Login | Register


All times are UTC


It is currently Wed Dec 23, 2009 2:54 am



Welcome
<a href="http://metalheadtr.com" target="_blank">metalhead</a>
<a href="http://metalheadtr.com/forum" target="_blank">metalhead</a>



Post new topic This topic is locked, you cannot edit posts or make further replies.  [ 88 posts ]  Go to page Previous  1, 2, 3, 4  Next
Author Message
 Post subject:
PostPosted: Tue Apr 21, 2009 9:35 am 
Offline
Paylaşımcı üYe
Paylaşımcı üYe

Joined: Wed Mar 04, 2009 2:04 pm
Posts: 68
Günaydın sevgili günlüğüm…

Anladığı için düşündü, bütün anlamsızlıkları ve anlamları zihninde ayrı kefeye koyarak… ve ayırdı kendini bağımsızlığından… zira, hislere düşkün olup duyguların bağlayıcı hükmünde kalmak onu tedirgin etmedi hiç… ve gülümseyebildiği için de ağlamanın ne demek olduğunu unuttuğunu düşündü çilekeş kaderi…

Sevgili acı,
En çok, küçük umutların, çocukların, hakiki sevdaların ve günahsızların eliyle taşlandığında acıyor…
En çok, gözyaşları kanla karıştığında ve muhakkak birilerinin kanı aktığında umarsızlığın, duyarsızlığın kalabalık sokaklarına… sızlıyor acı…

Acının acımasız olduğunu düşünmedim hiç…
Onun da, ruhumuzun karanlığına çöken… dahası, yıldızların gece vakti uyuduğuna bize inandıran tatlı haletimizin (dilimizde, gözümüzde hiç tükenmeyen dünyalığımızın) yahut yaşarlığımıza yapışmış buruk telaşlarımızın içine sıkışan zihin çeperindeki akıl ile sınırlarından, yüzlerce yıllık ırağında mevcut hakikatimizin, dışında… ademleri önüne katan bir gerçekliği ve silueti var…

Mutlaka dinler acı… söylenilen, hissedilen, işitilen, işitilmeyen, söylenilmeyen, susulan her şeyi… ve varlığın sonsuz evreni ile kuşatılan ademoğlunun, kalbine, dimağına, ellerine, ayaklarına, iniltilerine, gülüşmelerine, vicdanına anlatır bir bir… ilk alem denilen bu cihan kayıt, diğer cihan kavram içindir… kavram, kavramak ile anlamlanır ve yaşadığımız türlü vukuat hayaletliğinden sıyrılıp bir içyüz kazanır…

Kimi acı, hüznü tebessümlere ihbar eder, kimi acı tebessümleri hüzne ihbar eder… bazıları gözyaşlarına ikna için didinir samimiyetle… bazıları göğsünün acıdığına ikna için bağırır veya susturur söylenilenleri…

Acı da esastır hayatta… kendinizi, herhangi bir korku, buhran, gözü kararmışlık kazası yahut ta kemiklerinize, gizemlerinize, geçmişinize lakin geçiştiremediklerinize değin işleyen yüzleşme kazısı sonrası, yüksünmemek ve yüzleşmeyip o çok değer verdiğiniz yüzünüzü, itibarınızı korumak için ıssız bir adaya mahkum edip, her kanıdan el etek çekemezsiniz…
sosyal varlık olan ademciğin yaşamında, olasılıkları, idealleri, mühimleri, özelleri, kendine sakladığı özneleri, içliği, dışlığı, kararları, yargıları, tarafları, karşıları ile acı, keskin fakat gerçekliği yüksek öğretiler içerir…
ruhunuz yapayalnız hissetse dahi, gövdeniz iletişim, çekişme, ezilme, ezme, kaçma, kovalama eylemindedir…

Acının, bir nevi varlık sebebi şudur;
Aydınlığın bölündüğü, her gün yaşanan tekrarın alışkanlığa, alışkanlığın, akışa ve akışın mutluluğa dönüştüğü, ak ile kara arasındaki farkın yerle yeksan olduğu, kanaat ve seçimlerin ruhsuz ezberlere yamandığı, fiilin, her yaşta yaşanan sahte çocukluğun üzerinde eğreti kaldığı ve masumiyet ile inancın kıymetinden azaldığı durumlar yaşanmaması için,
Yüce kader adına,
Bir gün sizin de acınabileceğinizi, acıyabileceğinizi, acıtabileceğinizi anlatabilmektir…

Her cenaze bize kendi cenazemizi, her kayıp kendi kaybımızı, her çaresizlik kendi çaresizliğimizi, her açlık yoksulluğumuzu anımsatmalı… ki, merhamet empati diliyle güç kazanabilsin…

İnanç sisteminin esası da budur…
Acıya düşeni gördükçe acımızı, insanlığımızı, naçarlığımızı anımsayıp, acıyana yardımcı olabilmek…

Acının da derdi budur ayrıca… hiçbir acı kindar değildir… sağır değildir… kör değildir… şer değildir… hiçbir acı acımasız değildir…

Şerliği seçen de, işitmeyen, görmeyen, bilmeyen, bilmek istemeyen de, bizleriz ne yazık ki…
Lakin acıyı suçlar durur dilimiz… kalbimiz yıldızların uyuduğunu düşünüp, renkli ışıklar yakar matemlerimizde… hor görümüz, öfkemiz, kibrimiz, sefilliğimiz, istismarlarımız, inkarlarımız, menfaatlerimiz, menfaatçiliğimiz aydınlanır, ışır hatta… sırf, yolunu bulsun diye aydınlatır, bilginin kılavuzluğuna teslim ederiz onları… amma yıldızlar karanlıkta, kederde, acıda, kaybolmuşlukta uyumaz asla… tıpkı Yüce Yaratan gibi, bizi izlerler…

Üzülmek, gülmek ve düşünmeyi düşünüyorum da,
Hepsi de bu günahsız acıyı anlatıyor bana…

Acıya veya sızımıza, gülemediğimize üzülürüz… gülümsediğimizde hatırımıza takılan üstü örtülmemiş acı hüzünlendirir bizi… kederlendiğimizde bir teselli gibi aklımıza yamadığımız umut ve mutluluk gülümsetir kalbimizi… sonra her hissiyat, durum ve dahi kendimizin karşısına geçer düşünürüz…

Acıya iyi bakın… ona sırtınızı dönmeyin ve kaçmayın.. korkmayın da ondan… muhakkak size söylemek istedikleri vardır…

Dinleyin onu…
Hatta gidin onunla… insaniyetinizin olduğu herhangi bir yere…

Ve unutmayın, zaman geçiyor… hiçbir acı, sonsuza dek değildir…

Zihnime geçip
Fotoğrafımı çektim az evvel
Elim şakaklarımdaydı
Düşünceliyim..

Oysa hissettiğimi zannediyordum
Daha çok
Fikirlere daldığımda zira
Aklıma ihtimaller gelir…

Hislerdeyse
Sadece üzüntü ve mutluluk var

Fotoğrafım siyah beyaz çıkmış
Yeşili mavisi yok…

Bu kadar keskin demek
Yaşamımdaki kararlar
Bir kanı duvarından düştü
Bütün renkler
***
Hemen düşüncelerim
Belli olmasın diye
Sabırdan bir şapka geçirdim başıma
Hasır hasır, post post
Düşünceliliğim ele verdi o ki
İçindekiler saklı kalsın bari…
***
Lakin ben de artık
Hiç ölmemiş umutlar gibi
Umursamıyorum bazı şeyleri
Bilirlerse bilsinler
Ne olacak, hüzünlerimi…

İnsanlığın sonu gelmedi ya
Geldi mi yoksa
İnançlı inançsız, tanımıyor hiç
Merak ve röntgen ihbar ediyor
Kibirlerine…

Of, aynı bu resimdeki gibi
Ellerim şakaklarımda, gün sayıyorum
Ne çok benziyor içim dışıma
Bu kadar aynı olur mu yüz
Ayıplıyorum kendimi…
Bu sebepten tanıyamıyor can
İkiyüzlüleri…
Onlar saklanıyorlar
Bense kabak çiçeği…

Leyla’yı özledim… hani, bizim sevimli kaptanımızın baş belasını…
Az evvel konuştum da, feci sinirli… Jack, gene her fırsatta hak ettiği halde sadece arada bir tokat yediği şu iki hatunu takmış koluna, yaşamaktan feragat eden kaderine inat gülümsüyor.. evet, elbette sevgili kaptanımızın ruh ve kemik sağlığı açısından, Karayip ufuklarındaki tatlı esintilere zihnini bırakarak mutlu olmasını sakıncalı buluyorum… nede olsa, babası gelmek üzere…

Jack. Babamı karıştırmasan olmaz dimi… pis cadaloz! O kalemini elime geçiremeyeceğim mi sanıyorsun… div div div, bir sussa kafamı dinleyeceğim ama tepemde sürekli vızıldıyor!

Olmaz efendim…(!)

Leyla. Kızcağız her okuyuşunda ve yazışında, ona cevap yetiştirmek için başını yukarı kaldırıyorsun, gördüğüm şu anlamsızlık akılsızlığını fazlasıyla ispat ediyor olsa da… eh tabi bana göre taşıdığın, son derece gereksiz erkek mantalitesi ve ait olduğun şu meymenetsiz erkek siluetinde olmanın da akılsızlığındaki ehemmiyeti fazla… dahası iki kadını koluna takmanda mevcut çirkin gıcıklığı dahi dillendirmeme gerek kalmadan soruyorum… nedir, baban mevzu bahis olduğunda danıştığın şu yumuşak ve kaygan düşünce dokunun sebebi mahiyeti, efem?!
Kaptan. Ufukları delip geçen münasebetsiz aklın yüzünden kendini savunmaya geçen zavallı ama pek kıymetli aklımın hesabını sana vereceğimi sanıyorsan yanılıyorsun kız kurusu! Bu çeneyle seni kimse almayacağından başıma kalacaksın… hem sana ne kız arkadaşlarımdan, tasası sana mı düştü!
Leyla. Elbet… birincisi babana hamile olduğumu yazdım… ikincisi bu iffet düşmanı kadınların yemeklerini bana yaptırıyorsun!
Kaptan. Sen de içlerine tükürüyorsun!
Leyla. Ay yok, onlara kalbimden sevgi katıyorum… sen öyle görüyorsun!
Kaptan. Şu süpürge otu gibi sallanan saçlarından geminin direğine asmalı seni ama… dua et bugün keyfim yerinde!
Leyla. Tabi… denizin ortasındayız ama kayıkla gemiye getirtmişsin şu kadınları … lakin seni uyarıyorum, bu savaş ilanıdır ona göre…
Kaptan. Onlara hele bir yaklaş, hele bir… görürsün sen…
Leyla. Hıh, ödüm her yerime bulaştı… lütfen sevgili kader sahibi, çok pis olduğunu gördüğüm sol cenabınızdan ve asabiyetinizden muaf kılınız beni… bağışlayın ki, mutluluğumu aynalarda yeniden görebileyim…
Kaptan. Limana çıktığımızda bir köle pazarı bulup seni ilk isteyene vereceğim…
Leyla. Peh… o kadar parayla deliye dönersin, açgözlü ve hazımsız adam… zaten gözü dönmüşlüğünün sınırı yok… ayrıca, kilom kadar altın ederim ben!
Kaptan. Hııı, sorma! korkarım üstüne bir de para vermem gerekecek ama senden kurtulmaya değer… !
Leyla. O kadınlar bu gemide kalamaz… olamaz… kalabilemez ona göre!
Kaptan. Bu gemi bana ait… kalacaklar diyorum ona göre!
Leyla. Ohhhhh…. Günah benden gitti o vakit…

Leyla’nın, kadınların başına ördüğü çorapları ve tam da bu sırada babanın gemiye gelişi… sonraya kalsın…


Top
 Profile  
 
 Post subject:
PostPosted: Wed Apr 22, 2009 10:20 am 
Offline
Paylaşımcı üYe
Paylaşımcı üYe

Joined: Wed Mar 04, 2009 2:04 pm
Posts: 68
Günaydın sevgili günlüğüm…

Elini sıkmak ve barışmak istiyorum arada bir… çağa ayak uydurmak istediğinden yaşlanamayanların (!), kupkuru, gergef gibi pürüzsüz ama ruhsuz ve her daim güleç kalanların, yağlı hatta vıcık vıcık dalkavukluk kokan sözde anlamalarını, içsel yalnızlığın derin ve sarsıcı buhranları yağmalarken… hepimizin önüne aşılmaz setleri ören korku ve kaygılarımızın incitici varlık mecburiyetini derdimize, karşımızdakine, muhatap olana olmayana anlatır, ikna ederken ayrıca… üzerken durumlarımızı, huylarımıza yeni ve şişkin bir kemik daha katarken… elini sıkmak ve barışmak istiyorum arada bir hakikatimle…

İnsaniyetin gerçekliğiyle, bizlerin zihnindeki… içselliğimizle dışsallığımız… söylediklerimizle sakladıklarımız… hissettiklerimizle düşündüklerimiz, bazen çeliştiğinden, öyle büyük bir kargaşaya sebep oluyor ki… şaşırıyoruz…

Sevgili hakikat;
Nicedir, başımın üstünde tepişen ve ruhuma gürül gürül akan kasvetler, boğazıma yutulmaz bir düğüm attığından, soluğumu kesmekte olan gönül darlığı kalemimin önüne geçiyor…

Uzun mühlettir, kederlerden doğan arsız hüzün gölgeleri; tıpkı iki çilenin yasaklı sevdasında gözünü açmış yapışkan ve kanlı ilgi gibi her düşüncemde, düşünselliğimde, hislerimde peyda olduğundan…hep bir sağ kalmışlık içinde, tecrübe sonrası kalemimi bandırarak kaderimi yazdığım mürekkebime, değdi değecek…

Hüznün gölgeleri, Arşa çıkmaya korktuğu ve kadere boyun büktüğü halde, biz ademciklerin ensesine çöreklenmiş, ruhumuza bir önyargı yahut kanaat mesafesinde…
Bitişik iki yay arası kadar ancak… uzak…
Dip dibe… kadar yakınımıza yabancı!

Velhasıl, tüm bu sebeplerden ötürü, haftamızı saran derin bilginin, pek farkında değildim…

Sanırım mesele şu;
Pencerelerimizi, hoşgörülerimizi, diğer ademoğullarına bakan cephelerimizi, sığınağımızı sınırlandıran ve kalbimizi koruyan kalın dokulu çeperlerimizi, işitmeye, görmeye ve tatmaya yarayan dokunaçlarımızı hatta kimi vakit ruhumuzun dış dünyaya açılan solungaçlarını uzağımıza bıraktığımız için, yürümek, anlamak, hoş görmek, saygı göstermek, anlatmak, yazmak ve bilmek zor geliyor bize…

Varlığımızı ve evrenin yahut zihin içindeki kara deliğin bir köşesine hapsettiğimiz içtenliğimizi, hakikatleri gören kısımlarını kapatarak, illa kendimizle haşır neşir ettiğimizden, diğerlerine üstünlüğümüz, tamahkarlığımız, ben’liğimiz ve bencilliğimiz güçleniyor… ve hepsi rol modellik dahil, çeşitli icaplar, icatlar, icabına bakarımlar edinip, vazife, standart, sınıf ve yükümlülük isimlerini yaftaladığı arzu ve ihtiraslara gizleniyor… bizlerde hepsini sahipleniyoruz… sahip olma arzusu aynı zamanda çoğalmayı, kalabalıklaşmayı sembolize ederken, elbette yalnızlığı, yalpalamayı, düşmeyi, acıyı da dayanıksızlaştırıyor can karşısında… en azından bunun böyle olduğuna inanıyoruz…

Güce kanma ilkesi, güçten vazgeçtiğinde, eğildiğinde, yenildiğinde güçsüzleşeceğin şartını koştuğundan, yükseldiğini düşündükçe göğün yüzüyle savaşma pahasına bir büyüklük ve azameti de sağlıyor ahvaline, ki o vakit güçlenme, gücendirmeyi de teslim alıyor, umursamadan…

Yontma taş devrinden kalma, nice kabartma ve abartmanın da ilhamını veren, güç adına konuşmalar, güçlülüğün timsalleri, gücün timsah gözyaşları, haz duygularını garantileyen, görkemli bir atmosferi varlığa yamadığından, göz alıcı ululuğuna direnen az, yenilen de çoktur…

Amma ve lakin…

İnsanlığını ve Yüce Yaratanı keşfeden, öğrenen, kalbini koruyan hakikatliler gücün; güçsüze sırt çevirmemek, hakkı ve haklıyı kollamak, yenilmek yahut vazgeçmek pahasına hükmü idare etmek, vicdana aidiyeti ilan etmek, inancı istismarlardan kurtarmak olduğunu bildiğinden, pişkinliğe tek kuruş ödemeden ve mecburiyetin şerci lakırdılarını dinlemeden, güvenilir, samimi olur ve yalansız kalırlar…

Bu hafta, kutlu doğum haftası… yani;

Mekke’yi fethettikleri gün, korku içinde yanına yaklaşan ademoğluna,
“Titremene gerek yok, ben kral değilim… Kureyşli kuru et yiyen bir kadının oğluyum ben” diyen sevgili İslam peygamberinin, en iyi şekilde anlaşılacağı günler…

Farktan, farkından, güçten, gücünden zerre kadar başı dönmeyen, olağanüstü yalınlık, temizlik, kıymet ve insaniyet içinde, harika sözcüklerle kendini ifade eden bir teslimiyet… kusursuz hakikatte yıkanmış gönlün, kusurlu yıkımlar, zulüm, korku ve beşeriyet karşısında yücelişi… bizlerin sık sık takılıp düştüğü insanlık eşiğinin en net tarifi…

Tamahkarlıkta, zenginlikte, şöhrette ve güçte başı dönmüş biz zavallı fanilerin utanması için bir fırsat belki…

Tevazudan öte bir gerçekliği, hepimizin yaşayan ölü olduğunu hatırlatan bir eğilmişliği var…

Şimdi tüm bunlardan sonra, göz gezdirdim de…
Sevgili ve yalnız ülkemin acı gündemi için söylenecek çok söz olmasına rağmen, bir habere gözüm takıldı…

Ünlü saç tasarımcısı, ki ismini cismini bilmem, Anadolu’ma gelecekmiş… efem, dünyaca ünlü isimlerden Johnny Depp dahil pek çok şöhret, bu ismin müdavimiymiş… bin dolarcık (hı?) gibi bir meblağ karşılığı saçını keser boyarmış bu zatı muhterem ademciklerin!
Bizimkiler sıraya girmiş, tıraş için…

Şimdi iki kelam edeceğim, ayıp olacak gene… hem mütevaziyim, insan sever sever, hak perverim diyorsun, hem binlerce dolara saçlarını kestiriyorsun… !

Şu meşhur berberi de ben tıraş etsem… görse dünyanın köşe bucaklarını… saçın orta yerinde kuş folu, tren yolu … harika dururdu!

Boş ver bunları … gel…
Elini sıkayım ve barışalım, sevgili hakikat…

Düne ve bugüne bölünmüşken zihnim
Bir akıl arıyorum en çok bana lazım
Ne dünleri anlatacak ne yarınımı aydınlatacak
Şuanı düşünen bana bir ben lazım…

Şimdi güleceksiniz belki amma
Hoşlanmıyorum iyilik görmekten
Sonra hep borçluymuşum gibi bana bakıyorlar
Geçmişim buncalıkla dolu hakikaten…

Bilemem ki, ne olup bitiyor
Kader dergahında
Yaşa diyorlar yaşıyorum
Gül diyorlar ağlıyorum kendiliğimden…

Bana şuanı anımsatan
Sevgi ve umut lazım
Bahtımdan söke söke almalı belki
Kelimeleri kendiliğinden…

Ne güzeldir o masallar
Bal kabağına dönüşmeyen
Ve kırmızı elmanın zehirlemediği
O demlerden
Keşke hiç ama hiç
Dönmeden
Mutlu olsa
Ve bölünmese aklım…

****

Benim düşmanım değilsin
Hiçbir zaman da olmadın
Yüzünü düşünüyorum
Tıpkı barış gibi
Sözlerini işitiyorum
Huzura benziyor
Gözlerinde dalıyorum
Nice pembe rüyaya
Saçların dolanıyor
Her gece gözlerimden önce uykuma

Benim düşmanım değilsin
Hiçbir zaman da olmadın
Amma ve lakin
Kızıyorum bazı zamanlarda…

Kendime yeni köşeler seçiyorum
Saklambaç oyunlarında
Her defasında kaybolan ben
Beni bulan sen oluyorsun…

Sığınaklarımı yıkan da
Beni saklayan da sensin
Hiçbir vakit düşmanım olmadın
Fakat sadece bir parça üzendin…

Yaşamımda
Görebileceğim ve beni gösterecek
Ne vakit bir saray inşa etsem
Kalemimi yakıyor
Kalbimi tutuşturuyorsun

Gizli kaçış yollarımı
En önce sen aydınlatıyorsun
Düşmanım değilsin ama
Öfkeleniyorum bazen…

Çaresizliğimi anımsatan
Güzel yüzün olmasa
Belki daha çok sahipsiz hissedeceğim
Daha çok uzak sana…

Lakin düşmanım değilsin
Hiçbir dem olmadın
Sevgili kader…


Top
 Profile  
 
 Post subject:
PostPosted: Fri Apr 24, 2009 9:35 am 
Offline
Paylaşımcı üYe
Paylaşımcı üYe

Joined: Wed Mar 04, 2009 2:04 pm
Posts: 68
Günaydın sevgili günlüğüm… (anı değil acı günlüğü sanki!)

