığı göze abes, her ortama da beyhudeler…

Uçsuz bucaksız maviler arasında yol alırken, ardında siyahlar bırakan gibi… kötürüm kalıyorlar acılarda, kendilerine dahi tahammülsüzler…

Vazgeçmişlerdir… ruhlarından… sevdalarından… sadakatlerinden… ahitlerinden…

Ve su artık sadece bir gölgedir… bereketinden çöllerin kuytu sessizliğine ve soğuğuna çekilmiştir… ademler şerliğe boyun eğdiğinden, artık daha az acı çeker haldedir suyun hakikati… varlık için dupduru ve saf iken, bizlere muhannettir… hep gölgeliklerde doğan ve dolaşan kıymetsiz bir variyettir…

Islak olan her gölgenin bir ismi vardır… ve yüzlerle şekillenmiş ayaklarının altında hep birinin kalbi, ağızlarında o yüreğin hayat öyküsü, olduğu halde…

Yudum yudum öfkeye benzer… damla damla kine…
Salkım salkım ahlaksızlık verir yemişini bağlarında… küçücük bebeklere lokma lokma isyan yedirilir …

Sevinçlerden korkmuyorum, sevinmesi kadar
O vakit daha da uzaklaşıyor
Sivri telaşa bürünüyor… hissedemiyorum…
İşte tam da o vakit başlıyor vazgeçmeler
Tam da yorulduğunuzda
Ve anlam veremediğinizde
Kendinize…
Zira sorumlusu hep bir başkası oluyor
Kopuyorsunuz
Yahut kopartıyorsunuz kalbinizi…
Ondaki kendinizden…

Balık… koca apartmanı yutmuş, sivri dişlerinin arasında ancak kapısı görülebiliyor… vücudu boyunca sokaklar, caddeler uzanmış, o kadar ki, atlasın neredeyse tamamını kaplayacak kadar büyük… ademoğlu, hayalinin ve muradının simgesi olan balığı özlediğinden kanıksamış, lakin ulu taş binaları, kalabalık ve vahşi sokakları da onun vücudunun üzerine kurmuş ne yazık ki… ancak kuyruğu, okyanusun kıyısına dokunabiliyor… o da susuzluğunu, hayatsızlığını dindiremiyor tabi…

Çağımızda umut ve düş, ne kadar heybetli olursa olsun, bu kadar çaresiz…

******

Bir duygunun peşinden giderken, hayata düşen gibi… bu his kim, sualinin cevabı, aslında acı’ydı… acı ve özlemek, sadece…

Belki korktuğumu düşünebilirsiniz
Susuyorumdur o vakit
Belki ağladığıma da inanabilirsiniz
Lakin hüzünleri düşünüyorum…

Kimi zihniyle
Baş başa kaldığında
Kendiyle başa çıkamaz
Başa baş giriştiği, vuruştuğudur
Yarışlarında…

Siz beni yalnız zannediyorsunuz
Düşüncelerim ve duygularımla
Fakat içimin kalabalığı yüzüme vurmuş
O sebepten gülüyorum
Zira hıçkırıklarını duydukça kahkahaların
Karmaşalar adım attıkça
Dudaklarım kayıyor…

Belki
Yıldızlar kabirlere dökülürken
Yaşamlara yağdığını düşünüyorlar

Karıncaları ancak görüyorlar
Kendileri dışındaki varlıkların
Farkına varıyorlar o vakit
Bilebilmişlikleri
İbretle
Karıncalanınca…

Belki, bir çaresiz gibi
Kahverengi gözlerimi kocaman açarak
Bakıyorumdur
Aciz sanabilirsiniz
Sizi görüyorum oysaki…

Bu evrende
Hiçbir şey göründüğü gibi değil
Olduğu gibi sadece
Genişleyip duran bir gerçeklik var
Buna karşın ademoğulları
Küçülüyor günden güne
Dışı büyüyor
Özü minicik…

Hafta sonu, görevli olmam beni çok yordu… o sebepten çökkün bir zihnin kaleme alabildiği dünya, ancak bu kadar renkli… kısacık bir Leyla Jack macerasıyla, hem günü, hem bu bitkinliği bitirmek niyetindeyim…

Karanlık sularda yaşadıkları, asla bitmeyen bir gün idi… güneş batmaya ne vakit niyetlendiyse, kırmızı yakamozun omuzlayarak onu kaldırdığı sonsuz lanetin içindeydiler… yiyecekleri ve içecekleri tükenmiş, git gide soyutlaşarak anlara bölüşülüyorlardı;
Kimi vakit, birkaç dem evvelinde yaşadıkları olayları, suyun üzerinde yansıyan birsamlar nedeniyle görüyor, bu suretle düşle hakikati birbirinden ayıran yetilerini de, yavaş yavaş kaybediyorlardı…
Bir ara, kara parçası, ufukların birinden koparak en yakınlarında belirdi…
İçecek temiz su ve yiyecek bulma ümidiyle, karaya çıktılar…
Harabe, terk edilmiş şehirler, adaya hakim tepelerde kurulmuş, arada ansızın parlayan rüzgarın ve uğultulu mağaraların sahipliğinde, inliyordu…
Sanki, ahali bişeylerden ürkmüş gibi, ahşap kapıların dışını kanla işaretlemişti…
İşaretsiz kapıların ancak kendisi ayakta dururken yahut direnirken bilinmeyene, ev(leri), kaya tuzlarında boğulmuştu…
Evlerin en büyüğüne girip yiyecek aramaya başladılar… Jack ve Leyla, mürettebatın büyük bölümünün ansızın kaybolduğunun farkında değildi henüz…
Binlerce, milyonlarca çığlık sesiyle irkildiklerinde, şehrin her sokağını talan eden minik canlıları gördüler…
Boyları oldukça kısaydı, başları bir kurdu andırırken kulakları hayli uzundu…
Kanla işaretlenen evlere öfke içinde bakıyor, diğer evlerin harabelerini ısırıp çiğniyorlardı ve her tükürüşlerinde kaya tuzu bir avuç daha çoğalıyordu…
Jack telaş içinde mürettebatı aradı lakin birkaç kişiden başka kimseyi bulamadı… adadan kurtulmak için koşarken, ansızın ağaca asılı bir iskeletin konuştuğunu fark ettiler… kadim bir lanetten bahseden kemikler, görünenlerin gerçek olmadığını haykırdıktan hemen sonra, çamurlu suyu kusmaya başladı… ada su altında kalıyordu… esasında gördükleri her şey sudan ibaretti…
Jack en yüksek tepeye çıkıp siyah incinin nerede olduğunu telaşlı gözlerle aramaya başladığı sırada, Leyla sözcüklerini duyabildiği ve anlayabildiği yaşlı rüzgardan yardım istedi…
Rüzgar; çağlardan… artık okyanusun dibinde olan adanın gerçek hikayesinin içinden geçirerek her birini, büyük şerre boyun eğenlerin, hiçbir sözü anlamayan tuhaf yaratıklar tarafından nasıl öldürüldüklerini gösterdi… bir zamanların mutlulukları eskiyerek acılaşmış, hiçbir canlının büyüyemeyeceği şekilde tuza dönüşmüştü… korkak ve kokan lanetli ruhlar kendi boyun kemiğine asılmış, yüce melek hepsini cezalandırmıştı…
Jack, Leyla ve mürettebat kendine geldiğinde incinin güvertesinde olduklarını anlayıp, şükrettiler… ada artık gözlere ilişmese de gök aşağıya doğru hafif sarkmıştı.


Top
 Profile  
 
 Post subject:
PostPosted: Tue Jun 02, 2009 9:25 am 
Offline
Paylaşımcı üYe
Paylaşımcı üYe

Joined: Wed Mar 04, 2009 2:04 pm
Posts: 68
Günaydın sevgili günlüğüm…

Dış dünyaya açılan pencerenin kenarına henüz sığınmıştı, soluk… kuvvetli rüzgarlardan ve kadim ataların toprağından yükselen acı bilgelik ile karşılaşmadan, gördükleri karşısında hayatı düşünüyordu…

Büyük emek ve merak ile benliğine hazırladığı sayısız ihtimal ve olasılığı, zihnin en görünür yerindeki kutsal sunağın kenarına yerleştirmiş, onlara uzanabileceği dişleri ve tırnakları biliyordu… çoğu dem, en uzaklarda kalan mümkünlere ancak terbiye edilmiş ilim ve düşünce ile ulaşabileceğinin bilincini, yer tuttuğu her adımın izlerine bırakırken, meçhulden gelen sessiz haberlerin, geleceğe ait olduğunun farkında… ne manaya geldiğini çözmeye çalışıyordu…


Küçük soluk…
Bizim milyonlarcasını, hayat uğruna harcadığımız, kirlettiğimiz kıymet…
Lakin, varlığını dahi günün getirileri, götürüleri içinde unuturken bizi hem kemiklerimizin, ayaklarımızın üzerinde, hem de hayatın bir kenarında tutan… üfürük…

Bilirim ki,
Ruhum, bir vakitler gönül toprağına; acı, tehdit, güvenlik, lüzum gibi içsel yahut çevresel (dışsal) koşullarla, katmanlaştırdığım ve kalınlaştırdığım gerekleri dahi tuzakları yerleştirmişse…

Derinlerimde, nice alevler, toplu dikenler, iğneler, kıyımlar, zehirli kuru kemikler var ise…

Onları oraya, derisi dökülen ben yerleştirdi(m)…
Gönül toprağı, benim toprağım… benim kalbim… benim kanaatim…
Ve kuşkuların, korkuların teslimiyeti, benim… bilirim…

Uzun zaman önce, lekeler belirince gözlerimin ardındaki o batkın ufukta… dikenli teller çektim kalbimin etrafına…

Sınırları sınırlandırdım sınırlarımla…

Sabrımdan mendiller yırtarak tellere tutturdum… ellerim acıdı fakat, her derdin, tasanın, kaygının görebileceği yakınlıkta, ucundan yaşlar damlayan küçük ama yırtık sabırcıklar, ademoğlunun yahut şerrin görünmez tehlikelerini, uyarıyordu…

Zira dikenli tellerin her birinde, muhakkak keskin gamlar mevcuttu…

Dilediğim, dildiği, dilime buladığım korkunç şüphelerin ve yargıların acıtıcılığından, uzak tutmak için… (belki uzak durmak için)

Lakin daha çoğu, Kalp Tapınağımı, gönül mabedimi, inandığım, koruduğum her nevi kıymetliyi sonsuza dek ruhumda muhafaza edebilmek için…

Amma… dikenli teller ve sabır işe yaramayınca… zamana baş vurarak, gönül toprağımla beşeriyet… beşeriyetle ademcikler… ademlerle ebedilik arasında uzun mühletler istedim…

İşte o vakitlere gönlümden avuç avuç toprak atıp, tuzaklarımı yerleştirdim…

Nice kahır, suç, töhmet bu tuzaklarımda binlerce parçaya bölünerek can verdi… canıma yol oldu… yürüdüm…

Gün geldi…
Başkalarına… başka olan pek çok şeye… yahut kendime ait çokluğa… güvenmesem bile… büyüdüm…

Üzerini örtemediğim, geçmişe sıkışmış çoğu yüzleşmelerin, anıların ve şu anlarda yaşananların içinden geçerek, kendime yeni duvarlar ve daha az zararlı serin çöller inşa ettim…

Soluğun varlığını işitip gördüklerini gördükçe, tasalar küçüldü… bir nefesin içine sığan minik hançerlere dönüştü… kimisinin sızını hissedemedim, kimisinin çeliğinden damlayan kan ekmeğime karıştı…

Alıştım…

Dirayetimi, yetimi, direncimi güçlendirdim… düşüncelerin gücünü keşfettiğim için, olaylar, durumlar, yaşarlar yahut yaşamlar için öldürücü yaraları seçmeyi öğrendim kelime kelime…

Artık, kalp toprağımı serperek içine yerleştirdiğim tuzaklarımı, mühletlerden ayıklamanın zamanı gelmişti…

Benlik, dedi ki; yorulur, üzülürsün… bunca sıkıntıya gerek var mı hiç… daha evvel bir görünüp bir kaybolan görüntüler, sahici bir dokuya bürüsün kendini… soksun elini kalbine, zamanları, müddetleri yağmalasın… bütün tuzaklarını varsın o kazıp çıkarsın…

Dedim ki, olmaz…

Nice kitaplardan ibret aldım, nicelerine kısacık hikayeler koydum, bir nokta gibi görünen…

İklimler sebep oldu, pencerelerimi açmama… ikilemler kapattı hışım içinde kimi vakit…

Bir yabancıyı nasıl koyarım gönül toprağıma…

Ya sahip çıkarsa gün gelir… ya bana yer kalmazsa yahut benim olmazsa artık ben…!

