|
başlık kilitlenmemiş... şaşırdım ve teşekkür ederim... bu sabah, Johnnynin bir resmi yazdırdı bana bu satırları... o ki başlık açık, eklemek istedim... pazartesi ve salı günkü yazıları da ekledim, okumak isteyen için...
*****
Günaydın sevgili günlüğüm…
Saçma sapan sezgileri dinlersem; (siz siz olun, sezmelere kulak vermeyin)
Zihnimizin ötesindeki meçhullerde, bizim için çizilen ve kaderimize biçilen kopkoyu, sapsarı, apaç çöllerde kaldık belki… ve dikenli tellerin çizgisine, kendi yasağına, uzaklığına örülerek biçimlendirdiği, imgelemlere yakın durumlarda, tıpkı meleklere benzeyen hayali süvarilerden kendimize cesaret edinerek, çaremize yol gösterdik… öyle büyük imkansızlıklar vardı ki, çoğu dem umutsuzluktu adı, kimilerinde yapayalnızlık… ikisine de direndik…
İnancımız, kalbimizi kimsenin göremeyeceği lakin aydınlık derinliklerin içine gömerken, uçsuz bucaksız kara dipsizliklerden de çıkartıyordu bizi… günahkardık fakat pişmanlıkların affediciliğini keşfettiğimizden beri, bağış için yalvarıyordu yüreklerimiz… artık, o sonsuz gibi duran kasvetli karanlık acıtamıyordu hiç, ellerimizi, dileklerimizi, düşlerimizi, düşüncelerimizi kurtarmıştık içinden…
Yollar, daima ezilen ve gecelerin yadırganan tövbelerine yapışmış kelimeleriyle, yeni ümitleri bizler için umarken… o yollardan, başlangıçlarından korkmamayı ve kaçmamayı da öğretiyordu sevgili kaderimiz…
Ruhumuzu çevreleyen, ruhumuza öğe yahut his olan, ruhumuzun sarıp sarmaladığı her inanç, kanaat, düşünce, seçim ve sebep, ıssız ormanların bahtiyara eremeyen ama kalabalık neşelerine bürüyordu kalplerimizi… ve bizler, o ormanların içinde kaybolup, kendimize düşsel nesneler, imgeler, sözler, söylenememişlerin göğsünden söktüğümüz söylemler çiziyor, her parçamızı da dost biliyorduk… onların, esasında kendimizle kendimizin çoğalan varsayımlarının arasında mevcut, an’a tekabül eden gizil boşluğuna her adım attığımızda, oradan dünyayı seyrediyorduk… her parçamızın dost olmadığını ancak o vakit anlayabiliyorduk…
Birbirimizle, kimselerin duyamadığı, kalbimizdeki sessiz harflerle konuşuyorduk …
Gözlerindeki ıslak pencereye ne zaman küçücük bir çocuğun asıldığını, yahut dışarıya sımsıkı kapatılan pencerede ne zaman öfkenin ve yalnızlığın çıldırdığını görsem, hemen gözlerinde alıyordum soluğu…
Çocuk, zamandan zaman çalıyordu bize, henüz vaktiniz var geçlere baş koymayın deyip… yeni umutları anlatıyordu tertemiz masalları… Yüce Yaratana veriyordu nefesini ki korunsun şerden… çocukluğunu hıçkırıklarına, dualarını sevdasına emanet ediyordu dili… hem büyük, hem küçücüktü çocuk… güzeldi…
Ve sevginin kalbi dahi sezmeden, gözlerinden geçerek ruhunun sonsuz labirentlerine giriyordum… öfkesi, kırmızı ve kendinden taşan… yapraklarını, önüne çıkan her hüzünle çoğaltsa da, ahvallerin tablolarında hep yakışıksız duran çirkin fakat nefis kokulu çiçeğe benziyordu… cezbeden şehvetlerin saç telinden türeyen bu köklü kızıllık, koklayan veya eline alan için, kendinden, belleğinden, özünden, ilkesinden, felsefesinden vazgeçirten bir albeniye de sahipti… en çok öfkesiyle anlaşamıyordum zaten… en çok o kökler acıtıyordu gözlerimi…
Çoğu vakit dargındık… uzaktık…
Çoğu vakit hiç darılmamış gibi barışıktık…