Yalan…
Bütün söyledikleriniz, düşündükleriniz, kavgalarınız, hesaplarınız, mutluluklarınız, sağlığınız yalan… üstelik, yaşama sığan o kadar büyük palavra ki bunlar, bir an dahi inansa (inanmak kadar, ademin neye inandığı da mühim elbette) ruh, bir sonraki ana kalmayacak yüreği… bir an için kaderi can olmaktan vazgeçse, diğer an ademoğlunun söyleyecekleri tükenecek dilinde… o vakit, ebedi suskunluk içindeki ömür, kısır döngünün, vefasızlığın, cehaletin izinde, başkalarının içinde kalsa bile, düşünmeyecek hiç… bir andan bir ana kadar süren huzurunun sahiciliğini… !
Belki de sadece kaygı ve korkularınız sahidir… size gerçekliği ve nedameti hissettirdiği ölçüde elbette… söyleyecekleri müjdeleri utandırır, kalbi usandırırken, gerçeklik aynasıyla göz göze gelme sonucu bu kaçıncı hissedilen çirkinlik, diyeceksiniz…


Bir anda, giderek kararan göğün kuşatıcı afeti karşısında yapayalnız kalabilirsiniz… yalanlarınız ve yarınlarınız, ümit beslediklerinizi objeliğinden yahut düşselliğinden sökerek alır… zihniniz ve kalbiniz bomboş kalırken kaçışlarını izlersiniz, parçalarınızın… ayaklarınız dibe çakılır…

İster kalbinize varan hislerinizle, ister dudaklarınızın ucuna yığılan kelimelerinizle düşünün… öyle düşünün ki, bir anahtar kelamınız olsun sizi esasa götürecek ve en gösterişsiz, sıradanlığın benzerliğine vurulmuş, yarısı yenmiş bir kulak kadar işitir, yarısı kesilen dudak kadar konuşkan, ancak… kibirlerin, gösterişlerin, görkemlerin göremeyeceği… lakin ezip de geçemeyeceği… eşi benzeri görülmemiş fakat saklı olsun kirin, çöpün, acının, kederin içinde… ve bu hal ile düşünün…

Çoğu dem, her şeyiniz yalan öyle değil mi… bir de buna riyayı katıyorsunuz… bir de gösterişi, bakın ben ne çok ilgileniyorum diyen… bilin, ne çok seviyorum dedirten mutlu günlerin eli silahlı prangacılarına tabi kerametleriniz… vıcık cıvık yalansınız hepiniz…

Hakikat nedir peki?
Zihni görkem peşindeki hayalleriniz ve hayaletleriniz dışında,
Yerkürenin, meleklerin yüce kanatları yanında minicik kaldığı ve kanadın tek çırpınışıyla felaketlere maruzluğudur, adı tadı ismi cismi acizlik olan…

Yahut küçük çocukların sırtında taşıdığı o görünmez sepete, bir ekmek ve bereket tanesi koyuşudur meleklerin… ve dünyanın, masumların yüreklerinde yetişen ebedi af, sonsuz merhametle dönmesidir…

Oysa hepimiz, inanç dahil bütün varlıkları, kalbimizde öldürüp içlerini, arzu ve ihtiraslarımızla, bize göre şekillenen, bizim için betimlenen doğrularımızla doldurarak, kuru dalların üzerine tutturuyoruz… her birinin en tabii, en doğal, en hakikat olduğu yönündeki ilelebetçi düşüncelerimiz, sonsuzluğu hafifsiyor, ne yazık ki… kuşların, suların, bulutların, ağaçların ne kadar soğuk olduğunu duyumsamadan, özümüzün üşüdüğünü söyleyip şikayet ediyoruz elde edemediğimiz her şeyden…

Daha çoğu ancak, daha çok varlığı ve gerçeği içtihatımızda öldürerek kavuşacağımıza itimadımız tam…

Tılsım, büyü ve büyücülerin masumiyetine inanıp, mucizeleri suçlarken, günahlarımızı saymaktan vazgeçiyoruz üstelik…

Her şeyiniz yalan sizin…
Her şeyimiz bizim kadar…

Göğün yüzünde, gece gündüz düzinelerce ay varmış gibi, sadece gördüğüne, ona yansıyana inananlar, bildiklerine eğilip bükülüyor;
Oysa bazen görülmeyendir hakikat…

Doğruyu fakat acıyı söylediğim için kızanları umursamasam bile… acıyı değil doğruyu suçlayanlar beni yüksündürüyor…

Mesela, en nahif tabir ve o kadarcık itibarla söyleniyorum,

4000 zehir muhtevası ve bir o kadar mantarlarıyla sigaranın ölüm olduğunu biliyorken, bildiğine değil gördüğüne itimat edenlerin durumu, nasıl olur da ademoğlunun ellerine sigarayı yakıştırır!… bunca ayıp hiç mi örtmez yakalarını, dudaklarını hiç mi kilitlemez… sigara eline çok yakışıyor demek, fare zehrinin dahi canda, cananda, elde, avuçta ne kadar güzel durduğu, kadar yakışıksız değil midir sizce…

Alkolden, sebep olduğu şuursuzluğundan, yanılsamalarından duyduğum tiksintiye, bulanık zihin ve körelmiş yürekle aciz kalakalan ademciğin acınasılığı da eklenince, utanıyorum onlar yerine kendi insanlığımdan bile… elinde kadeh sarhoşluğa gülümseyenlerin neresinde bir anlatmak, anlatış, kaygı, hikaye, gerçek, gözü yılmamışlık, yıkılmamışlık, düşünce barınır? neresinde!

Kimilerinin ayaklarına dolanan kibirden, tamahkarlıktan, mülkçülükten, şöhretçilikten ise midem bulanıyor…

Peki, küçük bir çocuk düşünün…
Disiplinden, kurallardan, yokluktan bihaber… okula gitmesi gerekirken pahalı yatlarda sabahlayan… her istediği yapıldığından kalbine gömülü bir şımarıklık, kendini çocuğun düşleriyle tamamlamış… çeliştiği kalabalıklardan ağzı hep yarım, yalnızlığında söyleyecekleri eksik kalmış… kocaman güneş gözlükleri, ona ağır gelen garip mi garip kalın kitabıyla, babaya yetişme ve yanında kalma kaygısını haykırıyor…

Birileri başını okşadıkça, yetimin başını okşayan sevgi ve merhametten uzaklaşarak, tuhaf düşüncelerin, çekişmelerin, kıskançlığın, ona yüklenilen boyundan büyük görevlerin, refahlığın kıskacında… eh yaşıyor mu yaşıyor işte…

Gözünde kocaman güneş gözlükleri, dualarında baba özlemi ile…
Yalanız… yalanlar… yalansınız beyler, bayanlar… ve ben… yalanım baştan sona!

Dün, Johnny Depp’i gördüm de düşümde… yaşlı bir Kızılderili ona bişeyler anlatıyor yahut anlatmak istiyordu… kaderden bahsetti, kaderinin ona bir gün geleceğinden!

Ben artık yokum bu işte… sıkıldım… yoruldum… ve gidiyorum… sevgili arkadaşım!

Sen beni hiç anlamadın
Anlamayı istemedin bile…
Bu sebepten anlamlarım
Bu kadar anlamsız!

Yağmur
Hiç bu kadar ıslak
Olmamıştı daha önce…

Güneş hiç bu kadar
Yakmamıştı üşümeleri…

Seslerin araladığı anlamlar
Hiç bu kadar sessiz kalmamıştı…

Hürriyete doğru koşturan atların
Bacakları hiç bu kadar kırılmamıştı…

Tarih bilgesi
Anı abidesi
Sevda mevsimleri
Hiç bu kadar yıkılmamıştı
Çöllerin üzerine..

Kocaman bir kucağa sığan
Anne şefkatleri
Minicik bir hatır kadar bile
Etmiyor şimdi

Zırhım ağrıyor
Dişim ağrıyor
Korunmak ve konuşmak isterken
Hiç bu kadar menfaat
Açık etmemişti kendini
Bir sürü zulme
Karşın…

İçim öyle karışık ki
Bu kadar bir karmaşa
Sevdanın bir yedeği
Yok ki alasın…

Neden bu kadar çabuk vazgeçerler
Vazgeçemeyenden
Hiç sevmezler seveni bütün kalbiyle
Etraf kin dolar öfkelerinden…

Müsamereye hazırlanan öğrenci gibi
Öğrendiklerimi tekrar etmeye çalışıyorum
Kendime öğütlüyorum sabrı
Dayanmalısın acıyan yürek… diyorum…


Top
 Profile  
 
 Post subject:
PostPosted: Sun Apr 26, 2009 1:29 pm 
Offline
Paylaşımcı üYe
Paylaşımcı üYe

Joined: Wed Mar 04, 2009 2:04 pm
Posts: 68
selam

inandığım, düşündüğüm ve hissettiğim şeyleri yazıyorum

insanların yazılarımla alay etmesi beni gücendirir

başlığın kilitlenmesini rica ediyorum

her şey için teşekkürler...


Top
 Profile  
 
 Post subject:
PostPosted: Wed Apr 29, 2009 8:21 am 
Offline
Paylaşımcı üYe
Paylaşımcı üYe

Joined: Wed Mar 04, 2009 2:04 pm
Posts: 68
başlık kilitlenmemiş... şaşırdım ve teşekkür ederim... bu sabah, Johnnynin bir resmi yazdırdı bana bu satırları... o ki başlık açık, eklemek istedim... pazartesi ve salı günkü yazıları da ekledim, okumak isteyen için...

*****

Günaydın sevgili günlüğüm…

Saçma sapan sezgileri dinlersem; (siz siz olun, sezmelere kulak vermeyin)

Zihnimizin ötesindeki meçhullerde, bizim için çizilen ve kaderimize biçilen kopkoyu, sapsarı, apaç çöllerde kaldık belki… ve dikenli tellerin çizgisine, kendi yasağına, uzaklığına örülerek biçimlendirdiği, imgelemlere yakın durumlarda, tıpkı meleklere benzeyen hayali süvarilerden kendimize cesaret edinerek, çaremize yol gösterdik… öyle büyük imkansızlıklar vardı ki, çoğu dem umutsuzluktu adı, kimilerinde yapayalnızlık… ikisine de direndik…


İnancımız, kalbimizi kimsenin göremeyeceği lakin aydınlık derinliklerin içine gömerken, uçsuz bucaksız kara dipsizliklerden de çıkartıyordu bizi… günahkardık fakat pişmanlıkların affediciliğini keşfettiğimizden beri, bağış için yalvarıyordu yüreklerimiz… artık, o sonsuz gibi duran kasvetli karanlık acıtamıyordu hiç, ellerimizi, dileklerimizi, düşlerimizi, düşüncelerimizi kurtarmıştık içinden…

Yollar, daima ezilen ve gecelerin yadırganan tövbelerine yapışmış kelimeleriyle, yeni ümitleri bizler için umarken… o yollardan, başlangıçlarından korkmamayı ve kaçmamayı da öğretiyordu sevgili kaderimiz…

Ruhumuzu çevreleyen, ruhumuza öğe yahut his olan, ruhumuzun sarıp sarmaladığı her inanç, kanaat, düşünce, seçim ve sebep, ıssız ormanların bahtiyara eremeyen ama kalabalık neşelerine bürüyordu kalplerimizi… ve bizler, o ormanların içinde kaybolup, kendimize düşsel nesneler, imgeler, sözler, söylenememişlerin göğsünden söktüğümüz söylemler çiziyor, her parçamızı da dost biliyorduk… onların, esasında kendimizle kendimizin çoğalan varsayımlarının arasında mevcut, an’a tekabül eden gizil boşluğuna her adım attığımızda, oradan dünyayı seyrediyorduk… her parçamızın dost olmadığını ancak o vakit anlayabiliyorduk…

Birbirimizle, kimselerin duyamadığı, kalbimizdeki sessiz harflerle konuşuyorduk …

Gözlerindeki ıslak pencereye ne zaman küçücük bir çocuğun asıldığını, yahut dışarıya sımsıkı kapatılan pencerede ne zaman öfkenin ve yalnızlığın çıldırdığını görsem, hemen gözlerinde alıyordum soluğu…

Çocuk, zamandan zaman çalıyordu bize, henüz vaktiniz var geçlere baş koymayın deyip… yeni umutları anlatıyordu tertemiz masalları… Yüce Yaratana veriyordu nefesini ki korunsun şerden… çocukluğunu hıçkırıklarına, dualarını sevdasına emanet ediyordu dili… hem büyük, hem küçücüktü çocuk… güzeldi…

Ve sevginin kalbi dahi sezmeden, gözlerinden geçerek ruhunun sonsuz labirentlerine giriyordum… öfkesi, kırmızı ve kendinden taşan… yapraklarını, önüne çıkan her hüzünle çoğaltsa da, ahvallerin tablolarında hep yakışıksız duran çirkin fakat nefis kokulu çiçeğe benziyordu… cezbeden şehvetlerin saç telinden türeyen bu köklü kızıllık, koklayan veya eline alan için, kendinden, belleğinden, özünden, ilkesinden, felsefesinden vazgeçirten bir albeniye de sahipti… en çok öfkesiyle anlaşamıyordum zaten… en çok o kökler acıtıyordu gözlerimi…

Çoğu vakit dargındık… uzaktık…
Çoğu vakit hiç darılmamış gibi barışıktık…

Hep böyle olurdu zaten… çoklar azalır, azlar çoğalırdı… anlamlar bu sessiz harflere bıraktığından beri kendini, yüzlerdeki mutluluk bile hüzün kokardı…
“Zihnimizin ötesindeki meçhullerde yazılmıştı kaderimiz…”

Lakin onun gözlerindeki büyük yalnızlık, daha evvel hiç kaleme alınmamıştı…

Gözlerine çektiği sürme, saklı bir başınalığı çerçeveleyip belirginleştirdiğinden sevmişti, sürmeyi (sürgüyü)… yalnızlığı da, kendini gösterebildiği, sözcükleri görünmez harflerle söylenebildiği için sevdi… zaten içine kapanık, kalbine abayı yakmış yalnızlığı(nı) çok sevdiği için, sürmeyi de sevdi…

Bakıyorum da, uzun zamandır gülümsemiyor…

Biliyorum… kalbime çarpıp zihnime geri dönen düşlerim beni incittiği için… gülümsemeyişi mutlu ediyor beni…

Bunun için üzülemiyorum… belki de hiç gülmemeli artık… gülmezse daha mı çok seveceğim kaderi, bilmem ki…

Bir adak seçmek için
Gezintiye çıkıyorum bütün olasılarda
Olasılık olmak kolay da
Olabilmesi zorda…

Güneşi papatyanın
Ortasına koyup
Yağmurları yolmak istiyorum saçlarından
Papatyama yaprak olacaksa… yolmalı elbet…

Adaklar ne güç
Adayabilmekse kolay
Yıldızlar kararıp dökülmeden
Bir avuç aydınlığından
Getirmeli… getirmeli elbet…

Keşke bir parçacık
Kıymetim olsaydı gözünde
Rüzgarlara hükmedebilmek gibi
Hayali…

Oysa dalgaların
Köpüklerinde ismin
Biraz dalgalandı mı derya
Hüznün dibindesin…
Ve bütün kederler
İmkansızlığa benziyor…

*******

Hayatın en vazgeçilmez
Saatini düşününce
Her saatmiş gibi geliyor
Geceler hariç…

Ne vakit gün
Bana sırtını dönse
Boğulduğumu hissediyorum
Karanlık umutsuzluktan…

Ayrılmak kolay amma
Ayrı kalmak zor
Göğün yüzü de ağlıyor sanki
İsimlendiremediğim bu hissi
Sezdikçe…

Galiba en çok
Benim parçam, hüzün
En az, neşelerin
Gözlerinde…

Söyleyeceklerim seslere
Bulut bulut ayrıldığından
Bu kadar sonsuz görülüyor ıslaklığı
Bu kadar bana dönüyor kelimelerim…

Uğultuları işitmeye
Pusların ardını görmeye çalıştığımdan
Sürekli konuşuyorum
Kendimle…

İçimde bana sakladığım
Bütün güller dikene
Bütün sonsuzlar sonlara bürünüyor sanki
Ne vakit ağlasam
Zaman kırılıyor orta yerinden
Ve bükülüyor sensizliğe
İsimlendiremediğim bu sızı
Geçmişleri andırıyor…

Bu yüzden anıları
Seviyorum ben…

Acıtıyor fakat
Bir yarını
Oluyor mutlaka…

********

Günaydın sevgili günlüğüm…

Birbirleri için yaratıldığını düşünse de ademoğlu, arzın, hayatın ve yaşarlığın ortasına bırakılarak her adem için eşit mesafede tutulan hakkın paydasından nasibini, insaniyet, hakikat, hakkaniyet eliyle değil.. aksinde ve gölgesinde kalan kaygı diliyle, korkunun uygarlığına inandığı ölçüde tapındığı putsallıktan elde ettiği için… kutsallığı linç ettiğine inanıp, baştan ayağa, sondan başa insanlık olması gerekirken, ektiğini biçtiren bir karşılık ve bedel ile karşı karşıya aslında…

Hüznün ve acının yüreklere bölüştürülmesi, acılıya katılmamız, dert ortağı olmamız hatta bir parça üzülüp ürpermemiz için; masumun özünü kemiren kaderin ve kederin mahiyeti, tuzu, biberi, varlığı, mevcudiyeti değil… maalesef, bizlere yakınlığı, yakınlaştığı değerde ancak kalbimize uzak kıldığımız ve atlasın ıraklarına şart koştuğumuz ötelerdeki öteliliği vicdan kırıyor, ötekilerden biri olacağımıza itimat ettirip ayrı’ları ve ayrılıkları tek bedende birleştiriyor… “velhasıl, derdin dilimizde değil dibimizde olması gerekiyor!”

Arzla boy ölçüşebilecek kadar çoğalıp büyüyerek tek vücut haline gelen yılgılar, bize, gene biçare ve bigünahlardan çok kendimizi anımsattığı için, acıyor, kaçıyoruz dehşetinden… görmezden gelme, duyumsanmayan sızıların dilsizliği, huzura gebe kalmayı öykülese bile, ancak mesafeler eskiyip aşındığında ve sıkıntısı düşünce bir, inanç bir, yurt bir ademciğe dayandığında, masallarından ayılıp paydasından, paydalanıyoruz… lakin riyamız ve yüzümüze gülümseyen tebessümler sebebiyle, faydalardan faydalanırken menfaatleri kendimize ayırıp, acı paydaları başkalarına pay ediyoruz…
Artık ne kadar hakikattir, empatidir, siz düşünün…

İlle kendimize bir biz, geleceğe kalımlı ve derin bir iz bırakmak, ruhumuzda sırları barındırmak dürtüsüyle kanaatlerimize saplanıp onlara kol kanat gererken, gerçekliğin, biz gerçeklerinden vazgeçmesine üzülmüyoruz hiç… mühim olan, saklılarımızda kuşandığımız zırh ve savunmalarımızın bizi ötekililiğe bulaştırmadan öteki günlere devirmesidir… hüzün, ölüm ve acı sanki, hep başkaları içindir…

Dünyayı, ruhundan sızan aforizmalarla, kadim ataların artıklarına, hırsına, kurumuş kemiklerine salan ademler, yerkürenin, orasından burasından, kabuğundan göğünden, suyundan havasından, azalanından çoğalanından, şevkinden kederinden, umudundan mutsuzluğundan taşarken…

Kendine ancak bir avuç kadar toprak edinebildiğinden habersiz, umursamaz halde tabiatı katlediyor… birbirlerini de katletmeye meyilli olduğundan ve kansızlığa iddialı, iddiasız teveccüh gösterdiğinden, tabiatın bakirliğine tecavüzünü önemsemiyor hiç… çehresinden akıp niyetiyle çamura dönüşen gözyaşları ise, akciğerlerine yağan asit yağmurlarını andırıyor (içi ne ise dışı da odur hesabı)… yanan, yıkılan, yakılan nice hissiyat, küle ve verimsiz varlık toprağına karışarak ve dahi katışarak, gözlerin hapşırıp aksırmasıyla, savunduğu sığındığı fikriyatlarıyla, gıcıklandığı haletler, gıcık kaptığı inançlarıyla çevresine de, kalbinde boy atan lakin kupkuru, kısırlığı bulaştırıyor…

Evrenin sadece insanoğlundan ibaret olmadığı hakikatiyle varolan bütünlük, bizim seçim, geçim, endişe ve handikaplarımız sebebiyle her an parçalanırken, elbette arzuları, tesellileri, umutları da diliyor kökünden…
Misal;
Virüslerden şikayet ediyorlar lakin onların nasıl olup da, yarı canlı yarı cansız siluetlerine, zehirli dokularına rağmen, değişen koşullarda değişerek hep canlı kalma azminin altındaki nedeni önemsemiyorlar… anlamıyorum…

Ademoğulları, üstünde ve içinde soluk alıp veren, dahası onunla bir tam olduğu doğayı, dengesinden, döngüsünden meçhule, kire, ise, pasa, yangına, körüğe, kıtlığa sürdükçe, virüsler, kan emiciler, denge içine hapsedilen ve bir sonraki aşama, varlık, basamakça aynı miktarda, seviyede tutulması için tasarlanmış nice zararlı mahlukatı, zincirlerinden serbest bıraktığının ne yazık ki farkında değil…

Gözle görülmez çekirgeler insan yüreğine yapışıyor ve zamane diyerek geçiştirdiğimiz her eziyete bırakıyor yumurtalarını…

Dayanıklılık; sabır kadar öğrenilen, hayatta kalma dürtüsü sayesinde bünyede giderek kuvvetlenen bişeyse…
O vakit zihne, düşünceye ve hisse sahip olmayan lakin sıkı bir hayat sever olan, güçlü içgüdüleri elinde bulunduran böceklerin, birer böcüye…
Haşere ve virüslerin, öcüye dönüşmesinin de faili… dayanıklılığı acımasızlığa dayanıklı kılarak domuzluğu öğretense, insan!... al sana esas oğlan!

Zehir soluyan virüs zehir kusuyor…
Kuşlar ve karıncalar öldürüldükçe kene dediğimiz kan düşmanı her yeşillikte, çimende hatta kafamızın üzerinde cirit atıyor…
Kuşlar, domuzlar hasta oluyor… gribal enfeksiyonlarıysa, biz insancıkların öncü derdi… zaten yara, acı, yoksunluk, yoksulluk sebebiyle enfekte olan yüreklere; kah zenginlikle fakirliğin giriftliği, kah ezanın ve cefanın kardeşliği yüzünden… kırılan, yıkılan dengenin yüzü suyu hürmetine… havanın yumruğuyla adeta enjekte ediliyor…

Havadan sudan konuşmalar o vakit, kargaşa ve korkuya bırakıyor yerini…
Masumlara değil de, giderek yakınlaşmasına üzülüyor sevinçlerimiz… keyfin gözlerinde beliriyor tatsızlığı… kuşların, domuzların hastalığı tasamıza yerleşiyor…

“Yerküre insanoğlundan yaka silkerken, yakasına yapışıyoruz bir parça hayat için…”

Tıpkı, deprem afeti bilançosundaki acılık gibi, ölen hep yoksullar oluyor ayrıca… nedense…

Diyorlar ki, diyorlar ki
Neyi bilirsin hayat diye
Çoğu beden diyor, kimi kefen
Ben düşünce diyorum…

Hissetmekse, düşünmekle
İlgili bişey zaten
Kalbiyle düşünmeli derler ya
Öyle…

Hep zafer kazanmak için
Yenilişleri izlemek isterler
Bu onlara keyif verir
Süratle geçen hayatta
Bir anlama yakıştırır onları

Öyle
Zannederler
Yakın durmak yakışmak mıdır
Düşünmezler…

Hızla geçip giderken
Zihnimde son ağaç yetişiyor
Varlığın sonunda, yokluklarıyla
Yaşarken sınıyor ademoğullarını
Ah keşke sevgili gerçek
Kaderime bir bağ olabilseydim
Bir dal kırılmadan kalbimde
Tek başıma da olsa sapasağlam kalabilseydim…

Diyorlar ki, diyorlar ki
Çalışan demir kir tutmaz
Lakin kalbimin her yanı üzüldükçe
Pas içinde kalıyor
Bilmiyor, düşünmüyorlar
Acıların hikmetini
Nice yeminlerin kovanına
Sokuyorum ellerimi
Kanasın, şişsin, ağrısın istiyorum
Ve ben en çok gece üzerime yağarken
Ağlamayı seviyorum…

Diyorlar ki, hayat dediğin nedir?
Hüzün, neşe, sabır
Ama en çok da
Yaprak yaprak kalbi örten
Sevgidir diyorum…
Ezmeye gör
Yürümeye niyetlendiğinde
Ağzımdan taşıyor o vakit kederler
Kamburuma…

Dün… Saatler süren çatışma olmuş sevgili ve yalnız ülkemin göz bebeğinde… boğazında kanayıp, yüreğine akmış kaygıları…
Terörist, hainliğini, kahpeliğini ispat etmek istercesine, ar perdesini aralayıp sağa sola ateş ederken, 16 yaşında bir çocuk vefat etmiş… polis memurumuzsa şehit…
İçim acıdı… ölenlere Yüce Yaratandan rahmet diliyorum…
Peki, kahpe teröristlerin,
Böylesi güzel bir memlekette, cumhuriyet ve hürriyet içinde, zor zamanlarına rağmen bereketiyle gene de bizlere sahip çıkan bu aziz yurtta yaşıyor olmasına rağmen, derdi nedir!
Şeriatmış…peh… size öyle bir yol göstereceğim ki, öldürdüğünüz masumlar, dilinizden koparttığı ruhunuzu yerlerde sürüklerken, gözleriniz açılmış olacak… ve net göreceksiniz cehennem çukurlarını!
Kahpeliğinizde inanç aranmaz ama… ufacık bir vicdan kırıntısı damı bulunmaz be hain!