Bilmem anlatabildim mi efem!!!

Keşke
Ellerim titreseydi de
Dudaklarım titremeseydi
Bilir misiniz ne kadar zor
Söylediklerinizin hüznünü ağırlamak

Tıpkı emrivaki
Yahut yağmur bulutlarının gözyaşları gibi
Tepenize yağar tepeden inme
Kelamlar
Tepeleme yığarlar üzerinize
Ve dudaklarınız titrer
Susarsınız…

Keşke
Söyleyeceklerim olmasaydı hiç
Umutlarım olmasaydı
Unutulsaydı düşünseller
Düşünmeseydim hiç
Bir haber kadar yakın olunca
Dudaklardaki titreyiş
Öğreniyorsun çaresizliği
Elleriniz demir gibiyken…

****

Neyi bilmek istiyorsunuz
Yahut kaçıyorsunuz neden
Olduğunuz ve durduğunuz yerde
Yok mudur hiç, bilmek…

Avuçlarda
Zakkum çiçekleri
Sonra bir de, keşkeyle
Bilenir yapraklar
Koşarlar içmek için
Avuçlarına, kana kana
Topraklar birikir
Ele düşen düşüncelerde
Sonra, zakkum artıkları
Çürümek için
Bulanır su, kirlenir
Bilmemekse, berraktır
Bilmeyi değil, bilmemeyi seçer
Senin bildiğinin peşine düşerler…

Johnny Depp

Her gün, güncemdeki satırlarda yer almasından mutluyum…

Evet, ruhsuz demir yığını dediğim yatından hoşlanmasam bile, varlığı beni korkutmuyor…

Korkmak… esasında hakiki korku değil de, onun bir yansısı gibi, varlıktan haberdar olmanın yahut hissetmenin, ademi içine düşürdüğü farklı ve anlaşılmaz anlamların adıydı sadece…

Bu hissiyatı hissetmiyorum onun için…

Uzaklarda bir yerlerde var olduğunu bilmek güzel… bana benzeyen her bakışını, yaşam tarzını, inancını, sımsıkı kapatıyorum içime… benim için önemli ve özel olan bunlar… belki kendi koruyamaz, saklayamaz diye… onu saklıyorum…


Top
 Profile  
 
 Post subject:
PostPosted: Wed Jun 03, 2009 12:57 pm 
Offline
Paylaşımcı üYe
Paylaşımcı üYe

Joined: Wed Mar 04, 2009 2:04 pm
Posts: 68
Günaydın sevgili günlüğüm…

Her yerde gülüşen ağızlar var… zaman ve kum, yüzlerini gözlerimizden silmişken, dişleri kalmış çene kemiklerinin zihinlere yağan ufantıları üzerinde… iki dudağı da gönülsüz taşımışlar, gülerken konuşabilsinler, diye…

Kendi içinden, hayallerinden, çıkarımlarından, çıkarlarından çıkamayan ademler düşünün… tıpkı oluşan zoraki memnuniyet yahut mecburi mutlumsular gibi, imgelemlerle biçimlendirdikleri düşünselliğe yakın durması için, güçlerinden, kontrollerinden, otoritelerinden, sözcüklerinden, ellerinden, ayaklarından lime lime söktükleri kardeşlik, ağabeylik, ağalık, efendilik… ruhsuz tahta parçaları, eklentiler, eklemler sunmuş cana…


Ve onları kullanıp kendine, yaraşır, yakın, yakışık bir dünya kurmaya gayret etmiş adem…
(gerçeği, zamana dağıtırsak;)
Olurlarından, odalar inşa eder… çatısı ve temeli olmayan, sade duvarlar… fotokopi resimlerle süsler duvarlarını, renkli tümcelere boyar her yerini ahşap çerçevelerin… çalışma masaları koyar lakin üzerinde kitaplar olup, kalemleri ve beyaz kağıtları olmayan… zira kitaplarda bütün buyrukları sıralanmıştır, emir emir, kip kip, vasat bir gerçekliği haykırır vaziyetiyle içi riyayla dopdolu suni yapılar… iç sızıları ve pişmanlıklar zaman alıyor, acıtıyor diye, hepsini satırlardan çıkartmışlar…

Odada aydın’lık değil bulamaca benzeyen loş’luk hakim… kapısı ve kapıyı tutacak duvarı bulunmadığından mahremiyete, öz’e ve özelliğe yer yok… paha biçilmez ömürlerden gasp edebildikleri hak ile, an dolu halılar örer ve çiğnerler bu kıymetlileri… çiğnetirler de üstelik…

Bir yatak, bir de dolap vardır ayrıca… uyumak ve saklamak için niyetlerini… arzusu henüz baş gösterdiği vakit, zihnin karanlığında beliren dalgalardan ayırıp sivri kayalıklarında, kapalı uçurumlarında kurutarak, o dolaba saklarlar… uzun bir müddet…

Sonra, yanlarından, tenlerinden birer siluet ayıklayıp ona derinlik kazandırmak için küçücük bir baş şekillendirirler… içine, düşünceliliği değil fikri sabitliği saplarlar… kalbi biçimlendiremediklerinden, kalbin asli görevlerini, duyguların açığa çıkan eylemlerini (hisliliği değil ama) ezberletirler… ve göğüs kafesini soluğuyla indirip kaldırırken can, hissiyatı, hakikati, inancı, kıymeti, ilmi, hürriyeti ve dahası bir yüreği varmış gibi davranmasını sağlarlar… ezberlettikleri kalpliliği, hayata böylece takdim ederler…

Derken, odanın karşısına geçip ağzının girişine büyük bir ağızlık takarak bağırmaya, komutlar buyurmaya başlar can…
Duvarları, ha düştü ha düşecek… aldırmadan…

Durumun, çevrenin, olayın her yerine kocaman gülücükler ve gülüşmeler hakim…

Etrafta uçuşup duran, bazı vakitler kalbimize çarpan, bazı demlerde başımızı paralayan, acıya, sızıya, gerçeğe, bilgiye, hisse, kıymete, hoş görüye, tahammüle duyarsız kalan…
Koca ağızlar…

Bedenin tutuculuğundan, avuçlarından, pişkinliğin ve umarsızlığın havalarına düşen… bu düşükte, kelimeler kan ağlarken, her vukuatı kendine göre yorumlayan, durağanlığı yoran şeyler…

Hiç silinmeyen kahkahaların…
Tok hakaretlerin
Toyluğun… açlığın… ölümlülüğünü unutturan, ölü anların… hilkat garibesi!

Hayatı boyunca, masumlara bıraktığı acı izlerden gülümsemesini silemeyecek…
Ağzı terlediği için kelamları kokan ve kaşınan ademoğluna… bir insan silueti uydurmak ve bulmak da hayli güç…

Benden, bana ait olanı almak için dolaşık ahkamları boyunduruğunda geliştirmişken… sonsuzluğu çağrıştıran her kavram, ancak ney sesinde hayat buluyor artık…

Gerçekliği konuşmak, kahkahaya boğulan kimsesiz ağızlar için imkansız bir şey…

Ağzı olan konuşuyor, velhasıl…

Coğrafyada ise gene gelincikler açıyor…

Unutamadım…
Göğün ağladığı,
Gecenin aydınlığını hıçkırıklara boğan
Karanlık ve kalın örtüsünü
Üstüne çektiği zamanları

Ben… Unutamadım…
Belki hiç dinmeyecek
Bilmeyecek gibi
Hiç gelmeyecek
Dönmeyecek yahut
Öyle düşünmek rahatlatıyor ademi
Fırtınaları, belaları
Uzak tutuyor sanki
Buna inanıyorlar

Yaşamamak için kederi
Düşünmemeye çalışıyorlar…

*******

Bir yarının hiç batmadığı
Günler
Bir yarıda içine gömük
Siyahlık
Yalakanın gözü hep aydınlık
Karşısındakinin omzu ağır
Gözü karanlık…

Hani iş yapmadan
İş yapar görünürler ya
Çirkin ağızlarında deli dikeni
Gelecekleri için hırsı, ihaneti
Anlarında mayalarlar ya

Yüksek işlerin
Büyük insanlarıdır onlar!
Bütün ana ocağı, baba ocağı
Sırf onlar için yanar
Bütün sevdalar ayaklarına paspas
Yalatırlar
Yalakalar…

Riya en çok
Onlara yakışır
Gözlerinin, tenlerinin rengine
Hemen alışır…

İçimde ölüyor
İçimin insanları
İnsanlığın toprağı yakalıyor
Kaybolmasınlar diye
Yeni yürekleri filiz veriyor
Sonraları…

Çıldırış…(!)
Katliamlara, çılgınlığa, dertlere, ayrılıklara, yoksunluklara, yoksulluklara alıştık…

Çoğumuzda, ademoğlunun yaratılışında var olmayan lakin sonradan peşine takılanlar ve taktıklarıyla bütünleşerek oluşturduğu bir kuyruk… artık sizin, dengede, döngüde, bunca gündelik telaşta ayakta kalabilmesini yahut yürüyebilmesini sağlıyor da diyebileceğiniz, hal mevcut…

Bazen bu kuyruklar ayaklarına ve adımlarına dolandığından düşüyor yürek, kafasının üzerine…

Misal, yoksulluk… yahut yaşamı kışkırtan ve ölümü yüzlere fışkırtan sinir buhranı… canın peşine takılmışsa ve gölge’liği artık kadere dönüşmüşse, bu kuyruktan kurtulmak mümkün değil gibi… giderek ağırlaştığından taşıması da güç, uzadığından onunla karar vermek, düşünmek, sevmek, sabretmek, hissetmek, yürümek de…

Bir anda…
Varlık olduğunu hatırlatan refah peşindeki ademe, yeni alternatifler sunan, tek düze, kısa ama karanlık, tıpkı aydınlığın bir anda sönmesi gibi bir siyahlık içinde, çözüm ve yol belirir zihinde… erdem ve samimiyetleri silikleştiğinden, inancı da görünmez kılar bu ummalık… kızgınlık, öfke, kin belirir ve yaşadığı her acı için muhakkak başkalarını suçlarlar…

Kördür, sağırdır, düşünmez, hissetmez, buhran…
Canı hapseden kararlılığı vardır… buhrana boyun eğen, ailesini, sevdiklerini katleder… kendinden vazgeçer… zihnini, insanlığını, yaradılışını, kalbini uyuşturup, hatırlamaz sevgiyi… küçüklüğünü… ve her şeyi…

****

Günaydın sevgili günlüğüm…

Sorun şu;
Bilmediğiniz şeyleri anlamaya çalıştığınız vakit, muhakkak yanılırsınız. Yanılmama oranı, sizin milyonlarca ve girift karanlık devinim içinde başıboş dönen rakamlardan, bir tanesini ama istediğinizi, sizin için gerekli veya hayati olanı, bir anda bulabilmeniz kadar düşük olasılık… yanılma olasılığınız ise, düşünmenin suçuna sizi düşürüp, düşünce suçlusu ilan edecek kadar büyük yanılgıları şart koşuyor…

Bilmediğinizi anlamaya çalışmayınız… sadece onu bilmeye çalışınız… anlamak için bilmek gerekiyor!