Hep böyle olurdu zaten… çoklar azalır, azlar çoğalırdı… anlamlar bu sessiz harflere bıraktığından beri kendini, yüzlerdeki mutluluk bile hüzün kokardı…
“Zihnimizin ötesindeki meçhullerde yazılmıştı kaderimiz…”
Lakin onun gözlerindeki büyük yalnızlık, daha evvel hiç kaleme alınmamıştı…
Gözlerine çektiği sürme, saklı bir başınalığı çerçeveleyip belirginleştirdiğinden sevmişti, sürmeyi (sürgüyü)… yalnızlığı da, kendini gösterebildiği, sözcükleri görünmez harflerle söylenebildiği için sevdi… zaten içine kapanık, kalbine abayı yakmış yalnızlığı(nı) çok sevdiği için, sürmeyi de sevdi…
Bakıyorum da, uzun zamandır gülümsemiyor…
Biliyorum… kalbime çarpıp zihnime geri dönen düşlerim beni incittiği için… gülümsemeyişi mutlu ediyor beni…
Bunun için üzülemiyorum… belki de hiç gülmemeli artık… gülmezse daha mı çok seveceğim kaderi, bilmem ki…
Bir adak seçmek için
Gezintiye çıkıyorum bütün olasılarda
Olasılık olmak kolay da
Olabilmesi zorda…
Güneşi papatyanın
Ortasına koyup
Yağmurları yolmak istiyorum saçlarından
Papatyama yaprak olacaksa… yolmalı elbet…
Adaklar ne güç
Adayabilmekse kolay
Yıldızlar kararıp dökülmeden
Bir avuç aydınlığından
Getirmeli… getirmeli elbet…
Keşke bir parçacık
Kıymetim olsaydı gözünde
Rüzgarlara hükmedebilmek gibi
Hayali…
Oysa dalgaların
Köpüklerinde ismin
Biraz dalgalandı mı derya
Hüznün dibindesin…
Ve bütün kederler
İmkansızlığa benziyor…
*******
Hayatın en vazgeçilmez
Saatini düşününce
Her saatmiş gibi geliyor
Geceler hariç…
Ne vakit gün
Bana sırtını dönse
Boğulduğumu hissediyorum
Karanlık umutsuzluktan…
Ayrılmak kolay amma
Ayrı kalmak zor
Göğün yüzü de ağlıyor sanki
İsimlendiremediğim bu hissi
Sezdikçe…
Galiba en çok
Benim parçam, hüzün
En az, neşelerin
Gözlerinde…
Söyleyeceklerim seslere
Bulut bulut ayrıldığından
Bu kadar sonsuz görülüyor ıslaklığı
Bu kadar bana dönüyor kelimelerim…
Uğultuları işitmeye
Pusların ardını görmeye çalıştığımdan
Sürekli konuşuyorum
Kendimle…
İçimde bana sakladığım
Bütün güller dikene
Bütün sonsuzlar sonlara bürünüyor sanki
Ne vakit ağlasam
Zaman kırılıyor orta yerinden
Ve bükülüyor sensizliğe
İsimlendiremediğim bu sızı
Geçmişleri andırıyor…
Bu yüzden anıları
Seviyorum ben…
Acıtıyor fakat
Bir yarını
Oluyor mutlaka…
********
Günaydın sevgili günlüğüm…
Birbirleri için yaratıldığını düşünse de ademoğlu, arzın, hayatın ve yaşarlığın ortasına bırakılarak her adem için eşit mesafede tutulan hakkın paydasından nasibini, insaniyet, hakikat, hakkaniyet eliyle değil.. aksinde ve gölgesinde kalan kaygı diliyle, korkunun uygarlığına inandığı ölçüde tapındığı putsallıktan elde ettiği için… kutsallığı linç ettiğine inanıp, baştan ayağa, sondan başa insanlık olması gerekirken, ektiğini biçtiren bir karşılık ve bedel ile karşı karşıya aslında…
Hüznün ve acının yüreklere bölüştürülmesi, acılıya katılmamız, dert ortağı olmamız hatta bir parça üzülüp ürpermemiz için; masumun özünü kemiren kaderin ve kederin mahiyeti, tuzu, biberi, varlığı, mevcudiyeti değil… maalesef, bizlere yakınlığı, yakınlaştığı değerde ancak kalbimize uzak kıldığımız ve atlasın ıraklarına şart koştuğumuz ötelerdeki öteliliği vicdan kırıyor, ötekilerden biri olacağımıza itimat ettirip ayrı’ları ve ayrılıkları tek bedende birleştiriyor… “velhasıl, derdin dilimizde değil dibimizde olması gerekiyor!”