*******

Günaydın sevgili günlüğüm…

Suçlanacağını anlayınca başkasını suçlayan ademoğlu gibi, belki bu sebepten… yahut yetişememe, cevap verememe, çığlığın, haykırışın sesiyle hakkı kabul ettirme, başa vurma hadisesi hasebiyle zihin içinde barınmakta olan ve kadim ataların yadigar eskileri kadar, genlerde, öğrenilenlerde yer tutmuş bulunan düşünceleri kendi düşünceleriyle defetme lüzumuna inandığından… muhakkak yenmek fikrini, bütün doğruların ve yanlışların ortasına oturtup her birinin en mubah, en mahrem ilkeleriyle yenilgiye boyun eğdiğine, zaferine secde ettiğine, kanaat getirdiğinden…

Veyahut, söylenilenin en büyük olma yolundaki iddiasını; söylemenin telaşında mevcut, olası terli yanılgıları yok sayarak, güvenine sunduğu kibir ile celallendirme ve hakaret etme hakkına sahip olduğunu düşündüğünden…

Azarlamalara dahi şapka çıkartacak aşağılamalar havalarda uçuştu…

İstedi ki, döşendiği haşlamalarıyla büyüklüğüne büyüklük katsın… kendi kendini doyuran egoculuğuna bir horluk boyu kadar ilave yapsın… ki uzasın kibri afeti bir parça daha, ademciklere daha yukarıdan baksın… bizler iyice minicik kalalım, hatta kalakalalım apışmanın ortasında, utanç içinde… ilim demek, bağırmak demek zira bunlara göre!

Akşam Teke Tek, tek tek ve işte, benim sevdiğim er meydanının biraz geç meydanına dönüştüğü, arkadaşlığa göz yumulurken söylenilen küçüklemelere de büyükçe kulak tıkandığı, Fatih Altaylı’ya hiç yakıştıramadığım programın ilk bölümü için yazılmıştır bunca lakırdı…

İlminde biriken tarih bilgisinin içinde kaybolmuş, bir parça bozulmuş, kerametleri tahammülünde, hoşgörüsünde, tevazusunda, yaşında hatta başında küf tutmuş,…

Lakin adamakıllı haykırışlarını iyice bilerken, sakladıkları ona yüce kıymetler katmışçasına kimsesiz yaldızlı bir eda ve egemenlik hissiyatıyla, adeta yağmacılık vaziyeti içinde, höykürdü sevgili ve ilgili tarihçimiz dakikalarca… ekranda!
Nefret ettim o an… Murat beyden…

Diğer adamcağızı tanımam… sitesi varmış, tıklamam… (şarkı sözü gibi oldu ama!)

Zira, İlahi Kitabımızın özüne, kimliğine, felsefesine, anlamına, duruşuna dokunmadan… yeni anlamları da, yüklemeye değil eklemeye çalışmasından daha çok, bu ilahi kitap için kafa yorması hoşuma gitti…

Lakin ben rakamların değil, anlamların mukaddesliğine inanırım… matematiksel çözümlemelerin, zihin egzersizi ve azmi karşısındaki çözülmelerin, hep bir gizlediği, gideceği, geleceği vardır ki, bu sebepten sayılarla anlaşamam pek…
tekrarlar, vurgular, gece, gündüz, kıyas, anlam, anlamaksa, beni cezp etmiştir yaşamım boyunca… kelimelerin gücüne kalıbımı basarım!

İsmini anımsayamadığım o beyin programı terk etmeyişi talihsizlikti…
Yaşını, başını, hakkını, hududunu anımsayamayan ademciğin, yaşına, başına hürmet göstermek demek, yaralı olduğundan kanı zamana akan kendi hakkının etini çiğ çiğ yemek ve olanlara katlanmak demek değildir asla…

Ayrıca…
Gerçeğin değil de, korkuların, kuşkuların peşindeki bunca endişe beni bir hayli geriyor…

2012 yılı meselesinin, magazinin mor ve uçuk dudaklarında yer etmesi hicap verici…

Ölüm, her insanın kıyametidir zaten… ve bizler kendi kıyametimizle doğar, yaşar, unutur ve nihayetinde gerçeğin (kıyametin) içine atılırız…
Yalan ve yanlışları hakikatin gözüne sokarken, göremediğimiz ve gözlerini kapayan gerçekliği yok sayarız…
Peki niçin evrenin kıyameti bizi bu kadar korkutuyor?!

Size ne evrenin kıyamet vaktinden! Bilseniz ne olacak… ahlaksız ve onursuz savaşlarınıza son mu vereceksiniz… arsız ve haksız yaşamınıza çekidüzen mi…

Çıldırmanın eşiğindeki belleğinizi karanlık uçurumlara sürüklerken, bahane mi bulacaksınız her hüzün ve acı için… yılgınlığı diline dolayan kaderinizle!

Kuranı Kerimdeki o sır harfler ise, evrenin kilit ve uç noktalarını temsil eder…
Yıllar evvel şiirlerime ben de böyle başlardım.. o harfler, şiirlerimin bütünündeki manayı hapseden ve anlatan sınırlarla, açılımlarla dolu olurdu… sonra biri alay edince, vazgeçtim kilit vurma işinden…

Bu harflerin mahiyetini bilseniz, inanın, dağa tecelli olan Yüce Yaratanın, dağı parçalaması gibi, paramparça olurdu zihniniz… her bir et lokması, duvarlarınıza, başkalarının hayatlarına yapışır ve ölürdünüz andan bile kısa sürede…
Bu harflerden size ne kardeşim!

Oturup 2012 için yas tutacağınıza, 2012 yılına kadar yaşamımızda neleri düzeltir, temize çekeriz diye düşünseniz,
Olmaz mı!

Bir gün, acıdan ölmüş göreceksin beni
O kadar ki
Sızlamayacak artık kemiklerim
Yetimler acıtmayacak kalbimi
Ruhum olmayacak ellerimde
Yahut bana kalmayacak belki
Bir gün, kederlerden başım ağrımayacak
Kanım akmayacak inan
Büyüklüklerinde o kadar
Küçülmüş olacağım ki
Yok kadar, bit gibi
Göremeyecekler beni…

Daima bildikleri
Lakin umursanmayan o felaket
Saçlarının dibinden yükselecek…

Konuşamayacaklar o an
Zincirin halkalarını çiğneyecekler belki
Halkalara bölünürken hayat hikayeleri…
Üzülmeyeceğim hiç
Zihnim, yüreğim sızlamayacak
Biriktirdiklerinde, birikenlerine inat
Kıyametleri işte
Hissizleştiklerinde kopacak…

******

Gündüze gündüz
Geceye gece demezler
Bir daha yaşamak diye,
Bir düş kurup kendilerince
Yokmuşçuluk oynarlar
Lakin kusurları bülbül gibi
Dillenip kelimelere dökülünce
Hakiki güne, sonsuz kadar
Vakıf olacaklar…

Sevdaya seni vermez,
İlgiye teşekkür etmezler
Bir minnet için ille
Aynı histe olmalı yürekler!

Aynı düşünceye değmeli dudak
Merhametin kanatlarına inanmazlar
Öyle öksüz kalmış gibi
Bir yetimlik çizerler
Çizgisi bol, rengi hoş
İsmine hasret derler
Kendilerine hasret…

Cenneti de cehennemi de
Umursamadan, kelimelerle cilveleşirler
Söyleyeyim hicvimle
Sevgili meleşenler;
Evet, Ermeniler
Kimi katil, şerci cemaatler
Yığınla masum Türk’ü
Katlettiler…

Geceye gece de
Eğip bükme ağzını
Aldatmasın hiç seni
Hırsınla benliğin…
Katillerin kanlı
Süngülerinde bekliyor binlerce masumun ahı
İsim koymuşlar hüzünlerine
Baş koymuşlar,
El koymuşlar bir bir
Cennetine senin!

******

Kopkoyu renkte
Bir bardağın
Deminde kaldım…

İç iç bitiremediğim
Acı bir mutsuzluk…

Çöz çöz bitiremediğim
Kördüğümlerin arasında…

****

Sabahların kahini ile
Gecenin kara kahini
Her seher karşılaşınca
Kızıyorlar birbirlerine
Lakin sonra ademoğlunu görünce
Anlıyorlar birbirlerini…
Meğer ikisi de günün
Yarısıymış…

*****

Bildiğini zanneden
Şöyle saçlarını düzeltir
Başını karıştırdığına inanıp
Düşüncelerine dokunmadan…

Kimi taşıdığı kitapları
Ezber eder birkaç kez
Kiminin kuklalar gibi
Bir ip ensesinde

Ben bazen
İnsan olduğuma inanamıyorum
O kadar yarım ve bilgisizim ki
Hamlığıma doyamıyorum
Oysa onlar
Adem olduğunu düşünüyor
Şerrin sandığından
Birkaç tahta parçası ile
Ancak yürüyor…


Top
 Profile  
 
 Post subject:
PostPosted: Wed Apr 29, 2009 9:43 am 
Offline
<marquee> johnny depp</marquee>
<marquee> johnny depp</marquee>
User avatar

Joined: Wed Jun 27, 2007 9:36 pm
Posts: 17327
Gamze wrote:
selam

inandığım, düşündüğüm ve hissettiğim şeyleri yazıyorum

insanların yazılarımla alay etmesi beni gücendirir

başlığın kilitlenmesini rica ediyorum

her şey için teşekkürler...


yazıların için çok teşekkürler....eğer alay eden olursa söylemen yeterli...bir daha bu sayfaya giremez
sen yazmaya devam et lütfen

_________________
Image


Top
 Profile  
 
 Post subject:
PostPosted: Thu Apr 30, 2009 9:47 am 
Offline
Paylaşımcı üYe
Paylaşımcı üYe

Joined: Wed Mar 04, 2009 2:04 pm
Posts: 68
peki...
çok teşekkür ederim...

*******

Günaydın sevgili günlüğüm…

Küçücük elleriyle kocaman yükleri ve yürekleri kavrayıp onları taşırken, onlara karışırken, kendinden eksilme, ufalanma pahasına emeği vücuda getirmeye çalışarak yorulan… hanesinde, eskiyen ahşap döşemelerin, örümcek tutan fikirlerin, delik deşik duvar ve durumlardaki yıkık pencere ve ümitlerin kenarına sıkıştırdıkları küçük hayalleri ve minicik kalplerini parçalayanların yüzlerine yapıştırdıkları, bu parçalarla, yoksulluk, çaresizlik vazifeleri (!) içinde dahi, emekten, emek için emeklemekten, didinmekten, gülümsemekten, sevmekten, büyük insanların heybetli lakin içi kof yüklerinin ağırlığını çekmekten vazgeçmiyor çocuklar… yarınlar olduğu müddetçe de vazgeçmeyecekler…

Çocuklar, bizlerden daha bilge ve güçlü olduğundan belki, onları hafifsiyor ve eziyoruz… bu hakikati kendimize, kuvvetimize, yanılgılara bıraktığımız geçmişimize, görkemimize kabul ettirmek, zor görünüyor!

Masumiyetten ve yaradılışa yakınlıktan gelen yetki, ilgi ve isteklerini, tutkulu ödevlerimizde, mecburiyetlerimizde, ahkamlarımızda, tutkun halde ve kafamıza yapışık düşüncelerimize anlatmamızdaki ilk sorun, kendimiz…

Kim ne derse desin, en çok üzüldüğüm çocuklar, yetim ve öksüzlerdir…

Onların, hep söylerim ya, kalplerini sıkan kaderin, parmaklarından damlayan kanıyla hayat hikayelerine yazdıkları öyküleri, öyle bir acılığı ve burukluğu barındırır ki, sanırsınız, zihinlerin düşlerde, dileklerde, dualarda uçuşan şeffaf tüllerinden sıyrılan kasvetli ve kara bulutlu ağrılar, koca bir balon gibi yutuvermiştir hepsini…

Uçarlar… lakin yüzlerinde hep bir keder ile, yükselen mertebelerinin sunduğu kanatla mertliğin üstünlüğünden bakarlar… bizler onları mutlu görürüz oysaki ağrıları tenlerinin altına, bilinç ve hislerine işleyip, sevinçlerde “aradığını ve umduğunu” sömürür yavaş yavaş…

Dün, kalbimiz sancıdı… 10 şehidimiz düştü vatan toprağına, kahpeler yüzünden…

Kendi yaşamımız için tasarladığımız her şeyde, doğumlarımızda, çocuklarımızda, çocuklarımızın yüreklerinde, yapabildiklerimiz yapamadıklarımızda, tutunabildiklerimiz tutunamadıklarımızda, söyleyebildiklerimiz söyleyemediklerimizde, yazabildiklerimiz yazamadıklarımızda,… her soluğun, ömür adıyla, ruh içindeki kader panosuna bıraktığı anlık fotoğraflarında, aziz şehitlerimizin yüzü var…

Parklarda oynayan küçüklerin hemen arkasında bir bulanıklık görürseniz… onlardır…
Deniz kenarında özgürlüğü içinize çekerken, uçsuz mavinin şapkası ve martıların kanatları altına gizlenmiş kızıl bir ışık, çok eskilerden gülümseyen bir zaman kıymığı, herhangi bir pırıltı görürseniz, yakamoz zannetmeyiniz…
Anılarınızın filmini, zihninizin bir köşesinden izlerken… okurken… uyurken… koşarken… yemek yerken… umut ederken… bilginin peşindeyken yahut bilgi sizin peşinizdeyken… aziz şehitlerimiz de oradadır muhakkak…
Sıcacık simidi çayla içerken siz, yanı başınızdadır…
Yetimlerinin başını okşadığınızda, sahip olduklarınızda, sahip olamadıklarınızın hasretini çekerken siz… severken… hüzünlenirken… ağlarken… sizinle mutlu olur veya size üzülürler…

Şahsi menfaat ve iştahlarınız doğrultusunda betimlenen, biçimlenen ve kendi derinizden yırtarak dokulaştırdığınız kanaatleriniz sizi uçurumlara sürüklese dahi, çaresizlik öncesi ve sonrası, küçücük dünyanızı kuşatan büyük dünyalarıyla, oradadırlar… size gerçeği haykırırlar…

Sözlerinizin kurgularında dağılan düşünceleriniz, birer tasaya dönüştüğünde bile… tehdit edildiğinizde, korktuğunuzda, yalnız kaldığınızı hissettiğinizde, aldatıldığınızda, sırtınızdan hançerlendiğinizde,… damarlarınızdaki kanın ve bedeninizde yoğrulan avuç avuç vatan toprağının aynısını taşıdıklarından seslenirler size, korkmayın diye…

Şehitler, sadece toprağın altında, değildir… ölümsüz olduklarından mezar çukuruna sığamaz kutsiyetleri ve dağa, taşa, nöbete, kuşa, yüreklere, sokaklara, anlara taşarlar… her dem, aramızdadırlar… onları görsek de görmesek de, unutsak da unutmasak da…

Her şehit, bu vatan için canından vazgeçerken, yetimlerini bize emanet ederek göçer sonsuzluğa…
Bu sebepten, en çok yetimleri ve öksüzleri severim ben…

Neden bu kadar acı çekiyorsunuz?
. Belki acının içinde sadece bir öğe olduğumuzu düşündükleri içindir… oysa bütün varlığımız acıdır bizim…
Az evvel yürürken, çimenlerin, papatyaların ve ağaçların köklerine çekilmiş gölgeler gördüm,. hepsi yere doğru eğmişti başını… lakin insan gölgeleri birbirini çiğniyor!
. Sence, biz ölülerin gölgesi var mıdır?
Gölgeleriniz zaten soylarınızın, evlatlarınızın, mirasınızın üzerinde, evet vardır… amma ve lakin ölüler, birer gölge olmak istemez öyle değil mi? Kimi ölüler rüzgardır, onları düşüncelerinizi dağıtırken, hislerinizi toparlarken görürsünüz… kimi taştır, kadimlerden kalma ve yerküreye mıhlanmış bedenleriyle, hatalarını bırakırlar yollar üzerine… düşüp kalkabilen, takılıp düşen kadar çok değildir…
. Ne biliyorsun ölüm hakkında?
Sadece ölülerin anlattıklarını… öğrenebildiğim ve hatırlayabildiğim kadar bir ölüm var zihnimde… kalbim daha büyük olduğunu söylese de, bildiklerim boşluğun içine düşüyor… ölüm, bir yol ayrımı… öyle bir yol ki, yaşamınız ve yaşarlığınız boyunca ezip geçtiğiniz her karış, bir yansıma yahut yankı gibi karşınızda beliriyor… soluk alıp vermeseniz dahi, kalbiniz acıyı hissediyor ve gözlerinizle görüyorsunuz kanadığını… ilk avaz, sonsuza dek, zamanların çehrenizdeki akışını durduruyor ve siz, hakiki geleceğin içinde, bir geçmiş parçası olarak kalıyorsunuz… bedeninizi toprağa bırakırken, her kararınız, hissiyatınız, eyleminiz ruhunuza yapışarak sizi gerçek görünüşünüze bürüyor… feci çirkin oluyor kimi, bedeni güzelliğin içinde boğulurken halbuki… çok güzel oluyor kimi, acı, sabır ve sevgi onları erişilmez bir zarafete kavuşturuyor… ölüm, insanın kendisinden başka bişey değil sanırım… Yüce Yaratan öl diyor ve siz karanlık tarafınıza, saklılarınıza, veballerinize geçip, kendinizle yüzleşiyorsunuz!
. O halde, şehitlerin ölmediğini
Evet, biliyorum elbette… Bu huzur verici olmalı…
. Huzur, hainlere öfkelenmemize engel değil!… dudaklarımızı enselerine geçirerek, kılıçlarımızla ihanete yuva olan yüreklerini oyarken ölmelerini bekliyoruz… kimimiz haykırıyor da, lakin sesimizi duyamamaları, bizi hissedememeleri hüzün verici…
Fakat ben duyabiliyorum… kaç kez elma ağacının gölgesinde konuştum sizlerle… kaç kez, başka biri olmaya çalışıp başkalarına yaklaşamadan başkalıklara yamanan o zavallılar hakkında, acınası zulümleri, cehaletleri, körlükleri nasıl hiç olur diye, konuştuk… zamana ağır geldiği için bunca acı, tarih göğsünde saklayıp, gene de unutturuyor sizi…
. Yaşarların en büyük yanılgısı, gerçekliği ve varlığı unutarak ademoğullarını görünüşüne ve söylediklerine göre değerlendirmesi… yakaları temiz olanın elleri, elleri temiz kalanın dili ve yüreği temiz olmalı! Halbuki riya, yüzlerinin altında gizledikleri hakiki simayı daha da sağlamlaştırarak, şerrin rahmine tutunmalarını sağlıyor… dıştan, gözlere ulaşabilen her siluet erir, paklanır, aklanır, sözde gerçek kalırken, içeride, içerisinde gebeliği büyüyor… karanlık köşe başlarını tutan nice düşünceleri, ihanet için fırsat kollarken, Anadolu’dan, Atatürk’ten vazgeçmemeyi seçenlere, kinini biliyor!
Nefret ediyorum onlardan!
. Bizler de…
Kavgaların içinden geçip giden bedenler görüyorum… kimi zihinler, kimi şehitlerin ruhları, yahut kimi ölülerin düşünceleri başlarına çarpınca, geçmiş yaşam olarak niteledikleri, hatırlamaların içinden geçtiklerini zannediyorlar… oysa sadece anlıyorlar ve en çok acıyı hissediyorlar… dillerinin tadı kaçıyor bu yüzden, hiddetleniyorlar… (sessizlik) niçin zalimler, Yüce Yaratana, vatana, bayrağa, kendilerine ihanet eder?
. İblis yüzünden…
Hainliği öğretiyor değil mi!… lakin, rezil kovulmuşu, kitapların arasında görmüştüm…
. Çok okurdu… çok ibadet ederdi… o bir melek değildi biliyorsun, zehirli ateşten yaratıldı… fakat kibirliydi ve topraktan şekillenen ademoğluna secde etmem deyip isyan etti…
Ademler, ancak iyilik tarafına geçtiğinde, iblisten daha fazla bilebilirler, öyle değil mi?
. Evet… Şer, her daim bildikleriyle kandırır insanı… azameti, gücü, sonsuzluğu, şöhreti, güzelliği teklif eder… oysa yapabildikleri ancak konuştukları kadardır… bilemediği, başa çıkamadığı, anlam veremediği ise, sevgi, inanç ve vicdandır!
Vicdan… Leyla’nın ismi…
. Sevimli kaptanın Jack’ten bahsediyorsun… Harry Potter karakterinden daha masum o…
Offf biliyorum… ama onlar bilmiyorlar!

Kanım yüreğimden akarken
Kan içinde yaşadığım
Yıllarıma bakıyorum da
Bu yüzden mi acaba
Yani acılarla boğuştuğum için mi
Kansızlar gocunduruyor beni…

Benim karşımda
Sana sırtını dönük
Bir ben daha var
İkizim kadar benziyor bana
Yabancı kadar uzakken
Sen gidişimi görüyorsun
Yahut vazgeçişleri
Bense hep dönüşlerdeyim…

Aynalara gömüyorum
Aynalara gömüyorum kendimi
Baktıklarında hep
Görmeleri için kendilerini…

******

Gördüklerimi görseydin
Bir daha görmeyi istemezdin…

Bil ki, nice hırs
Elini sokmuş işkembelere
Bilmeyi istemezdin…

Duy ki kalp
Secde ederken inanç ve sevdaya
Riya vurmuş başına
Kendini kanını içtiğini
Kavramayı istemezdin…

Görmek
Görmek var görmek var
Bakmakların içinde
Kimi göz kendine gömük
Kimi göz çukurlarına
Kimi hep dışarıda
Başkalarının sahiplik ettiklerini
Gösteriyor sadece
Doymamak
Bu işte…


Top
 Profile  
 
 Post subject:
PostPosted: Mon May 04, 2009 8:49 am 
Offline
Paylaşımcı üYe
Paylaşımcı üYe

Joined: Wed Mar 04, 2009 2:04 pm
Posts: 68
Günaydın sevgili günlüğüm…

Bu gözler sadece karşısındakini görür… bu yüzden içim, bu kadar kör… ve ben yalnızım… (gözlerim kalabalık…)

Her geliş bir gidişi anlatır ve her mutluluk birilerinin mutsuzluğunu taşır…
kelimeler oyunlarıyla bile ancak düşlere benzer, oysa gerçeklik insan boyu uzaklıkta…


Cumartesi sabahı gördüğüm iki düşe ve Leyla ile Jack’in macerasına ayırıyorum kendimi… kalemim, o anlarda mevcut, tesadüfün(!) olmadığı halde dillenmiş varlığından ve sadakatinden uzaklaşarak başını kadere banıp öyle yazıyor olacak… ve kalbine oturacak anlamları her bir kelimenin…

İlk rüya;
Şer… devasa örümcekvari (başları insan başına benziyor) siluetlerle peşimizde… kaçıyoruz… bahçe içindeki harap ve boş bir evdeki yataklara uzanarak, bizi görünmez kılacak örtülerin altında saklanıyoruz… şerrin yaklaştığını hissederken, kardeşimin eşi ansızın ayağa kalkarak “ben yokum” diyor… nasıl yoksun?
Basbayağı yokum işte, bir dahaki seneye yokum haberin olsun… diyor ve evden dışarı çıkıyor… öleceğini bildiğim halde korkumdan peşine düşmüyorum…

Uyandığımda, bir nedamet, pişmanlık hissiyatı ile kendimi sorgulamaların başında aldım soluğu… öyle bir kavramaydı ki bu ayrıca, hiçbir teessüf veya teessür kurtaramazdı beni o yılgınlıktan… gerçekten korkuyor, kaçıyor ve gizleniyor muydum? Yüzümdeki her saklı beni koruyor muydu sahiden?