Ben, kendimi ifade edemiyorum sanırım… şu an, kızgınım…
Nietzche'nin felsefe kuramları yahut aforizmalarıyla, yazdığım düşünsel, düşünce ve düşlem çıkarımlarımın, aforizmalarımın karşılaştırıldığı çok oldu… birbirine paralelliğinin varlığı, hangi gerçeklik düzleminde peyda oldu bilmem lakin, evren dahi düzlemler değil kara deliklerin de yer aldığı mucize ve kapanlarla dolu… engebeliği hüzünleri, ufukları bilineni temsil ederken, şüpheler korkuları körükleyen bir inkar atlası gibidir…

Aynı evrenin hatta çekirdeğinin ademoğlu zihninde de var olduğunu kabul edersek,
Yanılgı, yanlışların varlığı kadar, yazmalar ve yazgılar olduğu iddia edilen her nevi hakikatlik savunuşu, hatta delili ile,
Kara deliklerin de mevcudiyetini kabul etmeliyiz…

Belleği etkileyen, hafızayı silen yahut yeniden tasarlamaya yönelik eylemleriyle isyan ettiren bu yanlışlıklar, kendi içine (ışığına) gömük kara delikler, birer mizansen olmaktan da uzak… gerçek kurgularıyla yaşarlar… varlıkları, varlığımızın idamesinde lakin iradesinde değildir asla…

Nihilizm, kesinlikle savunacağım ve inanacağım bir görüş değil…
Düzene, terbiyeye, örfe, adete baş kaldırış
İnandığım ve savunduğum en büyük görüş olan gerçekliğe de balta vurur… sizin, bildiğinizi zannettiğiniz her düşüncenin, seçimlerle tetiklenmiş bir sonsuzculuk sonucu, sonsuzlukça dikte ettirilen sözcükler yumağı olduğunu da bilmezsiniz ki…
Kemikleştirirsiniz… üst üste katmanlarıyla inancı oluşturur yaşamınızda… bunu da hisseder, sezer misiniz… tartışılır…

Hiççilik, esas itibari ile tasavvuf erkanının, mecrasının dönencesine, çekimine kapılandır…
İnsani olan kıymetler muhafaza edilirken
Beşeri her türlü sözde kıymetliye, hırsa, açlığa, öfkeye, şehvete,
Şerliğe hizmet eden her şeye
Karşı çıkar! Hiççilik de sizi gerçekliğe götürür… belki dolaylı ve meşakkatli bir yoldan, bol bol düşündürerek…

Hiçleştirmek, nedir bilir misiniz?
Fani değerleri yadsıyarak yeni bir hiç değeri kazanmaktır sadece…
Nietzche'nin felsefesinde bolca vücut bulan aforizmalarla yazılarımın karşılaştırılması hoşuma gitmez…

Felsefeye, ancak düşüncelerimi ispat ederse yahut onları desteklerse, inanırım…

Siz, her kimseniz… cisimlenmiş, isimlenmiş sevgili düşünceler;
Maymundan bozma olduğunuza inanmaksa hiççiliğiniz… siz bilirsiniz…
Ben sadece, adem oğluyum…

Sevgili Johnny Depp, Nihilizmi daha iyi araştırmalı bence… inanmadan önce…

Yarın, devam edeceğim…


Top
 Profile  
 
 Post subject:
PostPosted: Thu Jun 04, 2009 9:13 am 
Offline
Paylaşımcı üYe
Paylaşımcı üYe

Joined: Wed Mar 04, 2009 2:04 pm
Posts: 68
Günaydın sevgili günlüğüm…

Sorun şu;
Bilmediğiniz şeyleri anlamaya çalıştığınız vakit, yanılırsınız. Yanılmama oranı, sizin milyonlarca ve girift karanlık devinim içinde başıboş dönen rakamlardan, bir tanesini ama istediğinizi, sizin için gerekli veya hayati olanı, bir anda bulabilmeniz kadar düşük olasılık… yanılma oranı ise, düşünmenin suçuna sizi düşürüp, düşünce suçlusu ilan edecek kadar büyük yanılgıları şart koşuyor…


Bilmediğinizi anlamaya çalışmayınız… sadece onu bilmeye çalışınız… anlamak için bilmek gerekiyor!

Ben, kendimi ifade edemiyorum sanırım… şu an, kızgınım…
Nietzche'nin felsefe kuramları yahut aforizmalarıyla, yazdığım düşünsel, düşünce ve düşlem çıkarımlarımın, aforizmalarımın karşılaştırıldığı çok oldu… birbirine paralelliğinin varlığı, hangi gerçeklik düzleminde peyda oldu bilmem lakin, evren dahi düzlemler değil kara deliklerin de yer aldığı mucize ve kapanlarla dolu… engebeliği hüzünleri, ufukları bilineni temsil ederken, şüpheler korkulara yön veren bir inkar atlası gibidir…

Aynı evrenin hatta çekirdeğinin ademoğlu zihninde de var olduğunu kabul edersek,
Yanılgı, yanlışların varlığı kadar, yazmalar ve yazgılar olduğu iddia edilen her nevi hakikatlik savunuşu, hatta delili ile,
Kara deliklerin de mevcudiyetini kabul etmeliyiz…

Belleği etkileyen, hafızayı silen yahut yeniden tasarlamaya yönelik eylemleriyle isyan ettiren bu yanlışlıklar, kendi içine (ışığına) gömük kara delikler, birer mizansen olmaktan da uzak… gerçek kurgularıyla yaşarlar… varlıkları, varlığımızın idamesinde lakin iradesinde değildir asla…

Nihilizm, kesinlikle savunacağım ve inanacağım bir görüş değil…
Düzene, terbiyeye, örfe, adete baş kaldırış
İnandığım ve savunduğum en büyük görüş olan gerçekliğe de balta vurur… sizin, bildiğinizi zannettiğiniz her düşüncenin, seçimlerle tetiklenmiş bir sonsuzculuk sonucu, sonsuzlukça dikte ettirilen sözcükler yumağı olduğunu da bilmezsiniz ki…
Kemikleştirirsiniz… üst üste katmanlarıyla inancı oluşturur yaşamınızda… bunu da hisseder, sezer misiniz… tartışılır…

Hiççilik, esas itibari ile tasavvuf erkanının, mecrasının dönencesine, çekimine kapılandır…
İnsani olan kıymetler muhafaza edilirken
Beşeri her türlü sözde kıymetliye, hırsa, açlığa, öfkeye, şehvete,
Şerliğe hizmet eden her şeye
Karşı çıkar (hiçleştirir)! Hiççilik de sizi gerçekliğe götürür… belki dolaylı ve meşakkatli bir yoldan, bol bol düşündürerek…

Hiçleştirmek, nedir bilir misiniz?
Fani değerleri yadsıyarak yeni bir hiç değeri kazanmaktır sadece…
Nietzche'nin felsefesinde bolca vücut bulan aforizmalarla yazılarımın karşılaştırılması hoşuma gitmez…
Felsefeye, ancak düşüncelerimi ispat ederse yahut onları desteklerse, inanırım…

Siz, her kimseniz… cisimlenmiş, isimlenmiş sevgili düşünceler;
Maymundan bozma olduğunuza inanmaksa hiççiliğiniz… siz bilirsiniz…
Ben sadece, adem oğluyum…

Ve sevgili Johnny Depp, Nihilizmi daha iyi araştırmalı bence… inanmadan önce…
Yarın, devam edeceğim…

Yarındayım… ömür için pek bir önemi yok esasında yarının, bugünün, dünün… kavramlara, algılara, onları anlamlandırmaya ve tarihe göre mühimdir zaman… zira olayları, acıları, anıları kavrarken, us, zamandan yardım ister… onun mevcudiyeti kadar değer kazanır acı, acımak yahut mutluluk… ona göre isimlendirilir kimi sabırlar… elbette zamanla kuşatılmışken biz, zamansızlığın müfredatı hakkında hiçbir bilgiye ulaşamayız… tezahür ve tasavvurlar, ancak zamanla içli dışlı olmuş anlam ve anlamak’ta, simgelerle bir parça temsil edilebilir… soyut diyerek geçiştirdiğimiz anlamsızlık, kavramsızlık, sonsuzluk gibi uzaktır bize… sonları ve başlangıçları öğreten zaman, yeni ve müebbetten de müebbet bir çağı öğretmekten, imtina eder… ancak bu kadar harf ve türevleriyle sonsuzluk, sonsuzculuğun bir parçasına eğerse başını, belki yüzünü iç evrenimizde tasvir eder… onu da tarif edemeyiz muhtemelen…

Neyse… dünün bahsettiğim ertesinde, yani, bugündeyim… demine göre yeni bir meçhulü işgal ederken varlığım, zihnimde el değmemiş sualler de güneşin doğumuyla kendini gösterdi… buruşturulmuş beyaz bir kağıda kıymet katmak için hayatı yazıp, onun sızılı ve pürüzlü dokusunu düzeltmeye çalışıyor ellerim… bu esnada, yaşamı yazan harflerin mürekkepleri parmaklarıma bulaştığından, düzeltme gayretiyle beyaz kağıdın buruşuk kısımlarındaki derinleri de koyultuyor (derinlere mürekkep dolduruyor) … ve bilinmeyen daha çok bilinmeyen oluyor sanki…
Nihilizmin, bencil, nankör hiççilik inancını körelten lakin ademi, sonsuzluğu kavramaya çalışırken sonlara da bir mana verememeye iten, kuşku ve korkuların egemenliğinden kurtarıp,
Mesela sizin,
Kaybolmuşluğunuzda… evinizin, kalbinizin, zihninizin, hayatınızın anlamını ararken, küçücük bir çocuğun gözünüze ilişmeyen yahut küçümsediğiniz birkaç basamağı işaret edip, daha evvel başınızı kaldırmadığınızdan göremediğiniz düzlüklere çıkartması gibi… her vakit yere, ayaklara, isyana, inkara, tamahkarlıkla mataha bakan ve batan için, suallerden bir çocuk inşa edelim…

Madem Johnny Tolstoy ile ilgili… ben de mevzuya birkaç çizik atayım

Nihilistlerin karanlık, kasvetli ve çığlıklarla dolu hiçliğinden anlamların dünyasına geçelim…

Ademoğlu, sadece arzuları ile var olan bir varlık değildir… aklın, yoğunlaşan dikkatin, öğretilerin, erdemlerin, seçimlerin, seçebilme ve düşünebilme hürriyetinin, konuşabilmenin, vicdanın… kısaca, gözle göremediğimiz lakin bakışlara musallat olan ruhun, etçil gövde ile harmanlanması sonucu… kara toprağın zamanla pişirilerek içine kalımlı mecburiyetlerin, onların ıslah şekillerinin, bilginin, kaderin ve öz’ün yerleştirilmesiyle yaratılmıştır…

Öyle bir vücut ki, kimi vakit arzularına, güdülerine, açlığına ve hormonlarına kulak vererek, ruha diş bileyen… fakat ruhun da bu esaret ve ödevcilikten pek hoşlanmadığı… ebediyet ve beşeriyet kavramlarının çatışması… dövüşmesiyle yoğrulmuş…

Solgun yahut tembel zihinlerde iyice belirginleşen derin gölgeler gibi… çok yakışıksız duruyor akli melekelerin üstünlüğüne inanan için bu çekişme…