Arzla boy ölçüşebilecek kadar çoğalıp büyüyerek tek vücut haline gelen yılgılar, bize, gene biçare ve bigünahlardan çok kendimizi anımsattığı için, acıyor, kaçıyoruz dehşetinden… görmezden gelme, duyumsanmayan sızıların dilsizliği, huzura gebe kalmayı öykülese bile, ancak mesafeler eskiyip aşındığında ve sıkıntısı düşünce bir, inanç bir, yurt bir ademciğe dayandığında, masallarından ayılıp paydasından, paydalanıyoruz… lakin riyamız ve yüzümüze gülümseyen tebessümler sebebiyle, faydalardan faydalanırken menfaatleri kendimize ayırıp, acı paydaları başkalarına pay ediyoruz…
Artık ne kadar hakikattir, empatidir, siz düşünün…
İlle kendimize bir biz, geleceğe kalımlı ve derin bir iz bırakmak, ruhumuzda sırları barındırmak dürtüsüyle kanaatlerimize saplanıp onlara kol kanat gererken, gerçekliğin, biz gerçeklerinden vazgeçmesine üzülmüyoruz hiç… mühim olan, saklılarımızda kuşandığımız zırh ve savunmalarımızın bizi ötekililiğe bulaştırmadan öteki günlere devirmesidir… hüzün, ölüm ve acı sanki, hep başkaları içindir…
Dünyayı, ruhundan sızan aforizmalarla, kadim ataların artıklarına, hırsına, kurumuş kemiklerine salan ademler, yerkürenin, orasından burasından, kabuğundan göğünden, suyundan havasından, azalanından çoğalanından, şevkinden kederinden, umudundan mutsuzluğundan taşarken…
Kendine ancak bir avuç kadar toprak edinebildiğinden habersiz, umursamaz halde tabiatı katlediyor… birbirlerini de katletmeye meyilli olduğundan ve kansızlığa iddialı, iddiasız teveccüh gösterdiğinden, tabiatın bakirliğine tecavüzünü önemsemiyor hiç… çehresinden akıp niyetiyle çamura dönüşen gözyaşları ise, akciğerlerine yağan asit yağmurlarını andırıyor (içi ne ise dışı da odur hesabı)… yanan, yıkılan, yakılan nice hissiyat, küle ve verimsiz varlık toprağına karışarak ve dahi katışarak, gözlerin hapşırıp aksırmasıyla, savunduğu sığındığı fikriyatlarıyla, gıcıklandığı haletler, gıcık kaptığı inançlarıyla çevresine de, kalbinde boy atan lakin kupkuru, kısırlığı bulaştırıyor…
Evrenin sadece insanoğlundan ibaret olmadığı hakikatiyle varolan bütünlük, bizim seçim, geçim, endişe ve handikaplarımız sebebiyle her an parçalanırken, elbette arzuları, tesellileri, umutları da diliyor kökünden…
Misal;
Virüslerden şikayet ediyorlar lakin onların nasıl olup da, yarı canlı yarı cansız siluetlerine, zehirli dokularına rağmen, değişen koşullarda değişerek hep canlı kalma azminin altındaki nedeni önemsemiyorlar… anlamıyorum…
Ademoğulları, üstünde ve içinde soluk alıp veren, dahası onunla bir tam olduğu doğayı, dengesinden, döngüsünden meçhule, kire, ise, pasa, yangına, körüğe, kıtlığa sürdükçe, virüsler, kan emiciler, denge içine hapsedilen ve bir sonraki aşama, varlık, basamakça aynı miktarda, seviyede tutulması için tasarlanmış nice zararlı mahlukatı, zincirlerinden serbest bıraktığının ne yazık ki farkında değil…
Gözle görülmez çekirgeler insan yüreğine yapışıyor ve zamane diyerek geçiştirdiğimiz her eziyete bırakıyor yumurtalarını…
Dayanıklılık; sabır kadar öğrenilen, hayatta kalma dürtüsü sayesinde bünyede giderek kuvvetlenen bişeyse…
O vakit zihne, düşünceye ve hisse sahip olmayan lakin sıkı bir hayat sever olan, güçlü içgüdüleri elinde bulunduran böceklerin, birer böcüye…
Haşere ve virüslerin, öcüye dönüşmesinin de faili… dayanıklılığı acımasızlığa dayanıklı kılarak domuzluğu öğretense, insan!... al sana esas oğlan!