Bunca itiş kakış arasında yeniden uykuya daldığımda Cebrail meleğin yanındaydım…

Bana hayli kızgın çünkü sabah namazına uyanamadım… offf, bunca hayıf bana bile fazla…

Neden bilmem, hani Hıristiyanların yaptığı çarmıh işaretini yapmak üzere elimi alnıma götürüyorum ki, Hz. İsa geliyor yanıma… tahmin edin, o da bana kızgın!

Siz?! Hz. İsa…
. Evet… neden o sembolü yapacaktın? Onun hakikatle bir ilgisi yok!
Bilmiyorum… bu rüyada hiçbir şey benim kontrolümde değil zaten!
. Zihninin ve bedeninin kontrolünde değilse de, kalbinin kontrolünde… (hemen alnımı siliyor eliyle)
Hz. Muhammed nerede?
. O, diğer peygamberlere namaz kıldırıyor… senin, o işareti yapacağını hissettiğim için, ondan izin alarak geldim buraya … beni takip et…

(Hz. İsa önde ben arkada yürüyoruz… Cebrail’den uzaklaştığımı gördüğümde koşarak ona sarılıyorum… neyse ki, affediyor beni yahut ben affettiğini varsayıyorum…)

Hz. İsa yalınayak… kah deri bir pabuç peyda oluyor ayağında, kah kayboluyor… elindeki asayı iki kez yere vurarak, o vakte dek görülmez olan lakin asadan sonra görünür kılınmış dev kapıyı açıyor…

Sonsuz, karanlık ve dipsiz bir kuyunun başında duruyoruz…

. Rahman ve Rahim olan Yüce Yaratıcının son peygamberi Muhammed adına, diyor kuyuya
Nedir bu kuyu?
. Kader kuyusu
O ne demek?
. Kader, Yüce Yaratıcının, en önce, en sonra ve ikisinin arasında söylenen, yapılan her şeyi bilmesidir… bu kuyu Levh-i Mahfuzdur yani, Kuranı Kerim dahil bütün kutsal kitapları içinde saklayan Yüce Kitabın koruyucusudur… (elini kuyudaki akışa yahut rüzgara sokuyor ve kopuyor bileğinden)..
Olamaz!
. İlk rüyanın anlamı şu; artık görülmez bir kimliğin arkasına gizlenmeyeceksin… şerle savaşacaksın! (elim için üzülme, hemen eski haline gelir)
Şer mi, nedir o?
. Kötü olan her şey demek… fazla zamanın kalmadı… şayet korkup savaşmaz isen, Yüce Yaratan senden bir bedel alacak… korkmamalısın! kaldır üzerindeki örtüyü!

Derken, ilk rüyaya dönüyorum tekrar…
Üzerimdeki örtüyü atıp, evden dışarı çıkıyorum… şerci siluetler, kardeşimin eşinin etrafında toplanmış… elimde bir balta var ve gözlerimi kapatıp bir tane daha olması için dua ediyorum…

Mikail meleği hissettiğim anda bir balta daha elimde var oluyor… velhasıl etrafımızdaki şerleri tek tek öldürüp göğe doğru,
Böyle mi? diyorum
Bir his…
Evet… diyor…

Düşünüyorum da, çoğu vakit sevdiğimizde anlıyor isek bile, sanırım korkuyu anlıyorum… lakin sevmiyorum hiç…
Belki yazılarımla ilgiliydi düş… hazır olmalıyım!

Bu kasvetli rüya sonrası azıcık gülmek için;

Sevimli kaptanımız Jack, Leyla ve Jack’in tokatçı iki hanım arkadaşı Siyah İnci’de terör estirirken… nihayet beklenen baba gemiye gelir… fakat bir sürprizle,

Esasında Jack için üzülüyorum çünkü Leyla kafi derecede canını okuyor… fakat, ne yapalım ki mürekkep şişede durduğu gibi durmuyor işte;

Jack. Baba…
Baba. Jack, sevgili gelinimin mektubunu alır almaz geldim..
Jack. Gelin mi, neyse baba bunları sonra konuşuruz… peki, bu kim?
Baba. Jack… bu eşim… Lisa
Jack. Hı? (ve Jack yere yığılır… Leyla kendini kaptırdığı gülme krizinden kurtulup güç bela babaya hoş geldin der amma cici anne konusunda şüpheleri vardır)

Saatler sonra baba, Lisa, Jack, Jack’in kız arkadaşları, Leyla ve tüm mürettebat güvertede bir araya gelir… fırtına kopmak üzeredir, gök patladı patlayacak… Leyla’nın gözleri Lisa’nın, Lisa’nın gözleri Jack’in üzerindedir… nihayet tüm bu keşmekeşe son vermek isteyen Leyla, rüzgarla anlaşarak, babanın gemisini tahrip ettirir… baba, gemisini en yakın limana götürmek zorundadır artık…

Baba. Jack, ben dönünceye kadar Lisa’nın Siyah İncide kalmasını istiyorum
Jack. (aslında bu cici anneden en çok rahatsız olan Jack’tir fakat babayı kıramaz). Şey. Yani… peki baba…
Leyla. Ama bu olamaz… babacığım, neden karıcığını yanına almıyorsun ki… planlarımda bu yoktu, zaten iki hanımla yeterince cebelleşiyorum!!!
Jack. Bu yıkımda senin bir parmağın var mı çöl akrebi?
Leyla. Ne yani, rüzgarlara mı hükmedeceğim… saçmalama Jack, iyice paranoyaklaştın!
Baba. Leyla haklı Jack. Kalipso gibi biri daha olacağını zannetmiyorum!
Leyla. Öööfffff gene yanlışsınız! Kalipso cin tayfasından bir ifritti o kadar… esasında melekler iklimleri idare… ve güzü yaza, yazı kışa ihbar eder…

Leyla öylesine bağırmıştır ki, herkes şaşkınlık içinde ona bakar…
Neyse…
Baba gemiden ayrılınca, Lisa ve Jack arasındaki kovalamaca hız kazanır… bu sefer elmasını iştahla ısırıp olanları büyük bir keyifle izleme sırası sevgili Leyla’nındır…

Gece saatleri… Jack, güvertede iki hanımla rom içtikten sonra, Leyla’nın kafalarına bir kova suyu dökmesiyle öfkelenir ve kamerasına gider.. kapıyı açar açmaz da, Lisa’nın, yatağın yanında onun gelmesini beklediğini görür…

Jack. Amanın… şey… anne.. ciğim… cici… şey… üvey anne… bu saatte burada ne işin var?
Lisa. Seni bekliyordum yakışıklı! (bu sırada elbisesini omuzlarından sıyırmaya başlar… gördüğü manzara karşısında dehşete kapılan Jack),
Jack. Iygghhh… anne çıkarmasana şu üstündekini…
Lisa. Gel buraya yakışıklı…

Kamarada bir kovalamaca, bir kovalamaca… Jack, soluk soluğa Leyla’nın odasına dayanır…
Jack. Leyla aç kapıyı
Leyla. Ne… sen akıllanmadın mı hiç iffet düşmanı… bu saatte gayet soyunuk ve dökünük olduğum vakitte senin gibi bir gözü dönmüşü odama alacağımı mı sandın… zaten baban gitmeseydi bir odayı nasıl paylaşırdık diye kara kara düşünmüşlüğümün yoruculuğu zihnime çökmüş, yeterince gözüm gönlüm kararmış… seni de çekemem ayrıca!
Jack. Bak bu namus meselesi… aç yoksa mahvolacağım
Leyla. Ne diyorsun, hiçbir şey anlamıyorum… (Leyla kapıyı açar ve Jack odaya dalar… Leyla’nın arkasına geçip saklanmaya çalışır)
Lisa. Aaaa…. Sizin küs olduğunuzu sanıyordum
Leyla. Senin de cici babamın karısı olduğunu sanıyordum
Lisa. Öyleyim tabi şekerim
Leyla. Öyleyse, kocamın ayak izlerini arşınlayıp ayak dibine yapışmaya çalışmandaki maksadı, şu soru işaretleri dolu zihnimden sökerek bir cevaba kavuşturmaya ne dersin?
Jack. Onu dinle… çok doğru söylüyor… karıcım benim! (Leyla’nın beline sarılır ve eline tokadı da yer)
Lisa. Pek barışık gibi durmuyorsunuz
Leyla. Biz hem dövüşür hem şey ederiz… sana ne
Jack. Evet… sevişiriz demek istedi karıcım!
Lisa. Çok seksi bir kocan var.. şanlısın küçük hanım!
Leyla. Hımmm evet… adadaki yerli ahaliden kaçarken bir koşuşu vardı… işte dedim, yüzyılın en seksisi… soluğum ve dahi nutkum tutuldu, bayılmışım!
Jack. O bir istisna idi.. hem nerden biliyorsun?
Leyla. Sen anlattın ya kocacım! (çimdiği de yer)

Lisa odasına çekilirken, Leyla ve Jack geceyi nasıl geçireceklerinin kavgasını etmektedirler…

Leyla. Bak, burası benim odam… ama gene de çok merhametli bir vicdan olduğumdan, yere kıvrılıp yatmana izin vereceğim!
Jack. Yok canım! Bu benim gemim ve yatağa yatacağım.. sen ne halt edersen et!
Leyla. Yatak benim!
Jack. Hiç de bile… benim!
Leyla. O vakit yatağın ortasına sınır koyalım… şu battaniyeyi… herkes kendi sınırı içinde uyusun…
Jack. Kabul

Battaniye yerleştirilir…

Jack. Neden senin uyku yerin daha fazla?
Leyla. Çünkü ben iffetli bir kız çocuğu olarak, uyku halinde bacağımı uzağa atabilirim…
Jack. Ben ne yapacağım… popoma mı yapıştıracağım!
Leyla. Ne yaparsan yap bana ne! İstersen dışarı çık ama Lisa seni bekliyor olacak…
Jack. Gıcık!

Ve uyurlar…

Ertesi sabah uyanıp kamaranın kapısını açtıklarında ise, mürettebatı şaşkınlık içinde orada bekliyor bulacaklar…

Her takvim ademin yüzünden ayrılarak
Zamana bütünler kendini…
Bir gülümseyebilmenin içinde
Nice seneler ve hayaller vardır
Yahut acı bir hıçkırık
Çağlar süren karanlığı barındırır
Yaşamlar sığar her duygunun içine
Biz, geçiştiririz…

*****
Sana kendimi
Bölüştürmek isterdim sevgili kader
Lakin bana hep
Ellerim düşüyor

Boğazlıyorum pişkinliklerimi
Pişmanlıklarım,
Söyleyeceklerimi tutuyor sımsıkı
Suskunluklarım,
Görmemek için kapatıyor gözlerimi
Karanlığım,
Kalıyor…

O sebepten ben bölüştürmeden
Kendimi
En iyisi sen sök al
Kalbimi…

*****
Gözlerim yorgun düştü
Hüzünleri görmekten
Biliyorum nice hisler ölümcül
Yara içinde
Ölümsüzlüğü isterken…

Oturmuş seyrediyorum
Bağırışlarını öfkelerin
Önünde taş var diyor
Hayır ağaç var diyor kimi

Hiçbir hissi beğendiremiyorsun…

Elinde birilerinin kulakları
Taaa yüreklerden duyulsun diye
Haykırıyorlar
Kader olduğunu zannedip
Kalemi uzatıyor, kızıl saçlı hınç
Yazdıkları en yakın zamanlarda
Siliniyor üstelik…

Merdivenlerden inerken
Eli belinde sevginin
Giderek alçalıyor gözlerin
Uzağına doğru…

Ve nihayet gözden kayboluyor
Bunca içsel karmaşa…

***
Bir şiir söyle bana
Anlat hikayeni
Kucağa sığamayan düşünceleri
Sığdır akıl kasene
Görebileyim…

Ve bilmek şayet
Söylemekse
Neden manasız sözcükler bile
Anlama yaka silktirir
Bilmek söylemekse
Neden duyamam bağırışların
Hiçbirini…


Top
 Profile  
 
 Post subject:
PostPosted: Tue May 05, 2009 9:16 am 
Offline
Paylaşımcı üYe
Paylaşımcı üYe

Joined: Wed Mar 04, 2009 2:04 pm
Posts: 68
Günaydın sevgili günlüğüm…

Zihin jimnastiğine karşın kelime oyunları… siz iyi bir kelime oyuncusu musunuz, görelim…

Düşünüyorum da;

Henüz aklımı yitirmedim amma size dönük akıllığıma diktiğim duvarlarımın sıvaları döküldü bir parça… üzerinde beliren renksiz geometrik şekiller, çağlar öncesinin hiyerogliflerine benzediğinden, bakan gözlerinizde mevcut herhangi bir beyliğin düzlüğüne yerleştirme çabanız, duvarımın sağlamlığını arttırırken, sizin hisselerinizi azaltıyor aslında… bu sebepten bende hep kıssa… sizde hep siz… var!

Alışkanlık ademoğlunu git gide köreltirken,
Hak sahibi olduğunun bilincine varması yüreğine bir nevi cesaret de katıyor…

Fakat öğrenilmiş, hanelere müptela olup kanaatlere iltica eden alışkanlık… hakkı ve hakikati baltalıyor…


Her gün yürüyüp geçtiğimiz yollar, tıpkı başkalarının eskiyen pabuçlarını andırıyor baktığımız her şeyin içinde… söylenilmemişleri söylemek söylenilmemişliğin acılı fakat büyülü güzelliği kadar çekici de değil üstelik… görmekten daha çok görmemek kolay…

Şimdi, aynı nesneleri, olayları ve güncelleri zihnime kazıyan alışkanlığın sıra dışılığa geçit vermez halini bir yana bırakarak bütün görmelerle ve bilmelerle boğuşacak sebep ararken… esasında kimi vukuata sadece inanmıyorum fakat inanmamaya da çalışmıyorum…

Reddi ilhaklarımda hiçbir inat yahut ısrar kırıntısı yok…

Sadece düşünüyorum da,
Alışkanlıkları, alışılmadıklardan ve hakikatlerden daha çok benimsiyoruz galiba…
Bu, bize öğretilen hak ve haklılık kadar bir hakka da sığdırıyor haklılığımızı… kuşbakışı bakan gözlerin altında kendimizi çiğniyoruz sanırım… daha da çok küçülmek için…

Gözlerimize akan ve belleğimizde kendine bir yeryüzü kuran zamanı, durduramasa da… belki yaşantımızda ve seçimlerimizde bizi donduran alışkanlıkların alışagelmişliği, durumda konuşlanmış vaziyeti kalabalık olmaya ikna edip, yalnız fakat gerçek kalmayı da olanaksızlaştırıyordur…

Çoğu dem, kelimelerim başkalarının zihni duvarına çarpıp, alaycı gülümsemelerine yahut işitmezliklerine dökülerek can verdiğinde, acılanıyor, bu sebepten henüz dilimdeyken onlara yeni intiharlar seçiyorum…

Genel kaide ve prensiplere hükmeden, gerçekçi, vicdani, insani anlamların katledilişi, anlamlarımı katletmemden daha acı verici olduğundan,

Değişik hüzün nöbetleri, kara geceler beğenerek, her vazgeçilişi yahut suskunluğu içlerine tıkıştırıyor, onlara dayanıp arkalarını yaslayabileceği birer sebep sunuyorum… ki, ayakta kalabilsinler…

Çok yorgun değil… fakat çokça başkalarında olduğu ve ağza geri döndüğü için yılgın’laştığı gerçekliği ile, anlamlarımı, anlamalarının düşünsel imgelemleriyle sembolize ederek, bazen düşsel deyip söylentiye, esasında has söylence iken defnetmiyor da değilim hani…

Boşuna söylememişler, ne anlatırsan anlat söylediklerin anlaşıldığı kadardır, diye…

Bir de şu mesele var,

Neden, hiç söylenmemiş hakikatleri söylediğimizde, yahut hakikatleri yinelediğimizde, bir yankı denizi içinde bocalayan pişmanlık dillenir de, hep kendi sesimize uyanırız…

Bir cüret biçerler ruha ve yapabildikleriniz, kıymetiniz, sözcükleriniz, kabiliyetiniz, hatta bütün hayatınızla o ruhun içine girersiniz…

Giderek ruhsuzlaşırken, hiçbir sorgu sual de kabul etmez diliniz üstelik…

Kalbiniz size inanmaz artık… neden?!

İlle alışkanlık üzere,
Yani, alışılagelmiş güzellemeleri, incileri, nasihatleri dillendirdiğinden ağzımız eski pabuç gibi mi kokmalı!

Alışkanlığın, haksızlığın bilgiyi dilmediği nerde görülmüş, duyulmuştur ki..

Ahlaksızlık, hırsızlık, arsızlık, riya, pişkinlik, cehennemcilik,… birer alışkanlık olmuş ise,
Sevmiyorum sizin alışkanlıklarınızı…

Tiryakisi olduğunuz kimi huy, boyun eğmiş gıptacılık, gerdan kırmış gıybetçilik, töreselleşmiş benlikçilik, küreselleşmiş ruhsuz bireycilik, kitleselleşmiş akılsızlık, en az ağzınız kadar kötü kokuyor, biliyor musunuz…!

Derli toplu bir geçmiş
Apaydınlık gelecek ve umut içinde
Varmış gibi…

Bütün gizlilerin
Peşinde karanlık
Yokmuş gibi…

Söyleyemediklerin
Sanki söylenmişçesine
Bilinmeyenlerin
Bilinmişçesine
Seviliyormuş gibi…

Yaşamın müreffeh
Kalbin vicdan içinde
Gerçekmiş gibi…

Dostluk ve arkadaşlıklar yolunda
Her ademin kaderi boyunca
Yol alıyormuş gibi…

Akıllar, fikirler, düşünceler
İhanetten, dalaletten,
Uzakmış gibi…

Yaşamaya çalış sevgili can…
Ölümü, ruhunu, doğruyu unutmadan
Yaşam seni mutlu edecekmiş gibi…

*****

Ağaçlar köklerini dayıyor
Boğazıma
Unutuyorum eskileri

Kalbim
Hiç bu kadar öfkelenmemişti
Kelimeler yazılıyor sanki
Alev ateş…

Ateşlenmemişti
Düşünceler
Hisler buz gibi
Ayaküstü bir kargaşada…

Yarımları
Diğer yarımdan soruyorlar
Ağaçlar kökleriyle dayanıyor
Boğazıma

Susuyorum…

Uzun zaman öncelerinin
Zayıflayan kemiklerini
Takvimin kemirgenine
Sunuyorum…

Kelimeler kızıyor
Fakat ben değil
Ne kadar yazılsalar da kalbime
Kıpkızıl
Biliyorum…

Öfkelenmemeyi
Öğrendiğim vakitlerden saklıyorum
O anları…

Dünümü bugüne taşıyan
Anılarımdan
Her biri kırgın
Bunca ağırlıktan…

Bugünümü yarına bırakan
Ümitlerimin
Hangisini kutsamalı
Bilmem…
Unutmadan…

Johnny Depp yeni filminde bir vampiri canlandıracakmış…
Seve seve, canı gönülden kan verecek bayan çok… bu manada güçlük çekmeyecektir…

Neyse, şaka bir yana, bu tarz kana susamış filmlerden, yazılardan, çizilerden hoşlanmadığım için izlemeyeceğim… fakat gene de şimdiden canı gönülden başarılar diliyorum…


Top
 Profile  
 
 Post subject:
PostPosted: Wed May 06, 2009 10:21 am 
Offline
Paylaşımcı üYe
Paylaşımcı üYe

Joined: Wed Mar 04, 2009 2:04 pm
Posts: 68
Günaydın sevgili günlüğüm…

Kara topraktan başlayıp göğün alnına kadar dayanan haram, katliam ve kızıllık içinde can vermiş bedenlere bakıyorum… dudakları henüz söylenmemişlerde asılı kaldığından, ismi dahi yanmış dualarında, dirilmek için yeni bir can arıyorlar… soğuk dokusu ve mor rengiyle korkulan, sessizliğine bütün işitmeleri, görmeleri ve söylemeleri adanan ölüme hayat vermek için değil… yarım yamalak yaşamak için…

Hepsi, küçücük ve mütevazı bir evin içine hapsedilmiş ölüme doğanlar olarak, henüz yeni tanıştıkları ebediyette emeklerken, ruhları büyük kargaşalara bir parça daha acı katıyor… ayaklanmaya yapışan her acı yaraya dönüşünce ancak, anlatıyor hikayelerini…

Sanırsınız ki,
Sıkılan yüzlerce kurşunla gök delinmiş, yüceliği akıyor acizlik içinde toprağa… ve yer, açlığına bastırdığı kemikleri sonsuz kere varlığa bulayarak, her ademi ille de kutsayıp! karanlığına sarma gayesini terk etmiş… vurulmuş, vicdani ve insani hükümleriyle hakikat!… içyüzlerdeki körlüğe göre, kendi varlığını özüne asıp, meçhul ufuklarda kaybolacak olan küçük deniz kabuklarında bırakmış başını… yüreği başsız nefes alamadığı, baş yüreksiz yaşayamadığından, ebedi bir af ve mecburi bağış ile gülümseyecek cennetlerde…!!!

Sanırsınız ki, insan… masuma kurşun sıkarken, hak döngüsü ve kaderle geri tepen kurşunlara karışmış vicdanında ölümü, henüz sağken tatmamış insanlığı… sanırsınız ki, insandırlar!

Öyle bir vahşet ki,
Sevgiyi de, Sevgiliyi de kapıp götürmüş, sinsice, ahitlerce, kinlerce yoğrulan bedenleri büyüklüğündeki kan sunağına… körelen gözlerini vererek yontmuşlar sunağı, doğmamış çocukları, inancı, bigünahlığı, aklı, merhameti öldürüp ayaza tutmuş gövdelerini içine katarak, biçimlendirmişler elleriyle… düşünceleri el vermiş hain emellerine, sonra da ıslık çalarak tavaf etmişler sunaklarını…

Şer, kendine kurban istediğinde ise; ona ibadet edenlerce Sevgi’nin ve Sevgili’nin yüreği defalarca kesilmiş… henüz ana karnındaki üç bebek ve anneleriyle birlikte onlarca can, bu kanlı ve acımasız vahşete, ademoğluna haram kılınmış kurban törenine, hibe oluvermiş…

Sanırsınız ki, yürekleri vardır o katillerin… sanırsınız ki, insandırlar!

Hangi güzellik, hangi hayat, hangi hakikat, hangi gerçek, hangi zaman, hangi anı, hangi can affeder bu zalimleri?