Onlara göre, etobur canavarın ağzındaki sivri dişlere ve açlığına aldırmadan, küçücük bir bebeği diline yerleştirmek kadar… iki varlık arasında, ancak düşmanlık olabileceği bu tabii manevi bağın yahut zincir halkasının aitliğinde, birinin devamının diğerinin ölümüyle sağ ve sağlam kalabileceği kanaatinin sorunlu çıkarımlarına benziyor… kuşku ve karışıklığının sebebi bu… sonsuzluğa ulaşmaya çalışan ve ona yakın duran ruhun, görev ve bitimle danışık, onlara yandaş ten ile uyumsuzluğu…

Bu kan uyuşmazlığına tutulanın, vazgeçmek yahut irdelemek gibi iki seçimi mevcut…

Vazgeçen, isyan eden demektir… toydur… tahammülsüzdür… cahildir… çok konuşur.. cehalet, çoğu vakit habersiz ve güvende olma arzusuna da, öğrenmenin sizi taraf yahut tarafsız kılacak yüzleşmelerinden kaçışa da, kendi töhmetinizi sarıldığı unutulmazlarınızdan ve gözlerinizin en derininden yolmanıza da ve pişmanlık, utanç hislerinden kaçınmanıza da, hatta başkalarına hak vermeyip hak yemenize, sabretmemenize, boyun eğmenize, sizin yerine karar vericilerin düşünmesine izin vermenize, menfi yahut müspet sonuçlarla karşılaşmak yerine, verilene razı olmanıza da, dalalettir…
İrdeleyen ise, sonuçsuz yazmalar, karışıklıklar, sonsuzluğu anlamlandırma ve anlamlarla tümceleri oluşturma gayreti içine düşmüştür…

Aklına yenilip, kendini her şeyin yeteri görmeye iten bir körlüğü, buyruğu, şımarıklığı da mevcuttur bilginin… şayet ham ise…
Bilgi yahut bilinen, bilinmeyenin yüceliğinin farkında olup ilime ve aydınlığa dönüşmüşse, derin kederler ve acılar barındırır ki, hep savunduğum, acının öğreticiliğinin kıymeti ve kadime eş değer varlığı su yüzüne çıkar o vakit…

Tolstoy, hayatın muhtevasını, varlığının kimyasını, yaşamın vazifesini, elle tutulur gözle görülür bilimde aradığı için, anlamak ve ruh, ona uzak ve küskün kalmış…
Kupkuru bir dalın ucunda açan rengarenk çiçeğin manasını, kuru dalları sorgulayarak bulamazsınız… toprağın çürüyen yaprak ve kemik zerrecikleriyle doluluğu, çiçeğin köklerini sıkıştırmaz aksine onun için besin olur ve su, bu iki alem arasındaki akışı, geçişi, kaynayışı, canlılığı sağlar… bir damla su ile yaratan, toprağa da su ile yazgı bağışlar… her alemi, mesela, toprağı, içindeki ölüleri, ruhu, çiçeği, kökleri, dalı, tek tek inceler, zinciri kırıp, yadsırsanız… bütünlük arz eden evreni dimağınızda parçalamış ve onun çekirdeği yahut anahtarı olan ruhunuzu yok saymış olursunuz…

Her şeyi ve hiçbir şeyi içinde barındıran özün, bizden daha kalımlı ve canlı olan sözsel emirlerle harekete geçmesi, mevsimlere içyüzünü dönmesi ve gülümsemesi birer sual teşkil etse de, kainatı Ol sözünün içine sıkıştıran Yüce Varlığın, var olduğunu kabul etmek, zihninizin, yetisine ve yeterine inandığı gücüne rağmen, zor olmamalı…
İşte buna inandığınız vakit,

Ölümün yok edemeyeceği, aksine, ölüm kapısının başka diyarlara açıldığının ve sonlu bedenin toprağa bırakılarak sonsuz ruhun sonsuzluğa kavuşmasına aracı olduğunun nihai bilincini, benliğinize de yerleştirebilirsiniz…
Zira inanç, körü körüne (karanlık) değil de, öğrenilerek kazanılmış ise, apaydınlık olur…

Hayatın anlamında, sadece insan öğesi yoktur (ayrıca hayat sadece insanoğlu için de değildir, lakin seçmek, düşünmek insan içindir)… evet adem, her şey ve hiçbir şey demektir… hem aklı, hem kalbi, hem özgürlüğü, hem iradesi, hem öğrendiği olan paha biçilmez değerdir…

Lakin hayat, yaratılan yaşamsal tümlüğün, kainattaki her yaratılmışla bir arada (onunla) var olmasıdır… ölüm de yaşam da toplanır içinde… ademoğlu yaptıklarının ve yaptırdıklarının bedelini ödemek için yaratılmıştır… yaşatılması, olumlu yahut olumsuz karşılığı seçmesi, alması, paylaşması, biriktirmesi içindir…

Bir oyun ve eğlence olduğunu düşünen için hayat kahkahadır, şöhrettir, gösteriştir, tokluktur… yahut ilmi, şahsi kibrine yenilip yüksünerek hiçbir şeydir sadece… reddetmektir zihni hafifliğini belki…

Ama biz, hayatın bir amaç ve anlam ile yaratıldığına inanıyoruz…
Hayat, düşüncedir… inançtır… şerre karşı savaştır… dirençtir… sevgidir… esasında, görülmeyen her şeydir… görünen hiçbir şeydir…
Hayvanlarla, bitkilerle, dostla, düşmanla bir arada yaşayabilmektir…
Kim olduğunu aramak, ama aynı zamanda kim’liğini hissetmektir… umutsuzluğa düşmemektir hayat…

Soyut manalar, iç dünyası, hissiyatlar, bağlılıklar, sabır, zamanla her kavramı ancak niteleyebilen, sonla öğrenmiş, başlangıçla ümit edebilen bizler için, inanmak sonucundan öte değildir…

İnanmak, en uç noktadır ve sonrası ancak emeğimizle ispat etmeye çalışacağımız lakin incitmekten de korkacağımız bir mesuliyet ve meçhul…

Sevgili Tolstoy,
Her kim sizi incitmişse… hayatı ve yaşamınızı ondan kurtarmanızı diliyorum ki, düşünceleriniz kendini özgür kılabilsin…
Toprağınız bol olsun…

Düşman olduk
Yüreğim ve ben
Birbirimize
Aklım karıştı
Lakin kararttı kanatlarını
Güvercinlerinin
Çıkamadı işin içinden

Neden sözümü dinlemiyor
Dur dediğimde durmuyor ki
İçim sızısı oldu
Yürek içimde…


Top
 Profile  
 
 Post subject:
PostPosted: Fri Jun 05, 2009 8:23 am 
Offline
Paylaşımcı üYe
Paylaşımcı üYe

Joined: Wed Mar 04, 2009 2:04 pm
Posts: 68
mutlu yıllar sevgili Johnny (biraz erken kutladım biliyorum, ama olsun)

hepimiz seni çok seviyoruz...

********

Günaydın sevgili günlüğüm…

Sonsuzlukça konuşmak istiyorsanız, çağlar boyunca insanların ve insanlığın soru ve sorunlarına ışık tutmalısınız… her susan, susturulan masum adına konuşmalısınız… denk düşmeli kaleminiz yürekli gerçeklerine… ancak bu şekilde, zamana kafa tutabilirsiniz…

Sevgili Johnny Depp,
Ölü yahut sağ da olsa, okuduğunu varsayarak yazarım yazacaklarımı, sevgili meçhule veya ilgiliye… büyülenmiş kadar hakikatlerden hem şuursuz hem şuurlu, yaz güneşinin altında kararsızlık yahut karamsarlıkla aniden beliren buzun üzerinde iki ileri bir geri gidiyormuş gibi adımlarım, ürkerek amma dikkatli… nihayetinde, ebedi vakte eriştiğimizde muhataplarının muhakkak haberdar edileceğini yahut okuyacağını bildiğimden… seslenirim onlara, henüz şimdiden…

Yaşamınız boyunca yeraltındaki dünyalardan uzanan eller yollarınızda belirdi ve siz onlar hasebiyle bazı vakitler yalnızlığa, anlaşılmaz lakin anlattığınıza inandığınız anlamlara, çelişkilere, ihanete düştünüz…

Onların haykırmaya çalıştığı saat’lerde, kısacık anlar biçimlemeye ve ölümden korkmamaya gayret ettiniz hep… ölümsüzlüğe, sonsuzluğa olan özleminiz sizi sonlara alıştırdı galiba ve kaybetmekten korktuğunuz kadar hiçbir şeyden korkmadınız… ne karamsarlıktan… ne kararsızlıktan… ne kalabalıktan…

Siz, hayatı kurtaramazdınız…
Fakat pek çoklarının yaşamını kurtarmaya ve aydınlatmaya çalıştınız… sizin içinizde büyüyen ve içine kalbinizi kurban verdiğiniz karanlığa anlatacakları olmalıydı kolladıklarınızın… masumların… sevgili çocuklarınızın…
Sizin adınıza konuşmalı, sizin için savaşmalıydılar… yaşamınız boyunca, zihninizi çevreleyen pusluğun muammasında kendi yansınızı görememiş olsanız da, kadim bir güç, esasında yönlendiriyordu sizi… siyah bulutlar, birilerinin buyruğundan, huyundan, yaşamından, kaşından, gözünden etrafınıza dökülse de, o yolları gösterecek bir vicdan sızısını taşıdınız her dem…

Bu, sizin acınızı da arttırdı, arayışlarınızı da ne yazık ki…

Gözlerinizde, derin kuyular saf tutmuştu… her güneş doğumunda, yeryüzü aydınlanırken siz o kuyuların içine düşüyor, ellerinizle kalbinizde yahut belleğinizde tutunacak küçücük bir dal, bir ot parçası arıyordunuz… öyle sancılı bir kurcalayıştı ki, kimi vakit elleriniz ruhunuzun en sınırlarına, beşeriyetinin bittiği sonsuzluğunun başladığı ufuklara dayanıyordu… küçücük köküyle kanaat yahut düşünce, mutlaka o düşüşte elinize geliyor ve tutunuyordunuz…

Hissettiğiniz derin bir sızı iken, karanlık şerre düşmediğinizi anlamlandıramıyordu kavrayışlarınız… o sıra, ancak kendi halinizi anlamakta ve anlamlandırmakta idiniz…

Oysa, her gün tekrarlanan bu işkencede, hiçbir zaman dipsiz kuyulara düşmediniz…

Zahmetli tırmanışınız sizi gecenin karanlığında ancak, düşüncelerin ve inançların düzlüğüne çıkartabildiği için, yalnızlıkta kendinizi görmeye çabaladınız…

Seçimlerinize göre şekillenen yalnızlık sizi kuyulara sürüklediğinde, her gün doğumu gene aynı eziyete katlandınız…

Şikayet ettiniz, kendinizle yahut başkalarıyla kavga ettiniz… ellerinizi kalbinize sokup iyileştirmek istediğinizde ise, kimi hissiyatlar dışarı attı, kimileri hasrete uğurladı sizi… dışınızdan… özlüğünüz, ruhunuz dışındaki her şeyden medet umdunuz…

O zamanlar… zor zamanlardı…

Şer, ebediyette verdiği kanlı sözünü tutmuş ve yollarınızı kapatmıştı… aynı devinimler içinde bir türlü sona eremeyen yahut tekrar eden yazmalar, simsiyah yazgılar, toprağınızdan ve bedeninizden yükselip her saat, her gün sizi esir alıyordu… hatta o kadar ki, düşüncelerinizin kalabalığında dahi eriyordu umudunuz tıpkı eğreti alevi üzerinde zoraki tutunan mum gibi… vücudunuz baştan sonra, “son ağaç” tı artık… kalbiniz, kimilerinin yaşamlarında, ihtiraslarında kurban edilen bir yitik, yetim, kimsesizdi…