Zehir soluyan virüs zehir kusuyor…
Kuşlar ve karıncalar öldürüldükçe kene dediğimiz kan düşmanı her yeşillikte, çimende hatta kafamızın üzerinde cirit atıyor…
Kuşlar, domuzlar hasta oluyor… gribal enfeksiyonlarıysa, biz insancıkların öncü derdi… zaten yara, acı, yoksunluk, yoksulluk sebebiyle enfekte olan yüreklere; kah zenginlikle fakirliğin giriftliği, kah ezanın ve cefanın kardeşliği yüzünden… kırılan, yıkılan dengenin yüzü suyu hürmetine… havanın yumruğuyla adeta enjekte ediliyor…
Havadan sudan konuşmalar o vakit, kargaşa ve korkuya bırakıyor yerini…
Masumlara değil de, giderek yakınlaşmasına üzülüyor sevinçlerimiz… keyfin gözlerinde beliriyor tatsızlığı… kuşların, domuzların hastalığı tasamıza yerleşiyor…
“Yerküre insanoğlundan yaka silkerken, yakasına yapışıyoruz bir parça hayat için…”
Tıpkı, deprem afeti bilançosundaki acılık gibi, ölen hep yoksullar oluyor ayrıca… nedense…
Diyorlar ki, diyorlar ki
Neyi bilirsin hayat diye
Çoğu beden diyor, kimi kefen
Ben düşünce diyorum…
Hissetmekse, düşünmekle
İlgili bişey zaten
Kalbiyle düşünmeli derler ya
Öyle…
Hep zafer kazanmak için
Yenilişleri izlemek isterler
Bu onlara keyif verir
Süratle geçen hayatta
Bir anlama yakıştırır onları
Öyle
Zannederler
Yakın durmak yakışmak mıdır
Düşünmezler…
Hızla geçip giderken
Zihnimde son ağaç yetişiyor
Varlığın sonunda, yokluklarıyla
Yaşarken sınıyor ademoğullarını
Ah keşke sevgili gerçek
Kaderime bir bağ olabilseydim
Bir dal kırılmadan kalbimde
Tek başıma da olsa sapasağlam kalabilseydim…
Diyorlar ki, diyorlar ki
Çalışan demir kir tutmaz
Lakin kalbimin her yanı üzüldükçe
Pas içinde kalıyor
Bilmiyor, düşünmüyorlar
Acıların hikmetini
Nice yeminlerin kovanına
Sokuyorum ellerimi
Kanasın, şişsin, ağrısın istiyorum
Ve ben en çok gece üzerime yağarken
Ağlamayı seviyorum…
Diyorlar ki, hayat dediğin nedir?
Hüzün, neşe, sabır
Ama en çok da
Yaprak yaprak kalbi örten
Sevgidir diyorum…
Ezmeye gör
Yürümeye niyetlendiğinde
Ağzımdan taşıyor o vakit kederler
Kamburuma…
Dün… Saatler süren çatışma olmuş sevgili ve yalnız ülkemin göz bebeğinde… boğazında kanayıp, yüreğine akmış kaygıları…
Terörist, hainliğini, kahpeliğini ispat etmek istercesine, ar perdesini aralayıp sağa sola ateş ederken, 16 yaşında bir çocuk vefat etmiş… polis memurumuzsa şehit…
İçim acıdı… ölenlere Yüce Yaratandan rahmet diliyorum…
Peki, kahpe teröristlerin,
Böylesi güzel bir memlekette, cumhuriyet ve hürriyet içinde, zor zamanlarına rağmen bereketiyle gene de bizlere sahip çıkan bu aziz yurtta yaşıyor olmasına rağmen, derdi nedir!
Şeriatmış…peh… size öyle bir yol göstereceğim ki, öldürdüğünüz masumlar, dilinizden koparttığı ruhunuzu yerlerde sürüklerken, gözleriniz açılmış olacak… ve net göreceksiniz cehennem çukurlarını!
Kahpeliğinizde inanç aranmaz ama… ufacık bir vicdan kırıntısı damı bulunmaz be hain!