Sevgi ile Sevgili sevmişse birbirini, sana ne, onları Yaratan, Yaşatan, yağmurla, başakla, bulutla, ekmekle, yardımla, bereketle, zamanla, sevgiyle, büyüten misin!...
Hasedi günlerinin tepesine kaldırıp, giderek ağırlaştığını düşündüğü o günleri çekememe, seni yadırgayıp suçlayan içtihat gözleriyle yüzleşememe, hakikati ve inancı önemsemeyip vücudu ve beşeriyetiyle gölgeleme, bir halt olduğunu sandığı büyüklenme sebebiyle sevdayı sindirememe, kendini varlığından çok daha fazla var, hatta evrenin teki ve hakimi olarak kabul edip ademleri hor görme, kendinden ve ötekiler olarak nitelediği insanlığı kendine ait varsaydığı yaşama hakkına meftun zannetme,… kanısında bulmak için ruhu… kansız bir kara cahil olmak gerekir…

Cehalet; büyüklük değil büyüklenmektir… susmak değil konuşmaktır her dem… affetmek değil öfkelenmektir… bütün hakları sahiplenmektir… uçurumlarla hakikat arasına yerleşik fikirleri uçurumlara sürüklemektir… öğrenmemek, bildiğini zannetmek, sabredememek, hazmedememektir… sevgi gibi öğrenilen değil, kibir gibi seçilendir… ayrıca, şeytanın da yeminidir… kaybolan zamanını, ilk isyan, dünya mühletince inkar ve özür olarak üç vakte bölerek, bitmek bilmez tafrasıyla mühürlemiştir… düşünmelere hükmedemese de, fısıltılarıyla, düşünceleri etkilemeye çalışır…

Cehalet, kolaydır… kolaycıdır… lakin asla makbul bir kolaylık değildir…

Kurduğu simsiyah pusuları ve örümcek ağlarıyla dolaşık ansızın bastıran pusları ile cesaret olduğuna inandırır… cehaleti dinlerseniz;

Vur der, erkeksin…
Söyle, dinlenirsin…
Korkut, kazanırsın…
Karar ver, bilgeliğin kendisisin…
Çal, sahibisin…
Öldür, vazgeçilmezsin…
Ez, en değerlisin…
Dinleme, dinlenensin…
Düşünme, başın ağrır…
Üzülme, karnın ağrır…
Merhamet etme, kaybedersin…
Sev, sevdiğini kendine mahkum edersin…
Zaten sevgi de, ilgi de, kökleriyle senin ellerinde…
Güzelsin, genç kalacaksın…
Şöhretsin, sonsuza dek zengin ve sevilen olacaksın…
Güçlüsün, kalabalık acizliği silecek senden…
Dermansın, dertler coşkularından utansın…
İnançlısın, Yüce Yaratan ne istersen yapacak…
İnanırsın, her duan kabul olacak…
İnanansın, diğerleri sende daha az inançlı…
İnanççısın, tüm menfaat ve şehvetler sana mubah kılınacak!

Sevgili ve yalnız ülkemdeki bu katliam, kalbimi çok acıttı… o sebepten yazmaya devam edemeyeceğim…

Akşam, bir parça neşe bulmak için Karayip Korsanlarını izledim lakin, yüreğim mutluluğunu hissedemediği gibi, zihnim de idrak edemedi… esasen, filmdeki kahramanların hiçbiri gülümsemiyordu!

Johnny Depp bile küçücük bir gülücüğü kalbime yerleştiremediyse… gülmek de, o masumların öldürülmesi kadar haramdır bugün…

Sevgili kader; katiller öldüğünde kara kefene sarsınlar onları.. zira, kundak da, kefen de utanır beyazlığından!

Gözlerim karanlığa
Düştü düşeli
Bu kadar siyah
Bu kadar karamsar belki

Kalbim kan ağlarken
Yüzüm gülüyor
Gözlerim siyaha
Düştü düşeli…

Hangi anlayan
Hangi anlamdan söküp çıkartacak
Kendini
Ki ben kalacağım
Bir ben kalacağım sadece
Hakiki…

Dışımdaki sözcüklerim
Dokumdaki düşünmeler
Ne sıcak
Oysa üşüyor içim
Gözlerim siyaha
Düştü düşeli…

*****

Ölüyorum… sanıyorum
Ne vakit gülsem
Ne vakit mutlu olsam
Ölümünedir biliyorum…

Muhakkak kimi ümitler
Can verecek ufuklarında
Yahut ummalar asacak kendini
Dudaklarıma…

Ne vakit gülsem
Ölümünedir biliyorum
Ağladığımı görürsünüz
Kederlerim dirilirken
Sevincimin öldüğünü
Birkaç vakit sonra
Sevemediğimi düşündüren
Acı hesaplaşmalar başlar
Suçlamalara varan
Ve görürsünüz
Öldüğümü…

Not: Şayet benden nefret edersen can,
Senden nefret etmeyi öğretirsin bana, azar azar…

******

Her gece…
İçimde sakladığım, karanlık
Suya indiği vakit
İnançsız her hece dökülür dudaklarımdan
Suyun karanlığına…

Sonra güneş doğar
Ve karanlığım çekilir ayak diplerime
Umut dayanılmaz olur
Bir gölge kadardır ancak
Devasa karanlık…

Kendimi
İçimdeki boşluğun yerine koyup
Suya veriyorum
Her geceyi…

Boğuluyor
Henüz güneş doğmadan bile
Ve kurtuluyor içim
Ağlıyorum…

****

Ademlerin, kıskançlık
Ve histeri nöbetlerinde
Kaybediyorum kendimi
Kızıyor gece
Suçlu bendim hani!!!

Korkak, aciz, şımarık adamların
Kaçmaları kızdırıyor
Öfkeleri kızdırıyor
Yalanları kızdırıyor
Sevgili hakikati…

Yara alacak bir kalbim,
Ve kalbimde yara için ufacık bir yer
Kalmamış ki sana neyi vereyim…
Zevkin kızıl şarabını
İçmektense
Huzurun kanlı şerbetini içerim…

Öyle büyük bir
Düş kırıklığı bıraktın ki bende
Kelimeler bıçak sırtında
Kanıyor dilimle…

Seni de masum sanıp
Geceyi suçlamıştım
Ne kadar yanılmışım…
Meğer ne kadar öksüz, yetimmişim
Senden yana
Taa en başından beri…


Top
 Profile  
 
 Post subject:
PostPosted: Wed May 06, 2009 4:49 pm 
Offline
Yeni üYe
Yeni üYe

Joined: Tue Mar 17, 2009 4:03 pm
Posts: 10
Gamze'm çok çok çok özür dilerim, gelip takip edemedim, okuyamadım yazdıklarını. Yazılılarım, dönem ödevim, bir sürü ıvır zıvır şey... :(

Şimdi okumaya çalışacağım yazdıklarını, en yakın zamanda geleceğim tekrar... :)


Top
 Profile  
 
 Post subject:
PostPosted: Thu May 07, 2009 9:45 am 
Offline
Paylaşımcı üYe
Paylaşımcı üYe

Joined: Wed Mar 04, 2009 2:04 pm
Posts: 68
biliyor musun, çok üzüldüm yokluğuna... sevgili adaşım da yok artık... az evvel Tim'in sitesinde şunları yazdım;

"çünkü eleştiri ve eleştirmek de bir kültürdür... fakat insanlar sevdiğini hata yapmasına gözlerini yummak ve onun hatasına ortak olmak pahasına seviyor... hatayı söyleyendense hoşlanmıyor... kimileri de alay edip incitmeye çalışıyor... oysa sevmek, o kişiyi olduğu gibi kabul etmek fakat hatalarına ortak olmamak demektir...
galiba Tim Burtonu Johnny Deppten daha çok seviyorum. Tim gibi bir abimin olması çok çok isterdim... fakat Johnny gibi bir dostum olmasını istermiydim, bilemiyorum... sadece çok severdim onu herhalde, ününden, parasından ve güzelliğinden hoşlanmayacak kadar... fakat uzak durmak en iyisi..."

işte böyle düşündüğüm için artık yazılarımı okumayacağını zannettim... ayrıca, beni inciten de oldu, yukarıdaki mesajlara bakarsan anlarsın... o sebepten inan, dünden sonra artık yazılarımı eklemeyecektim... fakat bu sabah bir baktım sen gelmişsin... Timin sitesine de sevgili arkadaşım içimi rahatlatacak şeyler yazmış, mutlu oldum...

sağolasın... sen de iyiki varsın... :)

********

Günaydın sevgili günlüğüm…

Öğrenmek…!

Korkuyu öğreniyorsunuz, sevgiyi, kini de… ilmi heceliyorsunuz… değer yargılarınız zihninizin, kavrayışınızın, size dayatılan kavramların önüne geçerek geliştiriyor kendini, bedellerinize, hedeflerinize göre kalbinizi ve belki bedeninizi yetiştiriyorsunuz… susmayı öğretiyor kendi ateşini üfleyip körükleyen sessizlik ile cehennemini omzunda taşıyan çaresizlik… konuşmayı öğreniyorsunuz canınız yandığında, lakin konuşturmamayı da… darp gördüğünüzde darp etmeyi öğrenmiş oluyorsunuz ayrıca… şiddeti, içinizden yükselen ve iradesizliğin hocalık ettiği şehveti, tokluğu, açlığı, kıskançlığı da… adına yaşam dediğiniz ve sizin küçücük dünyanızı betimleyen, anlamlandıran, anlatan seçimler, sınırlar, ihlaller, ihtimallerle çevrilmiş dünyalığın içinde, kara sinekler gibi çehresine yapışık, onların vızıltıları kadar akıl karıştırıcı, dilinize düşenleri gibi de mide bulandırıcı akarlıkta… yaşam adına öğretiyorsunuz, öğrendiklerinizi!!!


Esas sorun da bu galiba… kendinize rağmen hakikati öğretmek yerine, kendinizi de kattığınız bildiklerinizi, dayatılanları, mecburiyetlerinizi, ahkamlarınızı, akılsızlıklarınızı, açmazlarınızı ve yaşadıklarınızı dayıyorsunuz ademciklerin ümüğüne! Zihninde, varlık ve hakikate dair bir avuçluk yer kalmıyor bu yüzden… her düşünceye, kanaate hükmeder oluyor sonra… yaşamlara, yaşarlara da elbet…

Bazıları, yaşanılanların kalıntılarından, yontulmuş başı dik eşeklere benzeyen lakin kökü ölümle girift mezar taşlarından, bugüne dek sarkan, günleri yere değdiren fısıltılarından, ufantılarından, kadim ataların tarihinden, gelmişinden, geçmişinden, kemiklerinin toz toprağından yoğrulmuş töreyi ve cinayet, intihar, intizar yüklü adetleri, avuç avuç yediği için… giderek kuruyan kalbi bağırsaklarına düşerek, irfana, hoşgörüye el etek çektiriyor… kazandırıyor(!) dahası, her vukucu, korkutucu, gerici, yerici kalıtımsallığı ona…
Bir türlü geçemeyen ve geçiştirilemeyen geçmişin, derslere ve nedamete bölüştürdüğü, aynasını ve hakikatini değil, iftihar ve azamet perdesi altında debelenen atacıkların öğrendiklerini öğreniyor ademcik… yaşadıklarını yaşıyor ve yaşatıyor!

Dil gibi, geçmiş de diridir… bazen ademe eski ve ekşi tadıyla töreyi öğrettiği, git gide töreleştirdiği için… hayat ve haktan önde tutar adem de onu, can katar ona, canını verir, canını alır neslinden!… diyardan diyara uzayan yollar, zamanlar, takvimler, acılar boyunca onun karşısında durabilmek içinse, günümüzdeki onlarca yaşarla beraber, dilin ve geçmişin hayaletleriyle de başa çıkmak, zorunludur…

Ademoğlu, ilk yaratıldığında insandır!
Fakat, hayatı boyunca insan olarak kalamaz kimi… insanlığını koruyamadıklarından!
Sadece görünüşüne göre insanlığa yakıştırıyorsanız, yanılıyorsunuz…

Zira, akli melekelerini, azılı gururuna, hevesine kurban etmişse, düşünemiyor demektir!
Yüreğini, menfaat ve kinde küle dönüştürmüşse, hissedemiyor demektir… tabi, hayvansal içgüdülerin sağladığı şehveti ve şiddeti insan hissiyatına ait görmüyorsanız benim gibi!
Yürekliliğini, cesaretini, hakkı gasp etmek, cana kıymak olarak sıfatlandırmışsa, eylemleri zulümden başka bişey değildir ki, insanlığı değil hayvanlığı kendini ele verir …
Töreleri, ataların mirasını, onların yanlışlarını, haksızlığını kendi hakkı gibi savunuyorsa, düşüncelerinin akıl içinde töreleştiği, şu anında bir geçmiş parçası olarak yaşadığı manasına gelir ki… insandan çok bir töreyle konuşur, törenin kalın duvarlarına anlatırsınız anlatacaklarınızı…
Ruhunu, ölümlü bedenin içine hapseden, sonsuz sevgiden ve bilgiden bihaber, bedenini güzelleşmeye adayıp ruhunu bedenin açık ağzıyla doyurmaya, beşeriyetle bilgeleştirmeye çalışanlar için ise, türlü tarikat namzetleri peyda olmuştur… ölüm korkusunu kışkırtarak, öğrenme bozukluklarının, kopukluklarının yerine kendi katı kurallarını, hazır ve nazır, öğrenmiş değil ezberlenmiş kalıplarla yerleştirir… bunlara da insan demek gelmiyor içimden…
Riyakarlar, kalbinin yoksunluğunu, her daim güçlü, zengin olma arzusu ve sevilme iştahının yansıttığı, tıpkı isteklerine benzeyen yeni taş başlar yontarak, gidermeye çalışır… bir küçücük ve giderek küçülen insan başı, onlarca yontma baş… yerine ve lüzumuna göre değişen histerik ifadeler… insana değil de, mitolojik öcülere benzeyen siluetler…
Kendine, varlığına, hakikatine, çağa, hayata küsenleri ise, an be an büyüyen gölgeleri yutar… bir karartı görürsünüz, aramızda dolaşan… kolları, bacakları ve kesilip ellerine tutuşturulmuş sözleri kapkaranlık… giderek silinir varlıkları ve ömür boyu süren bir kabusa yem olurlar… arada bir çığlıkları duyulur yahut şiddetleri kırmızı renkte, o kadar!

Peki…
İnsanoğlu hiç mi hata yapmaz?!
Yapar elbet…

Fakat bu hataları, bir dalgınlık, dargınlık müddetincedir…
Ruhunu emip kendini yerleştirecek yahut omurgasında kendi omurlarını dizecek, kemikleşecek cehalete, inada, kine dönüşmezler… değişmezler… başkalaşmazlar… dinlerler… hakikati araştırıp öğrenirler… kendilerine rağmen, kabullenirler… sabrederler…

Bir de şu mesele var, dün yazdığım gibi;
Benden nefret edersen, senden nefret etmeyi öğretirsin bana yavaş yavaş…
Şiddeti öğrenenin şiddet uygulaması ve şiddete inanması gibi bir yeryüzü gerçekliği mevcut…

Demek ki, öğrendiklerimiz inanca, inanç yaşamımıza dönüştükçe, değişiyoruz…

Kendimizde bir kendimiz kalmıyor… ufacık bir yansıma dahi bulunmuyor umarsızlıklarımızda, yanılsamalarımızda…

Demek ki inanç unutmuyor insanı…

Şerre, yanlışa, yobazlığa, kaypaklığa inandıkça siz, kendinizi yahut hakiki hasmınızı unutuyor, başkalığa oluşuyorsunuz…
Fakat bu hastalıklı inanç sizi unutmuyor asla!

Yüce Yaratan, erdem, vicdan ve gerçeklik inancı sonsuz bir derya, insanlık iken,
İstismarlarımızla, törelerimizle, sözde mecburiyetlerimiz ve bize öğretilenlerle inancı ateş çukuruna dönüştürdüğümüzü kabul edersek, (inanç da seçimlerimize benziyor git gide, ne yazık ki)
Bu ateşte unutulan zalimler için ne yapacağız?

Konuşmak suya… ağlamak zamana… susmak kadere yazı yazmak gibi…
Doğru olanı öğretmekse, ateşe elini ve kalbini sokmaktan farksız…

Belki evet, toprak reformu, bu ademoğullarını, yaratılış toprağı, hak ve emekle yeniden barıştırabilir…

Bilemiyorum! Onların, adına hayat dedikleri; geçmişe ve şerre kaptırılıp alın yazgısına karıştırılan nefesten başka bişey değil…


Top
 Profile  
 
 Post subject:
PostPosted: Fri May 08, 2009 9:11 am 
Offline
Paylaşımcı üYe
Paylaşımcı üYe

Joined: Wed Mar 04, 2009 2:04 pm
Posts: 68
Günaydın sevgili günlüğüm…

Ne kadar doğru söylemiş Haşmet Babaoğlu… yurtdışında yaşamak isteyen ademler, bizler (ki buna ben de dahilim) Anadolu’dan evvela yüreklerini söküp, fakat ellerinde hep acıyan et parçası ve bir avuç toprak kalarak… akıllarını o ırak ufuklarda bırakınca, kendileri de gitmek istiyor… veya bu güzel topraklara emanet ediyor bütün sevdasını, düşkünlüğünü, yakınlarda avare, işsiz, ayrıca kıymetsiz olduğuna inandırılmış yırtılan yüzüyle birkaç kez, ayak altında dolaşan rüyalarına, uzakların, erişilmezlerin, hoyrat rüzgarların dağlarını da ekleyip, kendilerinden, büyükçe parçalarını da hibe ederek… zihinleri apaç lakin vatan toprağı gerçeğine dolaşık, bir yarım olarak… lakin tahmin yürüttükleri, varsaydıkları, tasarladıkları, dillerinin üzerine oturtup kurguladıkları değer ve özgürlük için… onlara doğru… kaçıyor yahut kaçmak istiyorlar!

Karanlığın zihnine çöktüğü kambur efelik ile, karanlığa çöreklenmiş hasetçi mahlukların, bir bir, isim isim, hece hece, başların üzerindeki saçlı ama sessiz harfli düşüncelerdeki kuluçkaya yatmadığı… inançların silah gibi kullanılmadığı ve tetiğin törelerle çekilmediği… yetim ve öksüzlerin mezar toprağıyla saçlarını taramadığı bir dünyaya benziyor öteleri…

Birkaç çılgınlık ve yılgınlık hadisesi ile ateşli soylarda nöbete geçmiş ırkçılık, arada bir unuttursa da bana, güzelliklerini… inanmıyor değilim ötelere… ötekilere güvenmesem de…

Kadın erkek farkı ayyuklarımızda, kıymetli değerlerimiz ayaklarımızda iken… cinsiyetçiliğin, kimliği ve insaniyeti ısırarak kalplerde ayılttığı uyuz kaşıntısının, hakkaniyetin önüne geçmediği birsamlar gibi duruyor uzaklar, galiba…

Elbette,
Yerin altındaki dünyalarda yaşayan hakikatler için bu kabul edilemez mecburiyetin ademoğlunun zihnini ele geçiren talanı, hayaletleriyle, dahi, kılıçlarını kuşanarak savaşıyor ölülerimiz… kadim atalar, karanlığı elinde tutan gölgelere karşı; umut veren günleri düşüncelerde daha da uzatıp, kanımızdaki ak yuvarlarından ve genlerinden sökün olan köpüklü dalgalarıyla, bir türlü ıslanamayan alın terinde yontulmuş, her menfaate, kuvvete ulu orta dikilen alametlerini, dövüyor…

Belki de mesele şudur,
Hoşgörü, mesafe, disiplin, sevgi, iyi niyet yoksunluğu,
Bu yoksunluğu kendi etiyle ve minimize durduğu (küçümsediğimiz, gene de şükrettiğimiz) halde kalabalık damarlarıyla besleyen, ekonomik, sosyal buhranların çokluğu;
Kendi içimizde, yalnızlığımızda, açıklayamadıklarımızda,… özü anlamsız lakin yazgımıza dikte ettirilen… varlığının zorunluluğuna bizleri inandıramadıkları korkular(ımız)da açılan yaraların, iyileşmesini güçleştirdiği için,

Yaralarla… ve hep yaralı yaşamaya alışık olsak dahi, acının soğukları ruhumuzun her yerinden bizi karamsarlığa, ayaza ihbar da ediyor… kanı çekilen bir hak ve haklılıkla, başkalarından nefret yahut onlara gıpta ederek, suçlamalarımızın oklarında can verişlerini izliyoruz… bu sırada gözlerindeki sızılı, akışkan ve pişmanlığımıza yapışan manaları eritiyor umudumuzu…

Velhasıl hem suçluyoruz, hem suçlu oluyoruz…

Değersizlik,
Bayağılık… aşağılık… gibi, sınıfsal hislere kapılıp gitmemiz, o kayıtların altında sadece birer isim olarak kalmamız kaçınılmaz bu yüzden…

Çünkü bizlere kıymetli olduğumuzu hissettirecekler arasında bulunmuyor varlığımız, kimi vakit… belki, çoğu vakit…

Tarihin kendisi ibret, örnek ve nasihat iken, eski defterlere karalayıp kalbimize ve kuşaklara miras bıraktığımız birkaç yanlışı, öğrenilmişliği, yaşatmak için yaşıyoruz…

Doğrusu, İslam inancının hiç bu kadar yanlış anlaşıldığını görmemiştim…
Bu itikat sisteminin tümünde zerrece bir yanılgı ve yanlış bulunmasa bile, bizler için yanılgıların, tepkilerin, yanlışların içinde sürdürüyor varlığını… zira mevcudiyetimizde başka değer, hayatımızda başka “boş” yer yok, ne yazık ki… utanç verici öyle değil mi…

Tıpkı, Semudlular, Adlılar, Medyenliler gibi… inancı döverek, dişlerini dökerek, kendimize benzeterek, yüzüne vuruyoruz her yenilgi ve acı kaybı… sanki suçlu inançmış gibi… kendi ellerimizdeki ve ağzımızdaki kirleri görmeden üstelik…

Birer silaha dönüştürüldüğü için kadınlar ve çocuklar en çok, namlunun ucunda kaldı…

Ve vuruldu kadınlık… analık… çocukluk… bir kıymet, o da anılarda ve hakta kaldı…

Yaprakları ağlatan sonbaharla
Ve derin uykusundan uyandıran
İlkbaharla
Dalıyorum
Sislerde beliren
İkilemlerin içine
Dalıyorum
Henüz uyanmış bir uykunun
Son söyleyeceğine
Fakat öyle korkmuş gibi
İlk söylüyor en söyleyeceğini…

Ertelediklerimiz
Ve kaçtıklarımızla
Bütünlüyor kendini hayat
Her şeyden ve herkesten
Kaçmak isteğini
Anlatıyor söylenemeyip
Yutulmuşlar
Ve her vazgeçiş
Kendi vazgeçilişini de
Anlatıyor…

İkilemlerin dumanı
Tütüyor yüzümde
O sebepten gözlerim ıslak
Sözcüklerim hüzün dolu…
Ve yılgınlık bir yeniliş gibi
Ruhu dolduruyor
Ara sokaklarına
Bölünüyor, parçalanıyor sevgiler
Can veriyor sabırlarında…

Hele çıkmaz sokaksa
Hele ezik bir çaresizlik
Dalıyorum henüz uyanmamış
Uykunun ilk söylediğine
Korkudan en söyleyeceğini
İlkten söylemiş…

Hayat belki de
Her seferinde uzağında kaldığımız
Hakikat yolculuğudur
Belki yaşanmamışların hasreti
Veya yaşanmışların acısı kadar
Sahidir…
Peki ya unuttuklarımız
Onlar gerçek değil mi…

Sonbahar da ilkbahar da
Dirilişleri haykırıyor bana
Ben her gün vazgeçmediklerimde
Direniyor, diriliyor olmalıyım…

Şimdi daha iyi anlıyorum…
Ben nasıl ki, yazılarımı okumaktan pek hoşlanmıyorsam… ve bazen, o fotoğraflara, gerçeklere, acılara, acımasızlığa, hakka ve haksızlığa başını gömmüş gizemle, sessizliklerimle yüz yüze gelmek kalbime, onuruma dokunuyor ise,
Anlardan yeterince yüzüm ıslakken, bir de anıcıların diretişi ve haykırışında boğulmaktan, evet, kimi dem ürküyor isem…

Johnny Depp için de aynı kural geçerliymiş…

Bunu öğrendikten sonra, What’s Eating Gilbert Grape
Filmindeki karelere tekrar baktım…
Söylememe, söyleyememe, anlaşılamama yahut anlatamama korkusundan ziyade, anlaşılma ve tanınma korkusunu gördüm…
Kendisini kandırdığı umutçu kaybolmuşluk ve tezat gereği yüzüne yansıyan kararlı kanaatler, esasında hep saklamış onu… fakat şer tayfasından korunmak için, uzun uzun yıllar önce, büyürken büyütmüş içindeki duvarlarını…
Keşke, demiştim… başka biri olsaydı… yani şu şöhretli adam yerine, sıradan, bizlerin arasında dolaşan, sessiz fakat kalbini bozulmuş düşlerle ve bozdurduğu düşünceleriyle doldurmadan, karamsarlığa, kaybolmuşluğa inat… dimdik duran… amma gene aynı bakan… biri olsaydı…
Doğru söylemişim… gözleri hep aynı… hangi karakterin yahut uzaklığın arkasına saklanırsa saklansın…