Teniniz öyle acıyordu ki hissedemediniz, kalbinizdeki ağrılar dimağınıza da tesir ettiğinden anlayamadınız, kadim gücün sizi hiçbir vakit bırakmadığını, terk etmediğini…
Mum her söndüğünde, onu kimin yaktığını sorgulamadınız hiç…
Kaybolduğunuzda, bitkinliği ellerinizden silenin kim olduğunu da göremediniz…

Değersizleştiğinize inandırdıklarında kendinizi bir leş gibi hissettiniz… aynalar, zaten kalpleri kırık olduğundan, diğer ademlerin görmek istediklerini yerleştirdi yüzünüze…

Neyse…

Yazı veya düşünsel bu ya… tüm bunların başladığı zamansızlığa, mezar taşlarımızdan geçerek ve bedenimizdeki toprakları yeryüzüne silkeleyerek, dönelim…

Henüz tarih başlamadığı ve ruhlar çift yaratıldığında… bir kız vardı…

Arzın takviminde, kendini arayan sislere, soluklara yol gösterecek… aynaları yüreği ile barıştırıp birleştirecek… o demler henüz isyan etmemiş olan şerre karşı mücadele edecek, bir kız…

Filozoflar ve elçileri olan felsefe; Mikail ve Cebrail meleğin, ayrıca pek çok peygamberin bu kıza öğrettiklerinden doğmuştu…

Yazılarında vücut bulan her mürekkep damlası ile yeni bir düşünce ve sistemi, Yüce Yaratan tarafından toprağa karıştırılmış, düşünebilme, anlayabilme ve sorgulayabilme yetisinin tohumları böylece yaratılış toprağına bırakılmıştı…

Ruhlar alemindeki sonsuzluk, tarifsiz huzuru da beraberinde getirmesine rağmen, filozofların ebediyeti anlatma ve keşfetme gayretine ışık damlası idi kızın varlığı… görebildikleri, bilebildikleri, hissedebildikleriyle, gerçek bir yalnız idi… yalnızlığa bile boyun eğdirecek güce sahipti…

Filozoflar bu kızın, bu kız onların öğrencisi olduğu için, kitaplara, satırlara değil de, hayata ve onu meydana getiren sözsel, düşünsel manalara (manzaralara) yazıyorlardı kuramlarını… sonsuzluk, er geç, bu anlamları keşfettirecekti her birine… dünya için, şerle mücadele zamanı yaklaşıyordu…

Bu kızın yanında sevgili Johnny Depp, siz vardınız…
Tabi, bu hakikati, dünyadaki her can gibi siz de unuttunuz…

Şer, bilgeliğine, zehirli ateşine, kibrine, övüncüne ve kitaplarına güvenip isyan ettiğinde, bütün satırlar sustu bir an… Yüce Yaratanın kitapları ve sözleri dışında her bilgi silindi…

Adem ve Havva için sınav vakti gelmişti…
Onları da soyları, yaşamlar, yaşarlar takip etti…

Güzel bir hikaye öyle değil mi sevgili Johnny…

Yaşadığınız her sızı, keder, vazgeçiş, yokluk ve ölüm esasında bir sınavdı…
Amma ve lakin, bir ara hayatı saran her yanınız kendi içinizi o kadar acıttı, öylesine acıdınız ki… kız, kendi hakkından feragat etti…
O vakte kadar göremediğiniz ışıklardan daha büyüğünü gönderdi…

İşte o andan itibaren, kaderiniz, kızla tamamen ayrıldı ve siz kendi yolunuzda yürümeyi seçtiniz…

Kız ise, çoğu ademin farkında bile olmadığı Düşünce Aleminde var olan ve artık canların seçimlerinden, ruhlarından kurtulup yeryüzüne de ulaşan Şerle mücadele ediyor…

Evet, o da yeryüzünde…
Ve ademler tarafından incitilmiş, kimsesiz bırakılmış… gücünü, tahmin bile edemezsiniz…

Size doğum gününüzde kim olduğunuzu söyledim, bu gerçekliği bahşettim… kaptan Jack dahi, kuyulardan sizi kurtaran o küçük ışıklardan, otlardandı, biliniz…

Mutlu yıllar…

Bildiğim bütün acılar
Çok konuşuyor
Bilmediklerimse susuyor
Varlığını, yüreğimi ısırdıklarında
Anlıyorum…

Aslında anlamak da değil bu
Hissetmek galiba
Bir ağrı ki, çoğu manaya
Saç yoldurur…

Anlamsızlığı zaten
Kendimize de bir anlam
Veremememize sebep
Bazen kanaatlerin veya
Acıların sebebini bilirsek
Daha az acıtır
Bilinmeyen çoğaltıyor
Ağrıyı durum durum
Düşünce düşünce büyüyor
Anlayamamak…

Yollara bakıyorum
Bir yerden başlayıp
Diğerinde biten
Sadece istediği yere götüren
Kadere benziyor…

Siz ayrımların başına gidip
Kendinizle düşünüyorsunuz
Bir seçim yapmak icap ettiğinde
Seçerek, yürüyorsunuz…

Bildiğim bütün acılar
Pişmanlıkça yahut hüzünce konuşuyor
Bilmediklerim daha çok
Buyurup, buruyor…

O sebepten tepkilerimi
Edinimlerimle kıyas edip
Çözmeye çalışıyorum
Şayet sebepleri bilirsem
Kendini gönlüme ve ruhuma salan
Kederin içyüzünü de görüp
Onu tanıyabilirim…


Top
 Profile  
 
 Post subject:
PostPosted: Mon Jun 08, 2009 9:26 am 
Offline
Paylaşımcı üYe
Paylaşımcı üYe

Joined: Wed Mar 04, 2009 2:04 pm
Posts: 68
Günaydın sevgili günlüğüm…

Bilgi ve ilgi…

Melekler gam çekmez, onların keder yükleri yoktur kalpleri olmadığından…
Lakin ademoğlu buyrulan çoğu hüküm yahut ağızdan düşüveren sözle incinir… ruhu ve yüreği insanı ayakta tutandır, halleri, güvenleri veya huzurları korkunç şekilde istila eden, görmesi ve yaşaması gerekenlerin en diplerine sürükleyendir de… bazen ademoğlu, istemediği sözcükleri söylerken, bir ah kazanır… kendi ahlarından eksilmiş olabileceğini düşünüp, ah ile doğan her hakkı suç gibi üstünden attığına inanır…


Bilgi ve ilgi birbirini tamamlayan etkilerdir… ne bilgi ilgisiz öğrenilebilir, hatta gelişebilir (geliştirilebilir), nede ilgi bilgisiz bir mana ve samimiyet ifade eder…

Bilgi olarak kazanılmış her şey ilahi ve evreni tasvir eden gerçekliğe aittir ve biz, kalımlılıkla günümüze, kanaatimize ulaşmış… yahut kararlarımıza, seçimlerimize yön veren için, soyut-somut… hakiki- hakiki değil… ayırımı yaparız…

Soyut olan kavramlardan, nitelik sahibi somut kelimelere yükselmek, zihin ile belleğe, bilgiyi ve dönüştüğü ilmi zerk etmekle mümkün… (derdini anlatamayanların en eksikliği)

Nesneleri; nesnellikte var olanları görerek, birbiriyle karşılaştırarak, birleştirerek veya ayırarak öğrenirken,

Soyut olan kavram ve hisleri, “inanç, acı ve sabır”, seçkin, seçici, görünür, birleştirir, anlamlı kılar… aksi halde mevcut mutluluk, haz ve hırs, doyumsuzluğu pekiştirip, hislerin, sezgilerin ve içtenliğin yerine tıpkı ademciğe benzeyen soğuk maketleri yerleştirir… kabul edersiniz ki, duygusuz, anlamsız ve gerçeğe uzaktırlar…

Gördüğümüz; var olduğu geçekliğe denk, zihnimizde yeni bir gerçeklik kazanır… algılama farklılıkları, yaşam ve seçim tarzları ile değişirken… bu konum veya vaziyet, kavramların da kavramaların da değişkenlik kazanmasını sağlar… (öğreti ve dersler, sonuçlar kadar değişkendir bu sebepten)

Bilgiyi, inanç, acı ve sabırla (ki vicdanın ve erdemlerin mayasıdır) kıymetli kılarken, bu esnada sosyal bir varlık olduğundan ilgi gibi davranışsal imgelerle bilgiyi bağlantılı kılabiliriz… durum; öfke, ego yahut şımarıklıktan çok, ademoğlunu motive edecek bir kudrete sahip olmayı beraberinde getirdiği için, bilgi kadar teşvik edici her etmen ve öğe de kıymetlidir elbet…

Uzatmayayım…
Tonton Doğan Hızlan, bütün köşesini belli ki uzun mühlettir katmer katmer büyüyen serzenişine ayırıp, onun gibi düşünen sevgili eleştirmenin düşüncelerine de söz vermiş…
Satırları arasında, bir mühlet düşündüm ve,
Yakınmaları çoğu ademin canını yaktığından hiç birini hoş görmedim…

Artık yazılarımı ona göndermeyeceğim sevgili günlüğüm… elbette satırlarımdan şikayetçi olduğu taktirde veya e-mail adresimi istenmeyenler listesine kolaylıkla alabildiği ve rahatsızlığı, ağzından toplu iğnelerle dökülmediği yahut döküldüğü taktirde, diğerlerine de göndermeyebilirim yazılarımı… köşede ağız dolusu haykırmaya lüzum yok…

Ayrıca, bastırmayı ümit ettiğim kitaplarımı Doğan Hızlan’ın okuması, bugünkü yazısından sonra beni gücendireceğinden, hem adres defterimden hem yüreğimden, sonsuza kadar ismini siliyorum…

Evet…
Bilgi ve ilginin birlikteliği çoğu insanın taşıyamayacağı ağır bir yüktür… aynen bugünkü yazı gibi zaman içinde gama ve kedere dönüşebiliyor… muhataplarını da üzerek tabi…

Hoşça kalınız Doğan bey… okuyorsanız şayet!