*******
Günaydın sevgili günlüğüm…
Suçlanacağını anlayınca başkasını suçlayan ademoğlu gibi, belki bu sebepten… yahut yetişememe, cevap verememe, çığlığın, haykırışın sesiyle hakkı kabul ettirme, başa vurma hadisesi hasebiyle zihin içinde barınmakta olan ve kadim ataların yadigar eskileri kadar, genlerde, öğrenilenlerde yer tutmuş bulunan düşünceleri kendi düşünceleriyle defetme lüzumuna inandığından… muhakkak yenmek fikrini, bütün doğruların ve yanlışların ortasına oturtup her birinin en mubah, en mahrem ilkeleriyle yenilgiye boyun eğdiğine, zaferine secde ettiğine, kanaat getirdiğinden…
Veyahut, söylenilenin en büyük olma yolundaki iddiasını; söylemenin telaşında mevcut, olası terli yanılgıları yok sayarak, güvenine sunduğu kibir ile celallendirme ve hakaret etme hakkına sahip olduğunu düşündüğünden…
Azarlamalara dahi şapka çıkartacak aşağılamalar havalarda uçuştu…
İstedi ki, döşendiği haşlamalarıyla büyüklüğüne büyüklük katsın… kendi kendini doyuran egoculuğuna bir horluk boyu kadar ilave yapsın… ki uzasın kibri afeti bir parça daha, ademciklere daha yukarıdan baksın… bizler iyice minicik kalalım, hatta kalakalalım apışmanın ortasında, utanç içinde… ilim demek, bağırmak demek zira bunlara göre!
Akşam Teke Tek, tek tek ve işte, benim sevdiğim er meydanının biraz geç meydanına dönüştüğü, arkadaşlığa göz yumulurken söylenilen küçüklemelere de büyükçe kulak tıkandığı, Fatih Altaylı’ya hiç yakıştıramadığım programın ilk bölümü için yazılmıştır bunca lakırdı…
İlminde biriken tarih bilgisinin içinde kaybolmuş, bir parça bozulmuş, kerametleri tahammülünde, hoşgörüsünde, tevazusunda, yaşında hatta başında küf tutmuş,…
Lakin adamakıllı haykırışlarını iyice bilerken, sakladıkları ona yüce kıymetler katmışçasına kimsesiz yaldızlı bir eda ve egemenlik hissiyatıyla, adeta yağmacılık vaziyeti içinde, höykürdü sevgili ve ilgili tarihçimiz dakikalarca… ekranda!
Nefret ettim o an… Murat beyden…
Diğer adamcağızı tanımam… sitesi varmış, tıklamam… (şarkı sözü gibi oldu ama!)
Zira, İlahi Kitabımızın özüne, kimliğine, felsefesine, anlamına, duruşuna dokunmadan… yeni anlamları da, yüklemeye değil eklemeye çalışmasından daha çok, bu ilahi kitap için kafa yorması hoşuma gitti…
Lakin ben rakamların değil, anlamların mukaddesliğine inanırım… matematiksel çözümlemelerin, zihin egzersizi ve azmi karşısındaki çözülmelerin, hep bir gizlediği, gideceği, geleceği vardır ki, bu sebepten sayılarla anlaşamam pek…
tekrarlar, vurgular, gece, gündüz, kıyas, anlam, anlamaksa, beni cezp etmiştir yaşamım boyunca… kelimelerin gücüne kalıbımı basarım!
İsmini anımsayamadığım o beyin programı terk etmeyişi talihsizlikti…
Yaşını, başını, hakkını, hududunu anımsayamayan ademciğin, yaşına, başına hürmet göstermek demek, yaralı olduğundan kanı zamana akan kendi hakkının etini çiğ çiğ yemek ve olanlara katlanmak demek değildir asla…
Ayrıca…
Gerçeğin değil de, korkuların, kuşkuların peşindeki bunca endişe beni bir hayli geriyor…
2012 yılı meselesinin, magazinin mor ve uçuk dudaklarında yer etmesi hicap verici…
Ölüm, her insanın kıyametidir zaten… ve bizler kendi kıyametimizle doğar, yaşar, unutur ve nihayetinde gerçeğin (kıyametin) içine atılırız…
Yalan ve yanlışları hakikatin gözüne sokarken, göremediğimiz ve gözlerini kapayan gerçekliği yok sayarız…
Peki niçin evrenin kıyameti bizi bu kadar korkutuyor?!