Top
 Profile  
 
 Post subject:
PostPosted: Tue May 12, 2009 10:13 am 
Offline
Paylaşımcı üYe
Paylaşımcı üYe

Joined: Wed Mar 04, 2009 2:04 pm
Posts: 68
Günaydın sevgili günlüğüm…

Fikir değişikliği mi… his değişikliği mi…

Hiddetlendiğimizde, sadece dilimizde değil zihnimizde de köpürüyor kelimeler…
His ve düşünceler kendilerini çevirdikleri derme çatma çitlerle tepkilerini sınırlandırıp içine sıkıştıklarından, haksızlıkları, ahlaksızlıkları kolayca kaldırıp sindirebiliyorlar…
Bazen telaşlar o kadar kusursuz biçime bürünüyor ki, biz ademcikler yanında eksik kalanlarımızla küçülüyoruz… bizi götürse yeter dediğimiz kanaat ve tokluklar, kendi dimağının içinde büyük bir ateş topu gibi saklı tuttuğu… toprağa, insan beynine köklenmiş ayak ve ayakçılığındaki savunduklarında, parçalanıyor olmalı… sonra ıpıssızlık deseniz kendisi, çöl deseniz kendisi oluyor…


Öfkelendiğimizde, hakikate aldırmadan fikrimizi değiştiriveriyoruz… sanki kızgınlığın binlerce gözü varmış, karamsarlıkların, umutsuzluğun, umudun, küçüklerin, büyüklerin siluetini görüyormuş ve bizi yadırgamaların içinde küçücük bir yanlış olarak bırakmayacağına yemin etmiş gibi, inanıyoruz öfkeye… kanaatimiz de düşüncelerimize göre şekil değiştiriyor …

Anlamak zorundayız… en azından anlamaya çalışmak zorundayız…
Fakat işitmenin, görmenin ve bildiklerimizin yeterine inandığımızdan, bizler… zihnimizi, belleğimizi ve kalbimizi, derin ve ferah solukların dibi delik uçurumlarına eğreti tutunmuş huzurun burnunu yakalayan küçük bir uçurtmaya, çıtalarla alnından vurulan hürriyete yapışık fakat karaya, kararlılığa da bağlı, hükümlerle yaşıyoruz…

Esasında anlamak; karşı tarafın yahut yandaşın haklılığını anlatacağı hatta ispat edeceği yönündeki zannımızın aksine, anlaşılmazlığı, anlaşmazlığı ve anlamazlığı hükümsüz bırakacağından, sebeplere göre sonuçları değerlendirmede, dahi öğrenmede bize kolaylık (ve isabet) sağlayacaktır…

Ben, bir kızgınlık neticesi yıllarca inanılmış pek çok değerden, vazgeçip fikir değiştirenleri anlayamıyorum… anlamaya çalıştığımda ise karşıma, hem karada hem suda, hem gecede hem gündüzde, hem sessiz hem sesli ortamda yaşayabilen iki yüzlükler çıkıyor…

Duruma ayak uydurmanın, ters düz yüz değiştirmenin, haroşe görünmenin, mecburi ifadelerin tabiatın kadim kurallarını lağvettiğine inanarak kendi benliğinde bir krallık inşa edip, sözsel, şiirsel, mülksel, şöhretsel saltanatı sahiplenmelerin, neresi soy’luluktur, neresi doğruluktur, bilemiyorum…

Din istismarcılarına kızıp dinden uzaklaşmanın, içinde, dışında, kabuğunda, artığında bir anlam ve anlamak barınmıyor hiç…

Velev ki,
Tarih boyunca milyonlarca ölü var… yani, hayatı ölüm tazeliyor…
Lakin, ademoğlunun kendi seçimleri ve bedelleriyle baş başa kalarak, prensip, hüküm, had, ufuk belirlemesi ile,
Gözleriyle baş başa verip, arzu kafadaşlığı, ölüme rağmen, aynı şeyler değil!

Değil bir kızgınlık, bin kızgınlık; içyüz ve içtihatlardaki direnç noktalarını, inançları, erdem ve vicdanları hırpalamamalı… ademi ayakta tutan her şey, aynı zamanda hayatta tutan şeylerdir…

Doğrusu, günler ve haftalardır süren zihin yorgunluğu ve düşünce yoğunluğundan akıttığım şuncacık sözsel hayaleti, damıtıklığıyla dahi suçlamak, anlamamanın işi…
Anlamanın ve anlamaya çalışmanın değil…

Öfke sonucu sevgili değiştirenler mi ararsınız
Sevdasına sarılıp, kalbine yenilenler mi
İnancından vazgeçenler mi
Hayatına son verenler mi…

Bizler, şerrin en fedakar ve cömert bekçisinin, öfke olduğunu unutuyoruz sanırım…

Fikirler değişiyor da hisler nasıl değişiyor, bunu,
Bir de bunu anlayanları anlayamıyorum…

Kısmen aynı durumlar, hayatın gözlerine yamadığımız fanatizm boyutlarında da mevcut…

Futbol fanatizmi… inanç fanatizmi… dil fanatizmi… insan fanatizmi… şöhret fanatizmi…

Sanıyorum ki, hiddetle düşüncelerin dilimlenişi, ademe yakın fakat yakışıksız durduğu halde fanatizmin işitmezliği ve düşünmezliğini hem çağrıştırıyor, hem de çağırıyor… neye öfkeliyiz peki, hayatımıza mı, elde edemediğimiz her şeye mi, orası meçhul…

Fanatizmdeki kurallar, realitenin kurallarına pek uymuyor… esasında gerçekçiliğe de uyarken, saplantı ve karar, karar ve kanaat arasındaki farkta, kendi anlamını kazanıyor…

Fanatizmle fetişizmin boyları, huyları, elleri ademoğlunu andırdığından, aynı sınıflarda ağırlıyorum her ikisini de… kavramları birbirine danışık…

İyi de, bütün bunlardan sonra
Neden bir insanın fanatiği oluruz… fikirlerimiz, hislerimiz neden değişir yahut değişmez hiç?!

Geleneksel fanatizmin çapında olmasa da bir düşkünlük ile Tim Burton’ı kendime benzettiğimden…
Ve Johnny Depp’in isyanını… şu sonuca varıyorum;

Belki, bize benzeyenlerin bizi hatırlatması yahut özlediklerimiz ile yaşadıklarımız… herhangi bir düşüncenin kalıtımcısı kılıyor hepimizi…
Ve bazen öfkeyle vazgeçişimiz bile, bu düşkünlüğün işi…

Dudaklarım titriyor
Sevgili yavrucum
Her kimsen, bilemediğim
Saçlarının gözlerinin rengini
Göremediğim…

Yüreğimde bir kor damlası
Canım kıvrıldı üstüne
Ellerimle dokunsam
Canın yanacak sanki…

Zihnimde uğulduyor
Duyamadığım her cümle
Kalbim taşıyor
Sevmezliklerini…

Öyle büyük bir kargaşa ki
Hayat kavgası diyorlar
Bir uzak kuytuda kalmış
Anlamlarımın adası
Anlamalarına dayanmış
Yaslı dağları
Ne yazık ki
Sevgili yavrucum
Saçlarında ellerimi
Kaybedemediğim
Ayaz yağıyor her kaygı
Ve kanılarında ruhuma
Başı ağarıyor düşüncelerimin

Böyle senden uzakların
Zamanlarına aitken ben
Senden yana öksüz, yetimken
Sevgili yavrucum
Gözlerim ne kadar açık da olsa
Hep uyku tütüyor
Bir bilsen seni bağışlayan
Beni de bağışlasa ölüme diyorum bazen…

Oysaki, beklemeli elbet
Beklememek hata
Bunca kin, ölüm arasında
Yokluğun fark edilmiyor sanma
Küçücük bir yaramazlık bile
Büyüyor bütün uslularda
Ve ben ellerimi koynumda toplayıp
Seni bekliyorum
Sevgili yavrucum

Her kimsen
Gözlerinin rengi neyse
Hasretini değil
Seni sevmeyi özlüyorum…

Ne kadar alıştık değil mi
Çocukları öksüz bırakmaya
Ve onlar ağladıkça
Cezalandırıyorsun beni belki
Minicik kundağın zihnimin içinde
Ve boş beşiğin dilimdeki ninnide bekliyor
Biz büyükler evlatları nasıl üzüyorsak
Sen de beni üzüyorsun yavrucum…

Bana gelmeyerek, hayata doğmayarak
Ölüme uyanan çocukları
Koruyor olmalısın…

*******

Bir padişah vardı
Herhangi zamanın birinde
Çoğu vakit padişahlar zaten aynıydı
Yüzlerindeki maske farklı sadece…

Çok övünür, çok yer
Çok konuşurdu
Dinlemek için yüreğinde
Bir doğru boyu yer yoktu…

Sofralarında kaybederdi
Vicdan ile insafını
Acıyı dinlemeye
Kıymeti yoktu…

Sonra bir gün
Mezara düştü yolu
Yerin altında ağlayan
Acılanan çoktu…

Susun dedi susmadı
Sözünü dinlemedi hiçbiri
Saçını sakalını yolan
Meçhul biri…

Kararınca her yan
Kalabalık dağıldı başından
Mezar çukuru idi
Artık tek konuşan…

Gözüm kör ol, dedi
Görür oldu
Saltanatı yok olup gidince
Anladı gerçeği
Ağzına dolan kurtlar
Evvela efeliğini
Sonra kurtluğunu yedi…

*****

Önlerinde hayat
Ağızları ikiye bölünmüş
Bir doğrudalar
Bir yanlışta
Yarısı ölmüş
Yarısına ağlıyor…

*****

Geniş bir nefesi
Çektim içime
Sığdım içine…

Verdiğim solukta
Binlerce su damlacığı
Aynı ben gibi
Yansıdım yüzüne…

Bir tam bütün oldum
Bin tam eksiğimle
Sen beni bütün görürsün
Her soluk, yiten oldum..

Olduğum gibi oldum
Sağım solum
Eğrim doğrum belli
Geniş bir nefesi
Çektim içime
İçinde ölüm oldu
Riyakarların
İnat edip göremediği
İçimde sen oldun
Sevgili ben…


Top
 Profile  
 
 Post subject:
PostPosted: Wed May 13, 2009 7:17 am 
Offline
Paylaşımcı üYe
Paylaşımcı üYe

Joined: Wed Mar 04, 2009 2:04 pm
Posts: 68
Günaydın sevgili günlüğüm…

Gördüğüm, dokunduğum, işittiğim her durum, söz ve göz altüst olmuş, zihnimin içindeki kargaşanın modern ve reel dünyaya taşmış hali gibi, bakıyor… küçük ama milyonlarca düşünce; gücün birilerince gerip gerdirilip, çekip çekiştirilip, etkisindeki varlıkları en acısıyla tepkilendirdiği, kendi gelişine, duruşuna ve işine göre isimlendirdiği haller arasında yaşıyor… bizler de onların içine sıkışıyor gibiyiz…

Tam da zamanın yanaklarında kocaman pembe bir gülün açacağı vakitler oysa…

Artık ezberlenen aksilerin, kanıksanan düşmanlıkların, hatim edilen eskiliklerin unutulması yakınken… gene, bize biçilen değer ve üzerimize yapıştırılan değerlendirmelerin ederince, gölgelerin ve gölgeliklerin putlarına, karartıların beddualarına eğilip bükülerek yaşamayı yeğliyoruz…

Eh tabi, git gide kirleniyor gök… onlar da suya gri rengini kusuyor… ve ademoğlu, evvela zihninde bu şartı koşullayarak, dahası ona mecburiyetlerin, mahkumiyetin büyükçe yerini açarak, içiyor varoluşu… içi de dışı gibi lekelere boyun eğiyor…

Sevgili Bekir Coşkun, Umur Talu ve Yılmaz Özdil’in yazıları, başımın içindeki başkaldırmışlıklarıyla, kimilerine göre dik kafalılıkları, amma benim için yalın ve hakçılıklarıyla anlatıyor hikayelerini… başlangıç noktaları aynı bile olsa varışları ayrı duraklarda konuşlanıyor nedense… hemen, boş ve eski bir bank bulup, üzerine çökmüş zamanı yırtarak, oturuyorum… sevgili yalnızlık gözlerimin içinde sıcacık bir döşek buluyor kendine…

Peh…
Rüyalarım, bu gündem ve günceme, gündeliğime karışan çekişmelerden daha az karmaşık ve masum… hazır, satırlara abayı yakmış düş tabirleri de yangınıyla mecazları, meyanları küle dönüştürürken, alın size yeni bir rüya… ve bugünlere nasıl benzediği yönündeki anlatımıyla, vahşet ile medeniyetin dehşet ve ibret verici öykülenmelerine dönelim…

Biliyorsunuz, masumlardan hayata ayak bastı parası almak için her adım başı şer, iştahla beklerken, haraçlarına ve doymak bilmez yutağına çeşitli mazeretler uyarlamış, güç, iş, mülk gibi danışıp dövüştüğü, tükürüğünü yarıştırdığı yaşamsal alanlarla sebeplerini ayakta tutmayı başarmıştır… zaten, şu fani dünyada tek başarısı da bu…

Yüzünü, içliğinde gizleyenler…
Dudaklarını içine gömüp diliyle hep kendi ağzını, menfaatlerini, inancını, kazancını yalayanlar…
Göz çukurlarını içe doğru derinleştirerek sadece kendini önemseyenler yahut dışa doğru etiyle doldurarak başkalarının haklarına göz koyanlar…
Parmaklarını ve emeklerini kırıp her daim ellerini yumruk yapanlar…
Ayaklarını ters tutup, izlerini, kötülüklerini silmeye yahut pişkince umursamayarak daha da batkınlaştırmaya çalışanlar arasında yaşıyoruz…

Düşüm de buna benziyor… tabi Freud amcanın genele bakışından ziyade kendi içindeki özel’liğinin özellere ithafını ve iftirasını anımsayıp, sıkıntıların sembolize edilmiş bilmem nesi olarak tarif ve gerçeği tahrif de edebiliriz el birliğince… hep yaptığımız gibi hakikatleri katletmede maharetimiz çok… fakat bu sefer yüzleşmek için hakikatliğini alalım diyorum…

Küçük boylarıyla, ters ayaklılar… çocuk (masum) görünümlerinin aksine gözlerine mühürlenmiş kinci kalpleri, esasında çocuk olmadıklarını amma ve lakin öyle göründüklerini haykırıyor…

Sabah ezanını duyuyorum… beni namaza kaldırmak, uyandırmak için!, onlardan beklemediğim ve tabiatlarına da uymayan kırık şefkatleri, can acıtıcı nitelik ve netlikte…

Onlara vurmaya kıyamıyorum, ama doğrucu, hakçı olmadıklarını da hissediyorum… beni rahat bırakmıyorlar… sonunda biri ayağımı hiddetle sıkarken şunu söylüyor;

“Doğruluk ve inanç sadece insanlara ve insanlığa ait bişey midir!”

Uyandığımda, korku içinde bu sözü düşündüm… hayır değil elbette… evrendeki her varlığın doğrucu ve hakikatli olmaya, bunlara inanmaya hakkı var… ayrıca günümüzde çoğu ademoğlu bu hakkından da feragat etmiş durumda, ne yazık ki…

Sabah namazını kılarken evin içine doluştuklarını izliyorum, gözlerime aralanmış pencereden…

Cebrail geliyor… ve ona karşı bütün ters ayaklı kavimler birleşiyor… fakat karşı koyabilmeleri imkansız elbette…

“Yüz yıllığına”, ıssızlığa, karanlığa ve daha da ücralarda yaşamaya mahkum oluyorlar…

Bakın, ne kadar adil ve gerçekçi bir düş…

Dönelim, yaşadıklarımıza;

Olduğu gibi görünmeyenler, göründüğü gibi olmayanlar… riyakarlar… istismarcılar… gericiler… yericiler… gerçekten de yalnızlığa ve ayrılığa sürülebiliyor mu!
Öyle hemencecik… bir çırpıda… menfaatler göz ardı edilerek…

Düşlerim gerçek ve bizler yalanız, galiba….

Benim bir derdim
Var sanırdım
İki yakasının ucunu
Tutturmuş iğneli sözleriyle
Bir iç sıkıntısı
Ağzımın dibinde…

Yol,
Yahut gölge kadar uzakta
Ölüm sarhoşluğu
İki kaş arasında
Uyumakta iken kader
Gözler hayat kadar
Bakar ancak…

Benim de bir
Yoksunluğum var sanırdım
Derdimin yakalarını çekiştiren
Hasretim…

İç halimde
Hayal alemleri mi var sanırsın
Sadece
Bir de yüzleşmelerim, yüzleşemediklerim
Bir de derdim var
Sabrımda patlayan
Acısı ile gelecek kuşaklara
Birkaç kuru kemiğiyle kalan…

Kalbimi açtıkça ve
Verdikçe özgüvene
Bişeyler eksiliyor
Başkalarının kalbine
Başım dönüyor
Düşüyorum sanıyorum
Benim de bir derdim
Var sanırdım
Oysaki dağılarak yüzlerceye
Zihnimi kemiriyor

Her yüze yapışık
Çiçekler gibi
Ha kırıldı ha kırılacak
Hiç okunmamış şiirler gibi
Birkaç satırın, hissin arasında
İşte öyle bir dert benimki
Asırlarca…

Bir de şu var, canım memleketimin gündeminde taşıdığı;
Şekil hadisesi…(!)
Şekle pek kıymet vermem… versem, Johnny Depp için ölüp bitiyor olmalıydım… fakat çoğu dem göremediklerini görmem, saklı ruhunu gözetlemeye itiyor beni…
Aynı mesele, meseleyse şayet, kural yahut hadise, Hadise hanım için de geçerli…
Eh şarkısı hoş… ülkeden ülkeye koşup oy istemesi, didinmesi ve bu esnada gündemliliğin kaymağını bol bol yemesi de… hoş…
Kendi konserlerinde giydiği kıyafetleri umursamam… isterse, giysileriyle sıkça tarif ettiği mayo, bikiniyle sahne alabilir… bana ne, kime ne…
Fakat, bir ülkeyi temsil ederken, karışık coğrafyasına, zengin kimyasına, milyonların alkışına, gönlüne vekillik ederken, özen ve dikkat şarttır…
Oryantal kıyafetin demodeliğine, temsilsizliğine, bizimle ilgisizliğine, hazır edenin zevksizliğine mi yanayım, şarkıya yahut performansa değil çıplak bacaklara giden oylara mı, bilemiyorum…
Şekil, şekle önem veren bir yarışmada önemlidir… şayet düşünceler, bilgiler, insaniyet yarışıyor olsaydı elbet değersizleşirdi lakin böylesi bir yarışmada mühim faktör…
Velhasıl, bu kıyafet benim midemi bulandırdı…
Unuturdum ya kırmızıları, sevgili bayrağımız, aziz şehitlerimizin alnımızdaki kanı, olmasa…


Top
 Profile  
 
 Post subject:
PostPosted: Fri May 15, 2009 8:50 am 
Offline
Paylaşımcı üYe
Paylaşımcı üYe

Joined: Wed Mar 04, 2009 2:04 pm
Posts: 68
Günaydın sevgili günlüğüm…

Uzun zaman önce, alından akan ter damlasının içine bıraktım kendimi… nereye süzülürse oraya gidiyor yolum ve izlerim hep ıslak kalıyor bu yüzden…

Nasıl ki, ölümün acısına dayanamayan baba, on yıllar evvel evladını mumyalayıp cam fanusun içine koymuşsa, tıpkı onun gibi korumuşum, zihnimde yaşayan geçmişi…

Düşünüyorum da, ansızın bastıran gamlığıyla eski fırtınaları dahi saklamışım… fanusun içinde büyük yıkımları mevcut… bazen, bir arabanın camına yapışan küçücük bir yüz gibi seyrediyorum onları ve güvenliğin, eminliğin, umudun, inancın beni alıp uzaklara götürmesini bekliyorum…

Ve bazen küçülüp kalbime sıkıştığımda, başımı yukarı kaldırıp, başımın tepesinde duran o fanustaki kederleri izliyorum… yüzlerinde acı bir tebessüm, yarısı yenmiş sevinç ve ısırıklıklarla icat edildiği düşünülen lakin asla bir mucize olamayan, icaplar…

Dahası, sayısız insan, yaşamımdan bir şeyler kapmak yahut koparmak için uzatmışlar ellerini… dikilip köklendikleri bellek toprağından ilk çıkardıkları parmaklar kurallarıyla yanaklarıma gömülmüş… tırnaklarıyla sevinçlerimi kanatıyorlar …

Bugün, öyle yorgun ve bitkinim ki,
Fazla uzatmayacağım… noktalar koşuyor düşünce kalabalığıma… her birinin elinde kocaman ve simsiyah bir şemsiye… yüzümü arkasına gizleyip, oradan bakmak istiyorum kaldırımlara… çoğu terk edilmiş, sokak lambalarının ısıttığı loşluk, bana ben kadar yakın galiba…

Ve bunca gündem içinde çırpınan lugatların halihazırlığı, yerini kalbimdeki boş satırlara bırakıyor… belki o kadar çoktur ki düşünmek ve düşüncelilik, bir parça dinlenmek, sadece kendisini dinlemek istiyordur, duygular…

Ben, emeklerin karşılığını bulduğuna inanmıyorum…

Çoğu emeğim, karşıma bıraktıkları ve her daim sırtlarında taşınan uçurumlara düştüğünden… palavradan nağmeler, emeğin kazançlığı…

Vazife ve görevler, evet… bir parça doyuruyor mideyi…
Lakin emek daha da acıktırdığından yüreği, siz o açlıkta umutsuzluğu da görüyor, öğreniyorsunuz..
Çok çalışmış mış da, kazanmış mış…
Nice canlar çökmüş gitmiş kara toprağa… nice günahkar el, soylarına da bunu aktarmak için bedeninden, bedelinden bir avuçluk kara toprağı, zihin ve belleklerde yetiştiriyor… seviyor kokluyorlar her seher, bilmiyoruz…
Aynı sözcüklerde, aynı bağnazlıkta, aynı savunmada, aynı savuşturmalarda, aynı yanılgılarda konuştuklarından, yüzlerinin farkı siliniyor, gören her göz için…
İşte, emek memek boş iş arkadaş… emeğin kutsiyeti yerle yeksan iken, alın terinde sıkışmak ve izlerde ıslanmaktan başka şey de beklemiyorum artık…
Hepsinin canı cehenneme!
Son olarak, dün karaladığım fakat okumaya dahi fırsat bulamadığım satırlarımı ekleyip, öyle bitiriyorum günü…

Günaydın sevgili günlüğüm…

Güneşin eli kırılmış… her zamanda, çağda, kendini yükseklerde (güneşe ve göğe yakın!) görenler, dillerini ezerek yüksekçeliği zikredenler, hadi daha açık olayım burjuvazi kesimin cüreti sahiplenmesiyle gıptacılığı defetmesine benzetilen durumlar hasebiyle… ve kapı dışarı edilen gıptanın, aşağılarda, şehrin, sokağın, hayatın aşağılarında, kimi görkeme şatafata göre aşağılığında erişebildiği haneleri yağmalaması durumu gibi aynı ayrıca… bir eski ve ahşap kapının hayat ile ölümü birbirinden ayırdığı gerçekliğini görmezden, işitmezden gelen sınıfçılık akımının yeganeleri, biricikleri, ayıraçları, ayrımcıları sebebiyle, güneşin elleri kırıldığından arzda, sevgili yerkürede hastalıkların ve açlığın kara gölgeleri hüküm sürüyor… birer bedeviye, derbedere benzetilen hakikatin de başı kopartılmış… Hak, her hadiseyi izlerken üstelik

Çok fakir görünümlüdür doğruluk…
Çirkin bir yüze benzetilir güneş…
Acizlikle tıpa tıp simadardır mütevazılık…
Yaşam ölümü, ölüm yaşamı işaret ve ima ederken…

Dünya, sanki fakirleri ayağının altına alıp eziyormuş gibi!… ille burjuvazinin sultanları, dantelalı sevdaları, kolalı disiplinleri ve buyrukları da çiğnemeli… ille, yaşarlığın alanlarında, yaşamsal her mecrada birer mezbaha açıp, kesmeliler yürekleri, kahraman dilleri dilmeliler bir güzel… hayvan leşlerine karışmalı insan leşleri ve açık arttırmada yan’ların menfaatlerine hibe edilir yahut satılırken, zihinlerine pençelerini geçirmiş akbabalarına yem etmeliler küçüklükleri, çocukların masumiyetini, çaresizliği de… ve bir yerinden, ucundan, köşesinden, dişinden bedenliğe tutunan ruhları sömürmeliler… tepelerindeki loş lambası, kendi karanlık ve karartılarını aydınlatırken, aydınlığı küçültmeli yahut küçük düşürmeli bu kentçil ve etçil soylular…!!!