Güneşi üzerime kustuğu için
Onu hiç suçlamadım
Islandı üzerim daha çok
Başağın sırtından yükselen bulutlar
Ağladı…

Ve büyüdüm…

Kalbimin büyümesini seyrettim
Oysa sadece öğrenilenler değildi
Bilgi
Ve duygular sadece hissedilenler
Değildi…

Bir an, sonsuzluğu hatırlatan
İspat ve inkarlar da
Anlatıyor ham da olsa
Bilgiyi
Güdüyle karıştırıldığı için
Rüyalar suçlanıyor hep…

Geçmişte yaşadığı her şeyi
Bugüne taşıyıp tepeden tırnağa
Anı olan gibi
Yaşamayı hatırlamak gerekiyor
Sevgili inanç ile…

Ve güneşi üzerime kustuğu için
Onu hiç suçlamadım
Ruhumun toprağından başımı kurtarırken
Çok acımış olsa da
Büyüdüm…

*****

Kendinizden bir sır koptuğunda
Sır olmadığı için sevinirsiniz
Lakin
Artık gözle görülür olmasına
Üzülür bir yarınız
Zira koptuğu yerde
Kanlı bir yara açılmıştır çoktan
Adına ister eksiklik
İster acı dersiniz…

Lakin bilmek de hafifletir
Amma bilinmesi, bilmem ki
Başkalarının bilmesinde sakınca,
Sizden kalanları istemesinde…

Siz de, artık acılaşmış eksik
Ve kalanınızla
En bildiğiniz taraflarınızın
Ağladığını duyarsınız
Gülümsediğini yahut

Arada bir kaşınır o yer
Yarayı açarsınız
Sonra içine birkaç tefekkür ile
Zamanı yamarsınız…

Sırlarınız azaldıkça
Hatalarınız da azalacak sanırsınız
Oysaki, bile bile yapılır
Kimi suçlar…

Kendimi anlamaya çalıştıkça
Labirentlerinde buluyorum kendimi
Ruhumun
Göğü giderek kararan
Lakin üstümde apaçık
Göğü ile, sonsuzluğu
Anlatan ruhum
Gerçekten var olan
Şu bedende tek sığınak…

Sesler bazen düşüncelerden daha çok yaşadığımızı hissettiriyor, yaşadığımıza inandırıyorsa…
Ölüler ne olacak? Onlar sadece sessiz harflerle mi konuşuyor…
**
Boncuk gibi yüzler, rengarenk ve farklı ifadelerle dizilmişler… kalpleri yok, birer imgelem onlar… başları ayaklarının üzerinde… durumlara eklenmiş, gülümsüyorlar…
**
Johnny Depp’i anlatan tek cümle istenince, şaşırdım… bir insanı tek cümleyle nasıl anlatırsınız?
Sanki, ademin hayatından kalbini söküp çıkartmak veya kalbinden en kıymetlisini çalmak gibi… bir cümlelik kanaatinizle söküyor, gerisini şüpheli ve silik anlamlara boğuyorsunuz… bir “anlamak” olmuyor, bir de “hakikat” elinizde…

O cümleyle ne anlatılabilir, bilmem ki… şaşırdım…


Top
 Profile  
 
 Post subject:
PostPosted: Tue Jun 09, 2009 7:18 am 
Offline
Paylaşımcı üYe
Paylaşımcı üYe

Joined: Wed Mar 04, 2009 2:04 pm
Posts: 68
mutlu yıllar sevgili Johnny Depp

doğum gününde sana, bir parça "geçmiş", hediye ediyorum...

*****

Günaydın sevgili günlüğüm…

Ne tuhaf… söylemek isteyip de söyleyemediğimiz sözcüklerin hepsi, bize dudaklarımız kadar yakın… lakin, anlamlarından çok kan rengine büründüğünden elleri, içimizde büyütüp ürküyoruz onlardan… zaman içinde en acımızdan daha acılaşıyorlar, acıdığımız kadar bize acımayıp… içten yükselen bir keşke ile dokunuyor, hissettiğimiz, gördüğümüz her şeye… ve kendi hayatımızdan uzaklaşıp yabancılaşıyoruz git gide…

Bugün, Johnny Depp’in doğum günü… doğum gününde ona bir parça “geçmiş” hediye edeceğim… anlamı büyük…


Nedendir bilinmez, uzun yıllar evvel kalbindeki göğü parçaladığından üzerine dökülen, onca anı, düş, güven, özlem, ruh kırıntılarının altında, hiç sesini çıkartmadan dişlerini sıkarak yahut dudaklarını ısırarak duran birini anımsatıyor gözleri…
Ve keşkeleri, acılarıyla birlikte, bir parça kendini de çiğniyor dudakları…

Yanakları tuzlu ve ıslak… sanki yaratılış toprağı ta mutluluklarına dek yarılmış göz göz… dudak dudak dilmişler huzurlarını… söz söz eksiltmişler

Kimse yok diye değil, zira etraf o kadar kalabalık ki… her yer; herkes ve her şeyle dopdolu… lakin onca yığın içinde bazen o, olamıyor… aynalara takılan zihninde, kimsenin görmek istemediği o parlaklığın ardındaki karanlıklarda kayboluyor yahut saklanıyor…

Kederler canını acıttıkça, yüreği tutuşmaktan usanmıyor hiç…
Ve bir hiç, hiç bu kadar anlamlı olmuyor…

Neyse… akşam, Kızılderilileri düşündüm bir müddet…
Onların ruhlarıyla bedenleri arasında akan ve ateşlerin boğazladığı sessiz nehirleri vardır… ölümü bilip hissetmek kadar, ölümlülüğü de sezmek ve unutmamak için, başları hep toprağa dönük, lakin yürekleri sonsuzluğun yanı başındaki sulardadır…

İki hal arasındadır bütün düşünceleri…
Ateş ve su… yahut gök ve toprak…

Kadim atalarının köklerinden kopartarak sürükledikleri ayak izleri, kimi dem, yollarına yahut kararlarına çıkıveren derin uçurumları doldurarak düzleştirir, kimi dem en düzayak ve kolayları tırnaklarıyla kazıyarak derinleştirir… ne yazık ki, karmaşa ve çelişkileriyle paralellik arz eden bir yansıdır sadece bütün yaşamları… içlerini dışlarına kusturan…

Onları ayakta ve hayatta tutan şey inançları idi… lakin günümüzde çoğu, onlara sunulan nesnelerin duygulara etkisinde yitirdi inançlarını… daha önceleri, mis gibi toprak kokan elleri şimdilerde beton ve asfaltların altında, kuytulara kaçmak ve gölgelere karışmak için kaldırımları yontuyor…

Bir Yüce Ruha inanırlardı…
Bütün kainatı yoktan var eden Yüce’ye… evreni, sezgilerinde, sezmelerinde o denli küçültmüşlerdi ki, yaratılış gayesini ve siyah bir perde ardındaki çoğu görünmezi bilebilecek, dahi kalp gözüyle görerek, varlıklarına vakıf olabilecek yetiye sahiptiler… alınları geniş ve apaçıktı… dürüstlüklerini, erdemlerini, sadakatlerini çizgilerinden görebilirdiniz…
Kızılderililer, gizemlerini uzaklardaki yahut meçhullerdeki bakışlarında barındırırdı… düşünceleri ve düşünselliklerinde büyüyen ümitleri, onları bedenlerinin hatta çoğu bedenin de ötesine taşırdı hep… uzak ama, uzakları linç edecek kadar yakındılar… düşüncelilikleri en çok sadakat ve inançta, göğe doğru başını kaldırarak ağlardı… en çok o vakitlerde gözyaşları damlardı yüreklerine ve insanlığını sağlamlaştırırdı…

Onları severdim… ve iyi tanırdım…
Amma ve lakin çağlar önce silindiler yeryüzünden… şer, bir gün gökteki bulutlardan birine tükürdü ve aniden karardı içi dışı bütün bulutların… yeryüzüne hüzün yağınca, ademoğlu çıldırdı kendi içinde… kıtaları arşınlayıp ele geçirme ve hükmetme sevdasında yanıp tutuşurken, dünyayı küçülttüklerine inandıran kuvvetlerinden yavaş yavaş akisler türedi… kendilerine göre zaman ve kavramları olan bu akislerin, mecburiyetleri, ahkamları, vazifeleri ve sınıfçılığı hem gösterişli, hem başlardaydı… ademin kalbini, vicdanını, erdemini, inancını sömürerek tüketip yerine kendi geçti… tıpkı akislerdeki gibi her şey ters yüz oldu artık, tepe taklak yahut… bütün olmazlar olura, olurlar olmaza karıştı…

Katliamlarda Kızılderililerin kanıyla sulandı kara topraklar… o semalarda uçuşan kuşların kanatlarını havada tutan gizli ellerde haykırıyorlar ebedi lanetlerini… ve güller kanlı açıyor…

Kalanları ise, onları kadim atalarına bağlayan köklerinden kurtulmak, acı ve nedamet duymamak yahut unutmak için, mermerleri eriterek döktüler ayak diplerine… buz gibi oldu yolları… yeminin ve inancın mührünü yitirdiğinden gözleri ve kalpleri ruhsuz kaldı… zamanda ve yığınla kalabalık arasında kayboldular… neye inandığını bile bilemeyen ademcikler oldular…

Kimi, yüzünü dahi soydu… utanmadan kıskançlıktan özür diledi bir de… köklerinde asıllığı var iken özünü otlarla kapatarak, hakikatin karşısına geçip alay içinde gülümsedi… oysaki dudaklarının şu hareketi tebessüm ve samimiyetten ne kadar uzaktı, bilseniz…

Sevgi ve güven olabildiğince kırılmışken, günahtan özür diledi… ne yazık, yanakları yarıldı masum ataların… gözlerine hüzün yerleşti…
Kahkahalarıyla çarpıştı kimi vakit anlamları… anlamadıkları için bir türlü, gerçeği, utandı anlam…

Fakat, Johnny bunlardan biri değil… o, her ne kadar unutmamak için kalbine değil de derisine kazısa da sevdalarını, düşlerini, inançlarını… kalbinde her harfin belirdiğine eminim…
Kızılderili olduğundan utanmayan, vücudundaki köklü topraklardan pişmanlık duymayan ve akislerin gözlerinin içine bakarak gerçeği haykıran, cesur biri…

Ancak, söyledim ya… çağlar önce arzdan silindikleri için, yüzünü yırtanlar yahut özlerini mermere gömenler dışında kalan her Kızılderili’nin gözlerinde artık, atalarından sirayet etmiş hüzün vardır…

Johnny’nin gözlerinde de, onu görmeyi başaran ruhlara dolarak acı veren kızgın bir hüzün var…
Yüz hatlarında kıvrılarak dolaşan keder, gülümsemesine de bulaşıyor bazen… ona baktıkça bütün mutluluğumu kaybediyorum… sanki benden nefret ediyor bu hüzün…

Neyse… güzel şeylerden bahsedelim… zira bazen kalp değil de kalbin içindeki birileri ağlar sadece…
Sevgili Johnny Depp,
Sevgilin ve çocuklarınla mutluluklar dilerim…
İyi ki doğdun ve iyi ki varsın…

İpek böceği bir yol tutmuş
Hem ince hem nazik
Çağlar, milyon adım yürümüş
Kiminin başı önünde, yüreği ezik…

İpeğe ne gam
Umursamamış hiç!
Ne söyleyeyim bilmem ki
Merakıyla taş kesilmiş
Sevgili ilgi
Buz tutmuş sevginin
Her iki eli…

İpek gene bir yol tutmuş
Kendi etrafında
Tıpkı örümcek gibi
Ağlarını örmüş kaderlere
Başkalarının parmak izleri
Henüz doğmamış çocukların bile
Düşmüş içine…

Ben bir coğrafya
Çizmeyi başaramıyorum
Ya hep yağmurlarım eksik
Ya dağlarım yarım kalıyor
Güllerim acıtıyor kendini
Göğüm ayakta duramıyor

İpek böceğine ne gam!
Kozasından çıkar çıkmaz
Doymayı, giymeyi, yürümeyi öğrenmiş
Paha biçilemeyen giysisiyle
Yaşamına kıymet verdirmeyi öğrenmiş

Kimi zulümler, acılar
Ağına takılmış
Onları yiyerek tüketmeyi öğrenmiş

Çağlar, devranlar yürüdü
İpek yolunda
Baharatlar, hüzünler, anılar, ademler, hepsi gelip geçtiler…
Çekil önümden en iyisi sevgili tarih
Unutmak istediğim için suçlama beni
Ben yürümeyi öğrenemedim
Üzerime basıp ezdikçe beni…

Bilgi sadece düşüncelerle oluşmaz yahut elde edilmez… duygu ve hislerle de öğrenilir…
Zira sevgi dahi öğreniliyorken, bilgiyi sadece düşünce kuramlarının içine hapsetmek onu hem daraltır, hem ruhsuzlaştırır, öyle değil mi…


Top
 Profile  
 
 Post subject:
PostPosted: Wed Jun 10, 2009 9:21 am 
Offline
Paylaşımcı üYe
Paylaşımcı üYe

Joined: Wed Mar 04, 2009 2:04 pm
Posts: 68
Günaydın sevgili günlüğüm…

Eski tarihlerden, kitaplardan, kimliklerden kalma, lakin kuruyan kafa kemiklerinin aksine varlığı, gerçekliği ve düşünceleriyle asla eskimeyen, soylarda, zihinlerde, sonsuzlukta taptaze kalabilmiş sual;

İnanmak için mi anlıyoruz… anlamak için mi inanıyoruz


Ben, anlamak için inananlardanım…

İnanç; öğrenilen, düşünülen ve sezilen her imgenin, hissin, sonucun objeliğinden, elle tutulur gözle görülürlüğünden, emrinden ayıklanarak (kutsanarak), kalana kendimizi katmak yahut gerçekliği yüreğin ve ruhun üstüne koymaktır..