Size ne evrenin kıyamet vaktinden! Bilseniz ne olacak… ahlaksız ve onursuz savaşlarınıza son mu vereceksiniz… arsız ve haksız yaşamınıza çekidüzen mi…
Çıldırmanın eşiğindeki belleğinizi karanlık uçurumlara sürüklerken, bahane mi bulacaksınız her hüzün ve acı için… yılgınlığı diline dolayan kaderinizle!
Kuranı Kerimdeki o sır harfler ise, evrenin kilit ve uç noktalarını temsil eder…
Yıllar evvel şiirlerime ben de böyle başlardım.. o harfler, şiirlerimin bütünündeki manayı hapseden ve anlatan sınırlarla, açılımlarla dolu olurdu… sonra biri alay edince, vazgeçtim kilit vurma işinden…
Bu harflerin mahiyetini bilseniz, inanın, dağa tecelli olan Yüce Yaratanın, dağı parçalaması gibi, paramparça olurdu zihniniz… her bir et lokması, duvarlarınıza, başkalarının hayatlarına yapışır ve ölürdünüz andan bile kısa sürede…
Bu harflerden size ne kardeşim!
Oturup 2012 için yas tutacağınıza, 2012 yılına kadar yaşamımızda neleri düzeltir, temize çekeriz diye düşünseniz,
Olmaz mı!
Bir gün, acıdan ölmüş göreceksin beni
O kadar ki
Sızlamayacak artık kemiklerim
Yetimler acıtmayacak kalbimi
Ruhum olmayacak ellerimde
Yahut bana kalmayacak belki
Bir gün, kederlerden başım ağrımayacak
Kanım akmayacak inan
Büyüklüklerinde o kadar
Küçülmüş olacağım ki
Yok kadar, bit gibi
Göremeyecekler beni…
Daima bildikleri
Lakin umursanmayan o felaket
Saçlarının dibinden yükselecek…
Konuşamayacaklar o an
Zincirin halkalarını çiğneyecekler belki
Halkalara bölünürken hayat hikayeleri…
Üzülmeyeceğim hiç
Zihnim, yüreğim sızlamayacak
Biriktirdiklerinde, birikenlerine inat
Kıyametleri işte
Hissizleştiklerinde kopacak…
******
Gündüze gündüz
Geceye gece demezler
Bir daha yaşamak diye,
Bir düş kurup kendilerince
Yokmuşçuluk oynarlar
Lakin kusurları bülbül gibi
Dillenip kelimelere dökülünce
Hakiki güne, sonsuz kadar
Vakıf olacaklar…
Sevdaya seni vermez,
İlgiye teşekkür etmezler
Bir minnet için ille
Aynı histe olmalı yürekler!
Aynı düşünceye değmeli dudak
Merhametin kanatlarına inanmazlar
Öyle öksüz kalmış gibi
Bir yetimlik çizerler
Çizgisi bol, rengi hoş
İsmine hasret derler
Kendilerine hasret…
Cenneti de cehennemi de
Umursamadan, kelimelerle cilveleşirler
Söyleyeyim hicvimle
Sevgili meleşenler;
Evet, Ermeniler
Kimi katil, şerci cemaatler
Yığınla masum Türk’ü
Katlettiler…
Geceye gece de
Eğip bükme ağzını
Aldatmasın hiç seni
Hırsınla benliğin…
Katillerin kanlı
Süngülerinde bekliyor binlerce masumun ahı
İsim koymuşlar hüzünlerine
Baş koymuşlar,
El koymuşlar bir bir
Cennetine senin!
******
Kopkoyu renkte
Bir bardağın
Deminde kaldım…
İç iç bitiremediğim
Acı bir mutsuzluk…
Çöz çöz bitiremediğim
Kördüğümlerin arasında…
****
Sabahların kahini ile
Gecenin kara kahini
Her seher karşılaşınca
Kızıyorlar birbirlerine
Lakin sonra ademoğlunu görünce
Anlıyorlar birbirlerini…
Meğer ikisi de günün
Yarısıymış…
*****
Bildiğini zanneden
Şöyle saçlarını düzeltir
Başını karıştırdığına inanıp
Düşüncelerine dokunmadan…
Kimi taşıdığı kitapları
Ezber eder birkaç kez
Kiminin kuklalar gibi
Bir ip ensesinde
Ben bazen
İnsan olduğuma inanamıyorum
O kadar yarım ve bilgisizim ki
Hamlığıma doyamıyorum
Oysa onlar
Adem olduğunu düşünüyor
Şerrin sandığından
Birkaç tahta parçası ile
Ancak yürüyor…
|