Güneşin eli kırıldığından…
Yağmur ve bereket müjdecisi bulutların da beli bükülmüş…

Bu telaşlı, hesaplı, kıymık kıymık, dirhem dirhem iliklerin vaatlere aktığı hayata katılmak ancak, kandırmak, kandırılmak ve inandırmakla mümkünmüş kılınmış sanki… kandırmak için didinenler, kandırılmayı bekleyenler ve inanmak için bir sebep arayanlarla, inanmamaya inananların boşluğu besleyen çabaları… çok çok…

Peki… ben kimin oğluyum, zamanın…
Kimin kızıyım, toprağın…
Kimin anasıyım, düşüncelerin…
Kimin sevdasıyım, yüreğin…

Lakin… ademoğlu sayısız paha ile donatılmış, hatta kafasının üstüne bastırılarak ancak bir bedene sıkıştırılmış olsa bile, fikirlerin düşmanlığında açılan derin uçurumları korkunç!

Dertlerde birer deva gibi dikilmiş et gövdeli putları konuşuyor!

Her yerde kan kokusu… acı dokusu… ve bizlerin çoğu vakit nağme dinler gibi dinlememiz acılanmaları… nedendir acaba…

Doğrusu, farklı fikirlerin çarpışmasıyla doğan cereyanda kalanların elbet, zihninin soğuk algınlığını, dalgınlığını, her yüzleşmenin alınganlığını anlayabilirim, fakat birbirine fikri sabitliği kabul ettirme gayreti niye…

Kim bilir belki duyarız… belki kendimizle gurur duyduğumuz kadar, söylenmişleri… ve anlayabiliriz de…
Belki, umut bu ya, hissederiz… fakat özellikle fukaranın kurban edilişi niye…

Çok da fazla umursanmıyor ha… önemseniyor zannetme kalabalığa aldanıp… o konuşanların bir kısmının ipliği elinde, konuştukça dişlerinden ağzına sarılıyor niyetleri… elleri terledikçe de kokuyor üstelik… samimiyetsizliği…

Of, canım sıkılıyor…
Bendeki dertlerin biri bitip biri başladıkça değil… başkalarının dertleri üst üste geldiğinde… dillerini nasıl da ısırıp sustuklarını görünce, canım sıkılıyor…

Hangi ibreti, daveti, istemi, arzuyu gösterecek bilmem lakin, gönül hangi yönü işaret ediyorsa oradadır hayat… pusulanız niyetinizdedir…

Bazen ekmeğin üzerindeki şükür ve tokluktadır…
Bazen küçücük bir tebessümde
Ben inanan insanları severim, bazen kalplerindedir hatta kalplerinin kilidinde…

Fakat… birbirini yiyen ademleri gördükçe, ete ve kana tiksintim çoğalıyor… birbirine giydirmeye çalışıp bundan zevk alanlar deli ediyor… ah diyorlar, bir çıplaklığını buldum, hemen kibrim, kendimi adadığım kıvançlı öğüdümle giydirivereyim… nasıl olsa savunmasız… olmalı… öyledir… bekliyor kılıç darbelerini açılan göğsüyle….

Birbirinin diline, dibine, saç diplerine, lakırdı sokuşturanlar mı yok… çok…
Bir de kadim tarihinden söktüğü bilebilmişliği, talih dediği belirsiz seçim ve kararsızlıkla, açıklamaya çalışmıyor mu… bunalıyorum… bilgelik diyor buna, kızarıyorum…

Ayrıca başım ağrıyor, onların karnı ağrıdıkça…

Bir de şu var,
Din istismarlarının ayaklandığı demlerde,
En büyük din düşmanı din alimleridir…
Koruyucuları da öyle…

Be artık… yetti artık… canım dinimi, menfaatlerinizden çıkarsanız artık…
Yoluma ve kalbime bıraktığınız taşlardan, varlığım paramparça oldu… kayalığa döndü yollarım, açmalarım açmazlaştı, kaçışlarım çıkmazlaştı,…

Usandım artık…

Ayrıca, istismarcılara giydirmeye çalışırken İslamiyet’e giydirenlerden de bıktım!

Ve Johnny Depp’i çok seviyorum… oh be, söyledim ve rahatladım valla sevgili günlüğüm…

Of, ne kahredici
Bilmemek
En büyük düşmandır ayrıca
Bilmemek değil de bildiğini zannetmek…

Yahut bilenler
Bilginin asıl düşmanı
Hakikati neresinden vuracağının, nasıl öldüreceğinin
Bilir hesabını…

Bu sebepten karar veremiyorum
Bilmemek mutlu ederken…
Bilsem acı verecek
Kararsızım…

Zihnimin içinde
Hıçkırık sesi değil
Bir sesin hıçkırığı
Böyle nasıl anlatsam
Hem koyu, hem acı acı…

Bilsen gülerler
Bilmesen gülerler
Devam etmek istemiyor bilmek
Yoruyor olmalı
En çok da onu devam etmek…

Halbuki ne hoştur
Ne güzeldir
Sever dinlemeyi

Kahredici bir dünya
Bir nefes kadarım
Bir çizgi yahut
Milyonlarca noktadan
Bir düşünce lakin
İnsan içinde
Ham ve çiğ
Dolanıyor…

Dedim ya sevgili bilgi
Gel vazgeç bu sevdadan
Galiba bilmemek
En iyisi…


Top
 Profile  
 
 Post subject:
PostPosted: Mon May 18, 2009 10:33 am 
Offline
Paylaşımcı üYe
Paylaşımcı üYe

Joined: Wed Mar 04, 2009 2:04 pm
Posts: 68
Günaydın sevgili günlüğüm…

Nedir onları bu kadar rahatsız eden?!
Boğazlarında biriken balgamlı bilgeliği, arada kelamlarına tükürdükleri için mi acılaşıyor ağızları ve buruşuyor dudakları sanki uzak rıhtımlarla yakın ufukları birbirine “kurdelayla” bağlamış gibi gergin (tedirgin) dururken… hasbelkader kelamlarına dokunanların alçı ile düzgünleştirmek gerekiyor umutlarını … istem dışı dökülen ifadeleri derleyip toplamanın, ruhsuzca sırıtmanın tek yolu da bu galiba…


Bir de,
Bilinçsizce yaşadıkları bilinçlilik ve bilinç hali, kontrolleri, görmeleri, işitmeleri dahilinde mevcut her haz, karar, zafer ve yolculuk ansızın hatıralarında, unutulmuş yahut öğrenilmiş küçüklükleri, acizliği ve yenilgiyi de anımsatıyor olmalı… içlerinden yükselen minik kız veya oğlan çocukları, onlara aynı azapları, yalnızlığı her daim anlattığı için, hakikate değil yılların acımasız gerçekliğine yakalanıyorlar…

Sorun değil… ikiyüzlü olmak isteyenler, buna azmedenler yahut olanlar, giderek ruhsuzlaşarak solan dışyüzlerine tırmandığı için anlamlarımı çelişkili, tebessüm ve kızgınlık dokumu pütürlü görebilir, dahası görünenime vakıf olduklarından, görünmeyen iç alemime çok yakın durduğuna inanabilirler ahmaklığın…

Olayların, gelişigüzelliğin, halihazırlığın, akışın, çarpışmaların, karşılaşmaların arkasına gizlenmiş, canlılık bünyesinin doğasında oluşan ve gelişen taşları, yaşamdan kalbime, büyük iç sıkıntıları, sanrı ve sancı ile düşürdüğümü, bunu hak ettiğimi de düşünebilirler…

Arada bir,
Hırıltılı boğazlarından, benzer lisanla yandaşlarına söylediklerini, vaatlerini, vaazlarını sizin karşınızda da, empatinin arkaya bükülmüş boynuyla gördüğünü, eğildiğini hissettirip sizdenmiş gibi kolladığı vakit, inanırsınız samimiyetlerine… inandırırlar… dürüst gibidirler, yani, zihnin inandığınız, kanıksadığınız doğrularını andırırlar bir yönüyle… lakin aksini savunmanız yahut söylemeniz öfkelendirir hepsini, ümüklerindeki balgamı fikirlerinize kusuverirler… iğrençtirler…

Bense,
Mutluluklarımda peyda olan sinir krizlerinden sonra, bütün varsallığım, varsaydıklarım ve inandıklarımla, öylece halsizleşirim bir parça…

Olduğum yere yığılıveririm kısa bir müddet…

Ellerim ayaklarım uyuştuğundan, hiçbir fikre, vakte tutunamam…

Ta ki, yüreğime kemendini atan gerçekler, dizginleriyle soluğumu sıkıncaya dek…
Kollarım, ayaklarım, izlerim, kelimelerim karıncalanmaya başlayıncaya dek…

Acı ve yalnızlık, itilmişlikle değersizlik hissiyatına kendini bırakıp, yaşadığımı, yaşamımın devam ettiğini bana hissettirinceye kadar, sürer hissizlik…

Sonra, gözyaşları kuruduğundan tende kalan tuzlu bir hislilikle gülümseyip yoluma devam ederim…

Yazıya, çiziye, emeğe, hoşgörüye kıymet vermeyip,
Sonsuz açlıkla… ruhlarını lekeleyenlere doğru tüm güçleri, hızları, dermanları, dürtüleri, güdüleriyle koşanlardır onlar…

Ebedi! hırsla, hiç bitmeyecekmiş gibi duran umutlarının onlara çizdiği hayali atlastan daha çok düşünce ve duygu kazanmak için didinirken, sizi ve kendilerini göremezler asla…

Kararmış gözleri ve kurtlanmış içleriyle; yaldızlı sözlerinden, duruşlarından, mülklerinden dökülen pulların gövdeyi kaplayarak, esasında asıl olanı da saklayarak bürüdüğü pahada baş gösteren parlaklığa kapılanlar gibi, gölgeme veya başkalarından araklanmış gölgeliklere bürünüp beni görmelerini de sağlamam…

Hiç de umurumda olmaz, riyakarların düşünceleri…
Farklı görüş ve aksi tutumlardaki zihniyetler için söylemiyorum elbet…

Neyse,
Bu ademcikler neye değmez biliyor musunuz, zamana değmez…
Aklımın, fikrimin, kalbimin içindeki kıymete değmez…
Hastalıklarıyla yaşamsallığımı zehirlediklerinden, iniltime, öksürüğüme, gözyaşıma değmez…
Şöyle, ufacıktırlar… zerrelere değmez…
Kelam etmeye de değmez ya, sabah sabah bunca kelama değdirdim gene…

Onlar gibi düşünürsem, baş üstüne… düşünmezsen ayak altına…
Tabi efem, buyurunuz, başım gözüm üstüne!

Bir parantez açıklığında
İçi sırlarla dolu
Bir cümle uzunluğunda
Acısını sonunda yüklenen…

Eski cildiyle
Sevgili kitabın
Bir kalbi var
Yutkunan…

Duyguları nelerle beslemeli
Düşüncelerle mi
O vakit masumiyet mi kazanır
Mecburiyet…

Sonra noktalar
Nükteleriyle doluşuyor
Anlamlarımın başına
Saçlarını kazıyor
Sırf bu yüzden…

En çok sevgili virgüller
Anlıyor eski kitabı
Hiç bitmeyecek diyor umut
Yahut tükenmeyecektir sevda
Bekle…
Uzayan çimenlerin
Her biri gölgeyi öğrenip
Gölge kazanıncaya dek…

Evet evet
Kimi anılar çürüyünce
Büyütüyor ümitleri
Kökleri acılara sarılıp
Hayata sımsıkı bağlanıyorlar…

Can çekişiyorum bazen
Ellerimde titriyorum
Kalbim ayakta tutuyor
Zihnim ayağa kaldırıyor düştüğümde
Ellerim titriyor
Kaybolmuşluğum
Ayaklandığında…

Hadise hanımın açıklamamaları da ayrıca hadise…

Çevresinde ve üzerinde yoğunlaşan ilginin palazlandırdığı şımarıklıktaki görkemle konuştuğundan, aslından şüphe etmesem de şimdilik, yüzüne ve diline yapışan suretleri, perişan!

İlle birinci olmalıyım ahkamı, niçin olamadımlara dönüşünce, kelamlar evvela iddialardaki kaymalara dönüşüp zihin felcine yol açmış…
Şimdilerde, neredeyse yakışıksız denebilecek bir üslupla konuşmakta…

O kıyafet, giderek paspallaşan duruş, her teklife evet diyerek ses tellerini yoran tamahkarlık, ademoğluna yakışan suçlamacılık, temsil hakkını hazmedememe neticesi, başarısızlık olarak nitelendirdiği sonuçla başa çıkamamanın sivriliği… her yanında…

Zaten birinciliği beklemiyordum ondan…

Seçilen birinciye töhmeti cazip binlerce kulp bulmadan önce, kendi kulaklarına yapışık mazeret kulplarından kurtulmalı bence…
Uzun zaman Hadise ismini dahi duymak istemiyorum…

Ve üzgünüm, üzgünüz sevgili günlüğüm… Türkan Saylan’ı kaybettik…
Yüce Yaratandan rahmet diliyorum…

Yorucu bir hafta sonu, berbat iki gün, ölümle kol kola olanların acısı, tabutu ağır ağır odasına girenlerin hayat eşiğindeki eğreti hali, ev hali, temizlik hali,…
Hepsi bir yana… beni bu sabah gülümseten, “Public Enemies” filminden birkaç kareydi… Johnny Depp’in canlandırdığı bay banka soyguncusu ile, herhangi bir zaman yolculuğu ! sırasında karşılaşsam, muhtemelen sıkı bir kavgaya girişecek olsam bile.. bilmem… galiba sevdim bu karakteri… saf bir yanı var… Kendine güvenmekten çok, alışılmadığın büyüsüne kapılmak isteyen kararsız ama yapmakta olduğunda kararlı biri… ölümü seçen biri…!


Top
 Profile  
 
 Post subject:
PostPosted: Tue May 19, 2009 10:52 pm 
Offline
Aktif Üye
Aktif Üye
User avatar

Joined: Thu Mar 13, 2008 6:20 pm
Posts: 43
gerçekten çok güzel yazıyosun..yaşını sormamda bir mahsur varmı acaba? yazmak zorunda değilsin tabi, birikimli birine benziyosun neredeyse "her şeyden" bahsediyosun ondan merak ettim...uzun zamandır girmedim siteye daha önce yazılarını pek okuduğumuda söyleyemem (üşendiğimden olsa gerek:)) fakat bugün dingin bir anıma çattı ve okudum birazını harikasın gerçekten..ne yalan söyliyim başta yazıların karışık gelmişti belkide yüzeysel baktığım için ama içine girdiğim zaman yüreğinin güzelliğni gördüm...umarım yüreğini bizimle paylaşmaya devam edersin...........


Top
 Profile  
 
 Post subject:
PostPosted: Wed May 20, 2009 9:28 am 
Offline
Paylaşımcı üYe
Paylaşımcı üYe

Joined: Wed Mar 04, 2009 2:04 pm
Posts: 68
çok teşekkür ederim sevgili abyss,

yaşım 33... 1 temmuz tarihinde 34 olacağım inş.

haklısın... edebi dilim bir parça ağır... fakat mümkün olduğunca duru yazmaya gayret gösteriyorum...
güzel düşüncelerin, temennin ve ilgin için çok çok teşekkür ederim... buraya yazmayı seviyorum... tanıştığımıza da çok memnun oldum ayrıca...

ve gizeme, sevgili adaşıma da selamlar...

*******

Günaydın sevgili günlüğüm…

Bu sabah güneş tekrar doğdu… ve her şey yeniden başlıyor, Türkan hoca…

Sevgili usta,
Umudun gözlerinin içine bakıp, günlerce, haftalarca hatta aylarca kendinizi hazır ettiğiniz, her durduk yerde, durmadık anda, ansızın yahut… kendinize söylediklerinizle prova ettiğiniz sözcükleriniz… dilinizden dökülürken…
Ve yalan olduğuna inandırılan hayalleriniz, zihninizden kalbinize, dökülürken…
Hecelerin heyecanınızdan, canınızdan söküp aldıkları karşısında, başını dahi kaldırıp size bakmayan umut, bir anda kararmış göz bebekleriyle nasıl umutsuzluğa dönüşüyorsa, öyle bir hüzün istilası…


Bu demlerde,
Çağların bu en utanç dolu, en kanlı, en aç, en gözü dönmüş zamanlarında…
Yerkürenin kıpkırmızı nedameti ufkundan, bağrından ağzına dek yırtılmışken… işte bu vakitlerde,

Nesnelerin güzelliğine, hoşluğuna, saçına, başına, yaşına aldanıp bir seçkinlik arayan yahut üzerine kendi arzularından aldıkları bir avuç toprakla seçkinlik adayanların, vefasızlığı bilgiye, inancı kendilerine, zarafeti vazifeye, suskunluğu vaziyete, ahlaksızlığı medeniyete, istismarı samimiyete, erdemleri tenlere benzetme çabası,… sokaktaki evlattan, hanedeki yaşlıya kadar her ademoğluna kanıksatma, ağızlarına ve ruhlarına tıkama gayreti, bizlerin arasında birer hayalet, dahi iki kaşımızın ortasında ben iken… tıka basa mutluluk yedikleri halde bir lokma huzuru çok gören insan abideleri, mabudelerinin maharetleri gereği…!!!

Bakınız, duyunuz… bir of daha çekiyor işte gönül…

Bu vakitlerde, aklını, ilmini, kalbini, çocukların okuması için kullanan, vicdana ant içen sevgili ruhları dahi riyakarlıkla, aymazlıkla, inançsızlıkla suçlayabiliyorlar…

Saçının renginden pazılarının adedine varıncaya dek her karış gövde parçası için değer, bedel biçerek göze çarpan, ama hakikaten tekme tokat vuran görücü’lükle, seçkinlik hatta kimlik arayan ahmakçıkların düşüncelerinin aksine,
Hakiki kıymet;
Yaratılanların pek çoğundan üste ve önde tutulan, öyle yaratılan insan ve oğlu kalabilmektir…

İnsanlık ancak ve ancak,
Görkem, çekicilik, göz rengi, kalça genişliği gibi uyduruk, uydurulan, uydurmasyon, geçici, kaybedilebilir, zoraki elde avuçta tutulan görüntü kafiyelerinden uzakta,
Aklı yiyen, tüketen veya kemikli raflara kaldıran sahtecilik, benzetmeler, olduğundan farklı görünme veya görünene bürünme kabiliyeti değil, ademi adem kılan ruhun olgunlaştırılarak, erdeme, vicdana, insafa, samimi inanca, güvene sahip çıkması ile oluşur…

Sevgili usta,
Cehalet ve bilgisizlikle insaniyet, hakkaniyet gibi erdem, zorunluluk ve hakikatlerin kelimelerince örülen, ruhun çıplaklığına, çiğliğine giydiği saygı ve izzet giysilerinin ilmekleri o kadar gevşek, öyle seyrek ki, aralarında peyda olan boşluğa, her şer, her kin, her iftira, her kibir artık kolayca sığıyor…

Giyindikleri ve bebeklerin geleceğine sarıp sarmadıkları bu ölmezlik, unutulmazlık (!), zamanı geldiğinde göğsünü kara toprağa teslim etse bile, kuşaktan kuşağa miras gibi aktarılan bir görüş olarak da kalmış ne yazık ki…

Düşündükçe… dünlerim düşündükçe… hislerim düşündükçe… kelimelerim… belki, onlar dahi düşündükçe, bir kolumun eksildiğini hissediyor, kanatlarımı kollarımın altında iyice ezerek direniyorum zamanlığa.. oysaki, zamanlarına karşı dirayetimin gücü çekiliyor dudaklarıma… öyle kupkuru, kendim ve ihmalleri, kendim ve istilalarıyla baş başa kalakalıyorum…

Sevgili usta,
Yüz yüze görüşmek yahut görüşmek yahut tanışmak veya konuşmak nasip olmadı ama,
Yüzüme her baktığımda, içliğime yani, yüzleşmelerime de, sizi görüyorum…

Gene de uzak diyarlarda, insanoğlunun unuttuğu kırlarda, bayırlarda var olduğunuzu bilmek, oradaki minicik çocuklara analık ettikçe, benim de anasızlığımın şiddetli tesirini hafifletiyormuş ya demek, dünden beri daha fazla dokunur oldu bana anasızlık…
Okuyamamışlık.. istediğim gibi… istediğim mekteplerde… alnımı onların gözünde açacak, aralayacak… bunca merkep arasında bunaldıkça ben… daha da yoklar oldu beni…

Dilerim mekanınız cennet olur… her hüzün için, özür dilerim…
Muhakkak hüzünlerinizin bir ucu bana da dokunmuştur… rüzgar taşımış, başak büyütmüş ve ben ufacık da olsa bir hak hatta hakkınızı yemişimdir…
Kardelenleriniz, karda da, karanlıkta da, açıyor, rahat uyuyunuz…

Kalbine geri dönmeyi
Başaramayanlar için
Ve yenikler
Kalbine yenilenler için
En büyük mavilerden
Bir kalp tasarlamak
Ne kadar zor
Öyle değil mi…

Ya kanı uyuşmuyor
Ya hayalleri
Duyguları hafifsiyor
Öksüzlükle yetimliği…

Kiminde soğuk bir gülümseme
Yahut sıcacık bir öfke oluşuyor
Geriye dönülmüyor
Pişman olamıyor
Hiçbir gerilik…

Suni, yapay
Ama deri görünümlü
Şefkatleri
Sevgileri ebedi gibi
Lakin bir onda kalıyor
Boyu bir adam boyundan
Daha kısa oluyor…

Geleceğe uğurlarken
Umutların derisi çekiliyor
Kayıyor ağzı
Böyle yarım yarım
Konuşuyor iyilikleri…

Ah sevgili kırlangıçlar
Hayallerin kırlangıçları
Ya ebabillere
Ya çıngıraklı lakin kanatlı
Yılanlara değişiyor…

Bu sebepten
Kalbine dönemiyor
Kalbinden kaçan hiç biri
Dönüşemiyor
İçli bir gönle
Dile yahut…

Anıları koklayıp duranlardan hoşlanmam…
Bu sebeple hiçbir anıcı kitabeyi zihnimde taşımadım, derime kazımadım, dilime de öyle…

Kalbime yazdığım isim, hayat ve yaşamların, bana ebediyete dek eşlik edeceğini bilirim…

Hiçbir adem için, gözlerinin ardında var olduğu düşünülen bir çeşit hapishanenin, hanenin, putluğun, sahipliğin ve hepsine köleliğin savunuculuğunu da yakıştırmam…

Sanki, nedense, dikenli tellerle çevrili ve zamandan, gerçeklikten, dünyadan azade kılınmış tapınmalığın bir üyesi, ferdi imiş gibi, çoğu dem, çoğu adem; yüreğini yalnız ve çaresiz zannederek, başka ademlere müptelalığı hatta mecnunluğu, mecburiyeti reva görüyor…

Hayatın ortaklaşa bir gayretten, inançtan, düşünceden ve histen var olduğu hakikatleri yadsınarak, birilerinin içinde yok olma, başkalaşma, ondanlaşma, onunla varlık olma gayreti pek çok!