Lakin, kimilerinin anlamlandırdığı şekilde, yıldızları topraktan çıkartıp silkeleyerek aklın yolunun kesilmesi değil.. aksine aklın yolunun açılmasıdır…

Çoğu dem asıl, gördüğünde değil görmediğinde saklı olduğu için, itikat ve hakikat; özlüğü, varlığı ve kudretiyle yüreklere hükmeden duyguların hatta kalbiyle düşünebilen için düşüncelerin neslinin yaşadığı ebedi Mabetlerde gizlidir…

Ademoğlunun edinimlerini kuvvetlendiren bu manevi güç ile, kararsızlığın durağanlığından, korkusundan ve kaybından kurtarıp yön ve yol seçmeyi sağlayan, bir nevi, ademoğlunun yürüteçleri olan algıladıkları ve hissettikleri, her başın üzerine açılan şemsiye görevi gördüğünden, başlara kakılan hakkı, korunaksızlığı ve çaresizliği de andırıyor sanki… olmayan için… (varlık, yokluğu veya yok olanı düşünmeye de sebeptir)..

Evrenin algılanmasını ve bilinçte kavramlaşmasını, (bazen soyutlaşmasını, bazen somutlaşmasını) sağlayan yüceliktir, inanç…
Yarısı kalben anlam’a, yarısı zihnen anlam’sızlığa yakın…

İnancını yitiren yahut inançsızlığa inananların insanlığında açılan yaralar, yaşamın her halini etkiliyor… onlar, bir vakitler meçhulü veya ufku simgeledikleri gökten, elleriyle dokunabildikleri ve uzanabildikleri her yıldızı yolarak, topraklarına gömüp gizlemişlerdir…

Ve zamanı geldiğinde, en ulaşılmazlığı, kudreti, otoriteyi, saadeti ve saygıyı temsil ettiğine inandıkları yıldızları topraktan eşeleyerek çıkartıp, üzerindeki kumları silkeleyerek istedikleri vaziyete, görünen sevgiliye, ulaşılması hedeflenen gayeye, yerleştirirler…

İnanmak için anladığı fikrini savunanlar; algıladığı imgelemleri, öğretileri, gösterişteki empatileri, sempatileri, diğer ademlere zerk ettikleri kendi taraflarına ve taraflılığına yakın (kendici) olduğundan… inancı, anladığı cephede, anlamak istediğine göre, üstelik anladığı kadarıyla betimlendirip, dahi şekillendirip, sonradan icat kurguları da ekleyerek, vücuda gelen buhranların mantığına uyduğuna ve akılcı olduğuna inandırdığı şöhretli kuramın, tapınakçıları ve korunakçılarıdır…

İnanmak için anlayan, ancak anladığına, anladığı kadarına inanır…

Anlamak için inansa, gerçekliğin tümüne güven beslediğinden, anlamaktan hatta anlamdan daha fazlasına, inanır…”


Misal, inandığımız değerler arasında ne yazık ki saygı yok… kendimize saygı gösterilmesi gerektiği düşüncesinde hem fikir, lakin başkalarına saygı duymak hissinde, ödevinde, görevinde, bir karşıtız…

Saygıyı hak ama yük olarak kabul ettiğimiz için, bu benimseyiş, yükü üzerinden atmamız yahut yüklenmeyebileceğimiz seçeneğini oluşturduğundan, rahatlıkla hatta iç rahatlığıyla bu seçimde dikkatimizi, zihnimizi, yüreğimizi yoğunlaştırabiliyoruz, tıpkı bize yansıtılan bir hak gibi üstelik… böylesi bir alternatifin düşünsellikten sosyallikle soluk alıp veren bizlerde mevcut somutluğa tırmanmasının sebebi ise, inanmak için anlayanların, kainatı kuşatan “hakikatin otoritesini” kendi benliklerine, menfaatlerine, anlamlarına göre eğip bükmesidir…

Ben haksızlık ve saygısızlık yapabilirim… mazeretim var
Fakat bana haksızlık ve saygısızlık yapılamaz… kuvvetim var…
Kuralı!

Saygısızlığı yahut saygı yoksunluğunu yeğleyenin saygısızlık kriterlerinde görülemeyenler, ölçülüp biçilemeyenler ve yüzleşilemeyenler… saygı kriterleri tablosunda en üst sıralardadır… zira saygı için sıralanan insaniyet maddelerinden en başlangıçları saygısızlığın tanımı ve sakıncalığı, sakıncalarıdır…

İyiyi tanımak, tanıtmak ve anlatmak için kötünün tanımı ve yanlışlığı vurgulanır… ki zaten iyiyi en iyi kötünün aynasından görebilirsiniz…

Neyse… koca şehirleri, toprakları, insanları siyah bir kefenin altına gömdürdüğünü ve boyunları büktürdüğünü düşündüren, kokusu mavi özgürlüğün kokusuna benzeyen saygısızlığın, kuvvetle de ilintisi çoktur…

Kimi çağlara, gücü ve güçlülüğü çoğalanın haksızlık yapma hakkının da çoğaldığını düşündüren kibirler damga vurmuş…

Ne yazık ki…

Haksızlığın hesabını sormadan evvel, kendi hakkına inandığı kadar, sebep olduğu haksızlıkla yüzleşebilmeyi, en azından her birini anımsamayı kendine şart koşamıyorsa adem, vicdanına şerh koymak lüzumdur…
Ve bencilliğini ifşa etmek, utanç içinde… elbette…

Öyle küçücük hissettim ki
Küçüldüm karınca kadar
Kendi ayakları üzerinde duramayan
Henüz doğmayan bebek kadar

Kimsesizdim…

Sağımda solumda
Meleklerim
Onlar anlıyor beni en çok
Onlar ağlıyor benim için…

Ağaçların kabuğu yanıyor
Yapraklardan damarları çekiliyor gün batımı
En çok utanmak, duyuyor
Köklerin hayattan caymasını…

Büyüyünce gölgeler
Küçülür yürekler
Yazılarım ağlıyor hem de nasıl
Kan kan, kan kusan
Sözlerle…

Öyle küçüldüm ki
Mühimlerinde
Bu kadar önemsiz miyim
Yürekleri için
Şakaklarının damarları derinleşiyor
Her gün batımı
Ve ne kadar kıymetli var ise
Unutuyorlar…

Seslerin yahut anlamların
Utana sıkıla beni dövdüğünü bilirim
Lakin sessizlik ve duyarsızlık
Daha çok acıtıyor yaralarımı
Kesiklerim azıyor dilimde
Öyle küçüğüm ki
Göremiyorlar bile…

Çocukluk, büyüklerin, büyük hesap ve yarışlarının namlu ucunda…

Kanlı haykırışları küçük kalplerinin içine akıyorken, çıldırışları bedenlerinin dışına taşıyor…

Çocukluğunu kaybeden çocukların, minik solukları, büyük sorunların altında cebelleşip ezildiğinden, başları hakikat ve sanrı arasında dönüp duruyor…

Dilleri efsaneliğe ve her şeyi yapabilirliğe yatkın, bedenleri çocukluk vazifesinden çıplak, bizlerin üzerlerine biçtiği ödevleri giymeye ve taşımaya çabalarken, onlar… ağırlıktan pekmezi akan yollar uçurumlara atıyor kendini…

Her dert, buhran, bunalım, uçurumlarda alıyor soluğu… ve o dipsiz karanlıklarda veriyor…
Kıymetli canını…

Çocukluk, atmosferimizden, yerküremizden uçup gidiyor ve biz kollarımızı kenetleyip, düşüncelerimizi ovuşturuyoruz… çocuklar ise ölüyor…
Pusuya yatırdığımız büyüklük, bu mudur… bilmem!!!

Not. Sevmeme rağmen, kızgınım Johnny Depp’e… niçin…?


Top
 Profile  
 
 Post subject:
PostPosted: Thu Jun 11, 2009 10:15 am 
Offline
Paylaşımcı üYe
Paylaşımcı üYe

Joined: Wed Mar 04, 2009 2:04 pm
Posts: 68
Günaydın sevgili günlüğüm…

Canlıda can’ı onaylayan ruhtur ve ruhu yerkürenin canında can kılansa nefes… zira, ölümsüz olan ruhların, kalplerine mıhlanan nice zaman, bir hançer gibi saplanır hislere yahut çekiç gibi vurur başına üşüşen ister barışçıl, ister savaşçı, bütün düşüncelere… ruhu, zamanın içinde bir zaman parçası yapandır nefes, ve bir zamana has, onunla açıklanabilen, sonlarla, başlangıçlarla ve yenilenir her düşünsellikle kavram kazanmış inanca, can ve insan, diyoruz…
peki özü, tenin kapalı kapıları ardında saklayan soluk mudur…?


Soluk… hava… atmosfer… oksijen… yani…

Su, nasıl ki hayatı kuşatıyor, varlığıyla onu kutsuyorsa, evreni kuşatan madde de havadır… lakin soyut, avuçların dahi zihinlerin içinden akıp giden ruh, nasıl olur da böylesi bir somuta yenilir… maddi bir imge, nasıl olur manevi kimliği kendine mahkum eder?!

İşte tam da burada inanç kavramı devreye giriyor… anlamak için inanıyorsanız şayet…

Mesela,
Nesnenin yahut eylemin üzerine bir düşünce koyduğunuz vakit zihninizden kayıp kararsızlığınıza yahut karışıklığınıza düşerek… umarsızlığa ve duygusuzluğa dönüşüyorsa, düşünmüyorsunuz ama düşünür gibi yapıyorsunuz demektir…
Fakat, olasılıkları, olurları, olmazları, kabulü, reddi, tetkiki, tahlili, ilgisi ve vakti ile kavrıyorsa her yanını, anlamak size çok yakın demektir…

Pek tabidir ki, anlamak ile hak vermek ayrı olgular… anladığınız vakit, hakka, haklılığa ve haksızlığa en eşit mesafede olduğunuz vakittir.

İnanıyorum… ve anlamak için de inanıyorum… hatta anlamaya da inanıyorum… anlamsızlıklar söz yahut idrak konusu olduğunda, yüreğimi yoran fikri sabit ve muammalara da… en azından insanlığımın bana anımsattıklarını hissetmek için… ansızın bastırdığından toprağı dahi doyurmayan, aksine üzerindeki tüm bereketi, sabrı ve teşekkürü söküp alan hırıltıcı yağmurların tıkadığı… o soluklar ardındaki kuruyan canlara benzemediğim için şükrederek…

Ebedi ruhun önünde dağ gibi dimdik duran beşeri soluk,
Ona hem görmeyi, işitmeyi, anlamayı, anlatmayı bahşedip… hem de evcilleştirmeyi, ehlileştirmeyi yahut büsbütün hakikatten uzak yabanileştirmeyi sağlıyor… veya gerçekçilik ilkesiyle düşünürsek, onu kendimiz yabanileştiriyor veya ehlileştiriyoruz…

Birçoğumuzun, hafifsediği, önemsemediği mevzular veyahut fikirler için isimlendirilen hava civa, havanın hem yaşamsal mühimliğini müsrif ediyor, hem de görmezden geliyor galiba… soluğun ucuna asılı kaldığımızı unutturup da üstelik..

Yanlışları, elimizle veya dilimizle düzeltmeliyiz… bunu yaparken, vücut kalıbı içindeki evrensel ruhu, zihinde açılan kara delikleri, belleğin mahzenlerini, yüreğin bereketlerini ve özün ilmini kullanmalıyız, en azından insaniyet hakkı için… zamanla tasvir edilebilen somutsal veri ve objelerin, ruhu ve sonsuzluğu tarif edemeyeceğini, zihinlerde yahut onların bütünleşerek oluşturduğu zihniyetlerde bir mana teşkil edemeyeceğini kabullenmeli evvela…

Tenin tamahkarlığına aldanıp bir ruh taşıdığını hatırlayamayanların,
Gövdenin gücüne veya güzelliğine inanıp ruhu ve sonsuzluğu aşağısayanların,
Özün bu mahpusluğunu, acizlik olarak görüp, bunu evlatlara aşılayanların,
Ebediyete tesir edebileceğine, diş bileyebileceğine, söz geçirebileceğine inananların,

İlk ve en önemli sebebidir, para…
Para, soluğu öze karşı daha güçlü kılmıyor fakat ademoğlu soluğun gücüne karşın, ecelin, faniliğin ve kendi içindeki ebediyetin güçten düştüğünü zannediyor ne yazık ki…

Para ve insan!

Kadim kuramların yerini, kızgın ateşiyle dövüp diş ve bilek kuvvetiyle şekillendirdikleri kurguların almasına olanak sağlayan, insandan bozma bir mecburiyet…

Özü dünya karşısında gözaltında tutan soluk ve,
Hayata yaşam takdim eden, İlahi Söz’ün sunağında kurban edilen hırçınlığına, batkınlığına, rağmen yaşamayı iki kaşının ortasından tutup kaldıran su… ile,

Başa çıktığını düşündüren, tamamen suni deri ve eklemlerle söz, his, düşünce kazandırılmış, canavar…

Sırf duyulmasın, anlaşılmasın, gerçeklik düşünülmesin ve hakiki, samimi inanca ulaşılmasın diye bütün kelamlarını, gizemli keramet kabuklarının içine gizleyip ulu orta çırılçıplak söyleyiveren, hem uçan, hem sürünen, hem yürüyen, hem koşan ejderha…

Medeniyete dahi medeniyetsizliği, sefahati, duygusuzluğu, umarsızlığı, açgözlülüğü, yobazlığı öğreten bir öğretmen ayrıca…

Düşmanlığı, açlığı, zulmü de bütün dilini yutmuşlara, kendinde kaybolmuşlara, başkalarında yitmek isteyenlere, başkalaşımlara, belletiyor…

Paraya ibadet eden yeni nesiller türüyor…

İçerlerinde kalan özleri ise, üst üste başına düşen erdemlerden, vicdan ufantılarından, hak kırıntılarından, haksızlıktan katmerleşmiş,
Kadim tarihi, öğretileri, kuralları, kutsal kitapları dahi ruhlarda alevlenen cehennemlerde tutuşarak erimiş… tüm bunlar bu çağda yeni bir ruhsuzluk, cehalet, şımarıklık, aymazlık oluşturmuş…

Her iradeye, inanca ve ilme direnen, akılsızlıklar vuku bulmuş akıllarda… velhasıl…

Anlamını bilemediğim
Hisler, düşüncelerime
Tesir edince
Ve bütün işittiklerimi
Yıldızlar kadar uzağa
Eller gönderince…

Hiçbir şey oluyorum
Sanki bir anda…

Bir an geliyor
Kısacık boyuyla
Zamandan yahut tarihten
Kurtarıp kendini…

Eteğinde ziller
Gözlerinde tepeler dolu
Bir an işliyor
Aynaları kalbime
Ne kendimi
Ne hislerimi görüyorum
Bir yansı sadece
Yalan kadar hakiki…

*******

Bahar, kimin eliyle gelir ki,
Yücenin sözüyle tabi
Kim olduğunu zanneder o deyyus
Yüce adına bütün sözleri…

Ben, ne İsa’yım ne Musa
Ancak dilimden gelir, birkaç dua
Lakin inancı tekelinde zıplatanlar
Mucizelere dahi sahip çıkmışlar…

Sanırsınız ki, ağaçlar kökleriyle
Başka emirlere dokunuyor
Ve su, ey hayat, ve su
Firavunun isteğiyle can veriyor!!!

Leyla’yı özledim… Jack’i de… diyelim ki, sevimli kaptanımız için bir doğum günü partisi düzenleyeceğiz… saplandıkları meçhul girdabından, bir an için kurtulduklarını düşünüp;

Geride kalan ve sağ olarak kurtulan tayfaların hepsi feci yorgundur… gençlik iksirinin peşine düştükleri günden bu yana haftalar geçmesine rağmen, karanlık sular onları başladıkları yere kusmuştur… Tortuga adasında gözlerini açtıklarında, şaşkınlıkları sonrası yaşadıkları sevinç fakat onca güçlüğe ve can kaybına rağmen elde edemedikleri kıymetli, hepsinin sinirlerini bozduğundan öfke içinde adaya çıkarlar… yaşadıkları olayları anlattıklarındaysa kimse onlara inanmaz, dahası, artık onları kimse hatırlamaz… çünkü tam 20 yıl sonrasındadırlar… 20 yıl sonra… neydi bu… bir zaman anaforu mu, yoksa gençlik mucizesi mi…

Leyla. Hiçbir şey anlamıyorum… nasıl bir kısırlığın rahmidir bu gökten başımıza düşen ki, bir anda yeniden doğuyoruz zamanın 20 yıl ötesinden.. nasıl bir yaratılış sitemidir, o ki zamanının kıymetini bilmiyorsun, seni zaman ötesinde bırakırım diyen…
Jack. Anlar sanki bağlı bulunduğu yerden ipini çözmüş gibi akıp gitti üzerimizden. Ne yapıyorduk, uyuyor muyduk sence?
Leyla. Hatırlamıyorum.
Jack. Fakat bu hatırlayamayacağın anlamına gelmez öyle değil mi… kız arkadaşlarıma gelince zihninin içi fikirlerle dolu, cirit atıp at koşturuyorlar fakat iş durumu çözmeye gelince, kimse yok içinde, öyle mi çöl akrebi!
Leyla. Hatırlamıyorum; olaylarla yüzleşemediğim, iç yahut dış kuvvetin buna engel olduğu, bir hissin rehberliğinde o varlıktan kaçtığım anlamına gelir… senin ucu bucağı bitmek bilmeyen kız arkadaş listende mevcut hanımlar için fikirlerimi boşa harcayacak değilim, yanlış kanıya kapılmışsın… potansiyel iffet düşmanı!
Jack. Tayfamın yarısı öldü, kalan yarısı aklını kaçırdı… az önce kendini köpek zanneden biriyle karşılaştım… tüm bunlar ne manaya geliyor?!
Leyla. Tamahkarlığının sancısını yüreğin değil onlar çekiyor demek efem!
Jack. Bana tamahkar diyemezsin… senin aklının içindeki saçma dünyada paraya yer olmayabilir, ama bizim yaşadığımız gerçek dünyada para her şey demektir…
Leyla. Karar verdim seninle evleneceğim…
Jack. Hı?! Hııı çok meraklıydım senin gibi bir ruh hastasıyla evlenip hayatımı karartmaya…
Leyla. Zaten bir gölgen kadar varsın, daha fazla kararamazsın öyle değil mi… bahçemiz olacak ve orada biber, domates, salatalık yetiştireceğim… senin de aklın fikrin gene para kazanmakta olacak… hastalıklı mantığını zamansızlığım ve sükunetimle iyileştireceğim… yanlış anlama, sürmeyle çerçevelediğin şaşı gözlerine ve çırpı bacaklarına merakımdan değil, tamamen insaniyet namına, insanlık hatırına… sana katlanmak söz konusu!
(Bütün tayfalar şaşkınlıkla dinlemektedirler)
Jack. Ben ne yapacağım peki sen börtü böcekle yoğrulurken?! Ufka bakıp denize ayaklarımı mı sokacağım! İnciye keçi meçi alırız, sen de pişirir doyurursun beni, bundan daha huzur verici bir meşgale düşünemiyorum senin için!
Leyla. Iyggyy… o pis boğazını ümüğüne dek tıkamak isterim tabi ellerimle ta ki soluk alamayıncaya dek sen fakat gel gör ki benin inancıma göre insan öldürmek yasak… gerçi sen, mağara adamlarına benzediğin için, günahım bir miktar hafifleyecektir… hatta zehirli bitki katli sınıfına dahi girebilirim belki…
Jack. Bir gün şu çatallı dilini kopartacağım belki baş ağrılarım biter o zaman…

Leyla… düşünür… düşünür… herkesin bir parça gülmeye ihtiyacı vardır… Jack için doğum günü pastası hazırlar… İnci süslenir… tayfalar ve Leyla, Jack’in gemiye dönmesini beklemeye koyulurlar…
Gece yarısı olduğunda ancak Jack gelir, amma ve lakin ağızlardaki tat da, heyecan da artık acılaşmıştır…
Leyla. Hangi cehennemin dibindeydin bu vakte kadar?!
Jack. Küçük bir ateş kuyusu buldum, iki huriyle konuşuyordum.. sana ne!
Leyla. Aaaa, sana bir doğum günü pastası hazırlamıştım ama…
Jack. Doğduğum gün bugün değildi ki
Leyla. Fakat benim, hakikatten uzaklaşıp senin kıytırık dünyana dahil olduğum gün, ne yazık ki bugün…
Jack. Hayatımı mahvedeli bir yıl oldu demek!
Leyla. Yaşam gözüyle tam üç ay… zaman gözüyle 20 yıl üç ay.. canım!
Jack. Artık ay dönümlerimi de tek tek anarak kahrolmalıyım yani!
Leyla. Sen benim gibi birini buldun ya, öpüp başına koymalısın bence!
Jack. Başımda yeterince sıkıntı ve muamma var.. bir de senin koca poponun ağırlığını çekemem doğrusu!!!
Leyla. Neeeee… alll sana (pastayı Jack’in kafasından aşağıya boca eder)… mutlu yıllar kaptan efendi!!!

Mutlu yıllar sevgili Jack, iyi ki doğdun…

Jack. Hain kız kurusu! O mürekkebin kurur umarım…


Top
 Profile  
 
 Post subject:
PostPosted: Thu Jun 11, 2009 12:48 pm 
Offline
Paylaşımcı üYe
Paylaşımcı üYe

Joined: Wed Mar 04, 2009 2:04 pm
Posts: 68
bugün için, tekrar selam...

bir müddet Johnny hakkında yazı yazamayacağım sevgili arkadaşlar...

tekrar görüşmek üzere...


Top
 Profile  
 
 Post subject:
PostPosted: Sun Jun 14, 2009 4:54 pm 
Offline
Yeni üYe
Yeni üYe
User avatar

Joined: Mon Oct 06, 2008 2:22 pm
Posts: 15
hadi ama yapma ben geldim diyemi :)

bu arada selam sevgili adaşım.internetimde sorun vardı uzun bir süredir yoktum.yazılarını okudum herzamanki gibi harikalar.ipekböceği şiirin çok hoşuma gitti.jack ve leylayı da özlemişim.

ellerine sağlık.hoşçakal..


Top
 Profile  
 
Display posts from previous:  Sort by  
Post new topic This topic is locked, you cannot edit posts or make further replies.  [ 88 posts ]  Go to page Previous  1, 2, 3, 4

All times are UTC


Who is online

Users browsing this forum: No registered users and 0 guests


You cannot post new topics in this forum
You cannot reply to topics in this forum
You cannot edit your posts in this forum
You cannot delete your posts in this forum
You cannot post attachments in this forum

Search for:
Jump to:  
cron