Kendinden çok, o olma azmi; görkemleri, küresel değerleri, çıkarları, çıkarımları ve çatışmaları da körüklüyor…

İmdi, bu lakırdımın sonunu açık bırakarak,
Mevzuya Johnny Depp ile devam edeceğim… aradaki bağı siz kuracaksınız…

Johnny, şimdiye dek gördüğüm en, ışığında kaybolan, biri…
Ayrıca; en, acılarını saklarken gözleriyle haykıran… en, yalnızlığını etrafındaki kalabalıklarla boğan… en, kızgın lakin gününü, sebebini hatırlamayan… en, düşünceli fakat düşünceleri içinde kendiyle boğuşurken yeni kurallar koyarak uzaklaşan… en, dış görünüşünden nefret eden… en, iç hakikatini gizleyen… en,…. biri!
Bana sevimli kaptanım Jack’i anımsatıyor…


Top
 Profile  
 
 Post subject:
PostPosted: Wed May 20, 2009 6:31 pm 
Offline
Aktif Üye
Aktif Üye
User avatar

Joined: Thu Mar 13, 2008 6:20 pm
Posts: 43
ben teşekkür ederim..yazıların fazlasıyla övgüye değer...siteye renk kattın,böyle devam et...........


Top
 Profile  
 
 Post subject:
PostPosted: Thu May 21, 2009 9:10 am 
Offline
Paylaşımcı üYe
Paylaşımcı üYe

Joined: Wed Mar 04, 2009 2:04 pm
Posts: 68
tekrar teşekkür ederim sevgili abyss,

*****

Günaydın sevgili günlüğüm…

İki farklı yöne açılan, içi dışı farklı kapı…

Bilinenle bilinmeyen arasında… elma ağacının belli ve göze yakın (yakışık) cihanı betimlediği, aşina ve aşikar kadar bizden, yerküre (bilinen) tarafında duran, kapının dışı… ile,
Son ağacın kabuğundan yontulma, bilinmeyen ve yalan söylemeyen hakiki düşlemlerin alemlerini resmetmiş, gökküre tarafında kalan, kapının içi…


Kapı, iki yönü, ebediyeti ve beşeriyetiyle evreni tasvir ediyor esasında… bizler, dışımızdaki elma ağacının kokusu ve içimizdeki ebedi son ağacın muhtevasıyla içli dışlı olduğumuz, bunun sonucunda ikilem, çelişki içinde yaşadığımızdan, bilinenle bilinmeyen bu kadar girift … tıpkı iyi ile kötü yahut aydınlık ve karanlık gibi, biri diğerini yutma, diğeri asıllığı gösterme derdinde, ademoğlunu şekillendiriyor… esas siluetimiz de bu oluyor…

Elma kokusunu duyumsayan küçük insan, gördüklerine inanıp yalan söylemeye de başlayınca, kaygıları, tasaları, ihtirasları, arzuları ahirlik uzunluğa ve insan üstü ağırlığa boyanıp, dışı ve görüneni büyük, arka verdiği, yazgıya kanlı çivilerle çakılıp servetlik çıtalarla kalıbı ayakta tutan… lakin içi sonlu ve minicik acıyı, vücuda getirir…

Bizlerin acıyı olduğundan daha acı ve heybetli görüşü, dışımızdaki elma ağacının dokusundan kaynaklıdır… evrendeki kapı gibi, iki cihanı, iki alemi tek bir çizgide ve misalde birleştirir… soluğun alınışı buz gibi verilişi sıcacıktır bu yüzden… günler, günahlar, sızılar ve çağlarla kaskatı kesilen nefes, özlüğün merhameti ve hakikate bağlılığıyla ısınır bir anda…

Özlerdeki sonsuz ağacın dokusuyla sıvanan ruh, çamurlu köklerini zaman ile beslediğinden, zamanlığı tüketip zamansızlığı öğrenir… dahası, fikir, felsefe, inanç gibi kıymetleri, sebatkar erdemleri de emeklerine teslim eder… her dua ve bilgi kırıntısı bir parça daha açar yumrukları ve eller vermeyi, bağışı, affı öğretir ham yüreklere… yüreğin büyüğü, bedenin ve elma ağacının küçülmesi, köklerine çekilmesiyle mümkündür…

Her adem, kainattaki sonsuz kapıyı temsil eder…
Ve her ademde iç(in)e açılan, fakat içinden hep dışını, yüzeyini ve dışarıyı gördüğü bir kapı mevcuttur…

Çoğu dem, kırmızı hiddetlerin, yıkıcı zulümlerin, tatminsiz isyanların, takdirsiz sükunetin, ağzı köpürten infiallerin tekmeleyerek aralayamadığı ruh kapısını küçücük bir tebessüm açabilir…
Yahut yıllarca susuzluğuna yanılan güven ve inanç, yaraların küfüyle acıyan, artık görülmez ve hissedilmez olan kapıyı aralayabilir…

Kapının ardındaki saklı ve cihan; karakter, seçim ve yaşam biçimlerinin bedene yahut ruha verdiği ölümcül yaralarının ipuçlarını, sembollerini taşıdığından, bizler zihnimizin içindeki cam fanuslarda uçuşan karmaşık bir bulut olduğunu ve düşüncelere, kimi vakit zuhur eden çatlağından sızdığını düşünürüz…

Son ağacın dokusuyla oluşan ve içliğe, iç evrene açılan kapıdan sonrasını göremediğimiz, bilemediğimiz ve belki bir parça hissederek nasiplendiğimiz gerçeğine dayanarak, görünenlere benzetme, soyutu somut kılıfa sokma gayretimiz, her sonsuzluğu da sonlaştırma fikrine fırlatıp atıyor bizi… sonsuz yaşam iştahı, bakir ebediyete zarar veremese bile, bizlerin varsaydığı sonsuz ve sonsuzluk kavramını lekeliyor…

Kapı…

Gözlerin bilebildiği kapının dışı yahut tokmağı iken… yüreğin görebildiği, iç alemlerin korunağı…

Duyguları görmekse;
Nefretin, kinin, öfkenin, edepsizliğin, ahlaksızlığın, iftiranın kördüğüme buladığı, körelttiği hakikatler, ademoğlunun içinde dilinin, kelimelerinin, gösterişinin kusmuğuyla daha çok siyaha, karaya hatta başkaya dönüşüyor… ve saklıyor gene bu utancı bir müddetliğine sevgili kapı… dışıyla, yüzümüze vururken, körlüğümüzle göremiyoruz ne yazık ki…

En çok, inancın, kapının dışını kendimizle boyadığımız anlatımında, değişiyor içi… en çok o vakitler duyumsuyoruz sayemizde günahkar olan elma ağacının kokusunu ve son ağaç en çok o vakitler kuruyor aslımızda… göz altlarımız çöküyor, ömürler uzarken kısalıyor kaderlerimiz, sözcüklerimiz tekrarlarda kayboluyor hep…

İyiliğin, tebessümün, sevginin, tatlı sözün, samimiyetin, ilmin açamadığı kapı yoktur denir ya hani… işe o kapı, evrenin ve ademoğlunun taşıdığı kilitli kapıdır aslında…

Bazı şöhretçi, mülkçü, güç sever ademlerin yumrukladığı, açamadığı, fakat gözlerini boyayan dünyalığın, kapının dışında peyda olan hayaletleriyle konuşturan, hem pusuya yatıp kapan, hem yolları açan, sınır…

Gerçekte, inancı kimin sahiplendiğini, barındırdığını ve iç aleminde sakladığını bu yüzden bilemeyiz… biz ancak gördüklerimizi bilir, hissettiklerimize inanırız… insanoğlu kapı duvar gibidir… gördüğünüz kapının dışı, uzanamadığınız hakikatliğidir…

Ve nasıl olur da hüküm verir… inanıp inanmadığına… bilmem ki…
Bakın, inanıyormuş işte Türkan hoca… kuş beyinliler! Ne göndermeli size, ebabilleri mi…!

Ah o gelmeyen
Gelemeyen baharlar
Onlarda kaldım
Beklerken…

Ne vakit mutluluk görsem
Birilerinin gözlerinde
Ölesiye sahiplenmiş oluyorlar
Dokunamıyorsun…

Hey gidi yalan dünya
Dünya, dünyaya dar gelir
İnsanoğlu içinde
Birbirini ezerek tepişir…

Başkalarının eskitip
Attığı günlerde saydım
Adım adım kendimi
İzlerimi silerken…

İstedim ki,
Bütün dünyadan uzak olayım
Bir söz kadar yakınken
Kalbime…

***
Hiç olmayan bişey
Eksikliğiyle kapı duvar
Çıkışlarımda bekleyen
Yoksunluğuyla biri var…

Sevgili bahar
Gelmeyenlerinde, dönmeyenlerimde kaldı
Giderek uzaklaşırken kendimden
Kelimelerim yabancılaştı…

İşte öyle bir acılık
Kararsızlık hakim
Bir tebessüm kadar büyük
Bazen, eksilenlerim…

Oysa ben kabuk değiştirdikçe
Değiştikçe kendime,
Küçük sandıklarda
Hatıra olarak kaldım
Varlığım ancak
Bir o kadar
Hatırlandıkça anılan
Küçücük bir kızdım…

İsim ile şenli
Yüzleri resim gibi
Tabloların renklerinde
Soğuklarında ruhsuz
Hece ile umutlu
Toprak öbekleri…

*****

Hiç kimse okumamış
Hiç kimse görmemiş olsa
Hiç kimse duymamış
O kadar ulaşılmazlarda…

Hiçbir güvencesi olmasa
Sevgili aşkın…
Beni görse, bana dokunsa sadece
Gölgesi beni bilse…

Lakin yüzünde
Öyle çok el izi var ki
Tanıyamıyorum aşkı
Başka çehrelerden bakıyor
Bana sanki…

Bazen, bişeylerin yokluğu varlığının büyüklüğünü yahut mühimliğini, başa yüreğe vura vura anlatır ya…
hani, zihnin ısırılmış, kalbin kemirilmiş gibi olur... yoksunluk başlar... yahut yalnızlık.
Bunun adı acı galiba… acı olanda bu aslında…


Güzel haber… Johnny Depp Cannes film festivaline katılacakmış… evet bu, bir sürü yeni resim demek… lakin,

İnsanoğlu çiğ süt emmiş bundan mıdır bilmem…
Şimdi de bir iç sıkıntısı, festivale o hanımefendiyle katılacak diye…
Melekler ve şeytanların var olduğu düşünülen sözde savaşlarında (ki galip melekler, kader ve Yüce hakikattir) peyda olan sözcünün söylediği gibi, ayıp ediyorum galiba…

Adamcağız ne yapsa yaranamıyor… öfff kötüyüm ben kötü…

Not : Tarihe yahut hakikate dokunmak için, yaşamak kadar, bilmek de gerekiyor… zamanın derinliklerine ve göğsündeki gizlere ulaşabilmenin tek yolu da bu galiba… bilmek!

Hiç değilse, hatalarını bilmek…


Top
 Profile  
 
 Post subject:
PostPosted: Fri May 22, 2009 9:23 am 
Offline
Paylaşımcı üYe
Paylaşımcı üYe

Joined: Wed Mar 04, 2009 2:04 pm
Posts: 68
yuppii, başlığım sabitlenmiş... çok hoşuma gitti bu, teşekkür ederim...

burada çok mutluyum... doğrusu, daha evvel şevkim ve umudum kırılmıştı, kırgındı... bazı, kabul edemeyeceğim tekliflerle yahut yaklaşım ve düşüncelerle karşılaştığım için kitaplarımı çıkartamadım ve köşe yazarı olamadım... çok üzgündüm... fakat Johnny ve sizler varığınızla beni mutlu ettiniz... ayrıca çok teşekkür ederim...

******

Günaydın sevgili günlüğüm…

Anlaşılamayan insanlarla dolu
Anlamlarım…
Bazen onları anlamaya çalışırken
Anlamsızlaşıyorum böyle
Ve beni de anlayamıyor(lar)
Anlaşamıyorum…
Anlamlarımla bile…

Şımarık(lık)…

Sızılarım huysuzlaştığında böyle oluyorum… güneşin, kirpiklerimin karasına çekilirken gözlerime bıraktığı uzun gölgelerle konuşup, daha çok derinliğe, yüreğin derinliklerine ve daha az çehreye gömülmesi gerektiğini düşünüyorum, sevgili yüz akı ve göz aydınlığıyla birlikte… tıpkı bir inatçı gibi inatlaşıyorum kadimle, özgüvenleri parçalıyor ellerimi, ben de yüzlerine tükürüyorum!


Onların sivri burun, yüksek topuk ve törpülü keyiflerinin arasında pabuçlarımı çıkartıp, ayaklarım kanasın ve emeklerim ağlasın istiyorum… sonra, bedevi gibi oradan oraya uçuşan başıboş dumanlardan bir avuç alıp açıyorum sözcüklerimle, işittikçe genişliyor, büyüyorlar… yere serdiğim bu sofra bezinin üzerine, birkaç lokma ekmek koyuyorum mis gibi yağmur ve başak kokan, zeytin taneleri kendi yağıyla tutuşacak kadar bereketli… ve tebessümleri gözyaşı kaselerinin içine yerleştirip, yudumlamak için insanlığı da ekliyorum birkaç dem, öyle nahif ve çamurdan yoğrulmuş bir tasın içinde…

İltifatları, iftiraları, intikamları, görkemleri, gösterişleri her yanda, tıpkı aç masal perileri gibi dişlerini çıkartarak bana bakar, etrafımda uçuşur iken oturuyorum soframın başına… yerdeki bulutluluğun içinde ağlayan küçük çocuklar, açlıktan kıvranan anneler ve babalar, elleriyle, yere, yerle yeksanlığa, değersizliğe, habersizliğe, ilgisizliğe mahkumiyetlerini açma, o çaresizlik uçurumlarından çıkma ve hayata tırmanma gayretlerini izliyorum… düşüncelerimi kemiriyor masumiyetleri, başımın her iki yanından kemik parçaları dökülüyor, onları tutan dua ve umut, kemiklerin keskin uçlarında can verirken katıyorlar bana eksiklerimi… dünya için üzülüyorum…

Güller, kırmızı ve pembe rengini üstünden atıp derisinin altında dikenliğine ve dikenlerine sahip çıkan şerliğinin astarına saklıyor kendini… yeni biçimini benimserken kötülüğü de iyice özümsüyor bu sıra… kararıyor güller… onlar; bilmişler, güleçler, mülk ve zevk şımarıkları, ilim ukalaları, pembe rengi üzerine döküyorlar gülümseyip… oysaki pembeleşmiyor gül, sadece karanlığına yediriyor hafif meşrep eğreti (suni) rengi ve midesi bulanıyor iyiliğe…!!!

Nedir şımarıklık?!
Ademoğlu kendi zihninin içinde, doyumsuz arzularını doyurmak için musibetlerden, bed’lerden, umarsızlıktan, duyarsızlıktan, mülkten, güçten bir tarla oluşturuyor… diğer ademlerin haklarından çalıp sırt sırt, omuz omuz taşıdığı toprakla elbette…

Sonra, bu tarlaya her nevi hayalini, ihtirasını dikip toprağı masumiyetle, samimiyetle, kana susamış haksızlıkla besliyor… dişleri uzuyor toprağın!

Haksızlık büyüyüp yediveren açarken, masumiyet ve samimiyet dahi inanç, etlerinden lime lime sıyrılıp, sefahat bahçesine yem oluyor…

Haksızlığın, telaşsızlığın, tasasızlığın tılsımlı ve rengarenk yemişleri içinde, düşünselliğine kurban olmuş vaziyetiyle vazifeler uydurup, sebeplerin başını bağlıyor, boynundan sıkıyorlar hepsini…

Korkulardan eğip büktüğü ve kabusun samanlarından doldurduğu kafayla (zihniyetle) birkaç korkuluk da dikip, kendini bu sihirli (ama geçici) tarlaya adıyor…

Akılsızlığın, ahlaksızlığın, zevkini, güdüsünü, dürtüsünü gıdıklayan yemişleri ve çiçekleri serpildikçe hepsini midesine gönderiyor lakin midesindeki delik de büyüdüğünden sonsuz açlıkla bakıyor hayata…

Ne söylerseniz söyleyin, şımarığa ve şımarıklığa akıl veremezsiniz… gerçek ve gerçeklikten uzak, zihin dünyasındaki mutlumsularla yaşamayı seçtiklerinden…

Sevgili Umur Talu’nun yazısını okuyunca, hakikaten, sevgili ve yalnız ülkemin bunca içsel kalabalığında 400 bin tirajının neresi övünç meselesidir diye düşündüm… kabı kapağı, başı bacağı, kaşı gözü… 400 binin kısacık hududu milyonların saygı ve sahipliğinden oldukça uzak zira… belki şımarıklığın birsamlarıyla fethettiği gözleri, ellere damlayan ateşleri göremiyor… ancak yüreği acıyacak ki uzaktan bakarken sergilerine, anlayacak… Hürriyetin asıl kıymetini…

***
Unutuluyor
Kötü olanlar kadar
İyi hatıralar bile
Ne iz kalıyor kiminin belleğinde
Ne bir toz
Kalbinde
Küçücük noktaya sığıyor
Ömürler…

Kanatarak unutturuyor
Kazıyor elleriyle zaman
Derinin altına işliyor
Ve uyuyor anılar o zaman…

Halbuki acılarda
Hiçbir şeyin değişmeyeceğini sanırsınız
Unutulacağını bile bile
Unutmamaya çalışırsınız…

Buhranlara kol kanat gerip
Kim bunlar, deyinceye kadar
Değiyor hislere sızısı
Düşüncelere benzeyip…

Sonra başka acılar
Karşına çıktığında
Başka sevdalar acıttığında yahut
Takvimleri öğreniyorsunuz
Başka zamanların
Ve başkalarının takvimlerini
Ufuk genişledikçe seyreliyor
İçinizde hüzünler…

Sabrediyorsunuz…

*****

Geri dönen her hüznün
Geri teptiğini biliyorum aslında
Belki kaderin tepkisiydi
Belki acıların, bilemiyorum
Karnı şişen insanoğlunun
Zihni uyuşuyor ağrısından
Karnı içine gömük olsa
Bu sefer hep acıkmakta…
Sonra geri dönüşlerden
Ayıklamak düşüyor vazgeçişleri…

Fransa Cumhurbaşkanı’nın akşamki haberlere yansıyan hali hatırıma geldi, gülüyorum…;

Benim minik kuşum bugün ne yaptı?
. Iııı, Irak Başbakanıyla konuştum…
Aferin miniciğime, kırmızı kitap meselesi değilse, ne söyledin ona bakim?
. Şey, azıcık kızdım… o topraklara sirayet hatta musallat olan kargaşaya petrol mevzusu kurban gitmesin diye… çıkarlarımız zedelenirse ne yaparız?
Aaaa, doğru söylemişsin tontoşum, kısa boylu selvicim üzülme sen… ben sana akşam üzümlü kek pişiririm…
. Offf, Obama ile de konuşmam gerek… durmadan lakırdı sokuşturuyor bana!
Hadi canım! Kim oluyormuş Obama benim miniciğime laf tıkıştıracak… ben onun ağzının payını veririm bir tanem…
Şu manzaraya bakar mısınız…!!!!

Fransa demişken, ille Johnny Depp mevzusuna değineceğim… doğrusu sevimli kaptanımı da çok özledim… geleceğe dair kısa bir özet;

Nefrete alışkın, nefret kusan sulara henüz girmişlerdi… evet, daha evvel hiç görmedikleri sayısız ucubenin, zihinlerinden, atalarının köklerini dahi söküp çıkartacak gücü varken, onları gençlik pınarına götürecek, ne bir harita, nede kılavuzdu aslında… Vicdan, yani Leyla bu hakikati bildiği halde gizlemeye, Jack ise hakikatin ne olduğunu öğrenmeye çalışıyordu…
Karanlık sular mürettebattan her ademin kalbini rehin olarak almaya başlamıştı bile… değişim, yok oluş, içten başladığı için ancak kendilerinin sezebileceği bir sancıydı şimdilik… nefreti, kini, kıskançlığı yeniden öğrenen insanlar, karanlık sulara evvela kalplerini sonra ruhlarını vereceklerdi… cehennem ahalisinin henüz görünmeyen yüzleri; etraflarında dolaşan küçük sızıların arkasına yahut ayak altlarında konuşan gölgelerin ağzına saklıydı…Leyla’nın peşindeki gizemli ve kadim şer, her musibetin arkasında baş gösterecek, Jack için kavrayamadığı yeni bir evrenin kapılarını aralayacaktı… meleklerin bekçilik ettiği toprak krallığında mezarlar açılmaya başlamıştı çoktan, ölümden korkanın, ölümü için…


Top
 Profile  
 
 Post subject:
PostPosted: Mon May 25, 2009 9:25 am 
Offline
Paylaşımcı üYe
Paylaşımcı üYe

Joined: Wed Mar 04, 2009 2:04 pm
Posts: 68
Günaydın sevgili günlüğüm…

Toprak…

Zihnimin sınırlarını da çevreleyen zamanın kumsalında; vukuların değil onlar karşısında ne yaptığımın önemi ile yükselen yüreğimin gölgesi altında derin düşüncelere dalmışken… anılarım ve ben… sahilde, köpüklü dalgaların başlarını vurduğu yerde bir kıvrıklık, kıvranan bir ağrı görünce, yaklaşıp yavaşça suyun kabuğunu kaldırdım… gözyaşlarıyla dolu beyaz ve kırık kemiklerden, ağıtlar yükseliyordu… o kadar ki, yosunlu umutlar bile keskin bir hançer gibi diliyordu yavaş yavaş, bir vakitler var oluşla elde ettikleri lakin asla sahip çıkmadıkları bütün insaniyet edinimlerini… dillerini ve yüreklerini hakkaniyet için kullanamayanları, karanlık kabuslarına taşıyordu tek tek, su


Yahut uzun çatallı diller ve her kuytuyu, mahremi, hakkı gasp eden eller sürünüyordu ruha yapışık olduğu halde denizin dibinde, kendine hak ettiği zulmü eli ve diliyle toplayıp, yıldızların başına yağmasını beklerken… ne büyük bir çelişki ve yenilginin içinde olduklarını biliyorlardı, lakin suyun veya ölümün dışındakilere seslerini duyurmaları imkansızdı artık…

Denizin mavi kabuğunu üzerine örttüğümde ise, balıklar yeniden yüzmeye başlamıştı… artık, ne içi yaşlarla dolu kemikleri görebiliyor, nede iniltilerini işitebiliyordum…

Bunca ıslaklıktan kaçarken, bir an… içime acı bir sızının düştüğünü ve bilinmeyenlerden damıtılan korkunun, damlayarak sancıyı harladığını fark ettim… acılanan kalbimin teri avuçlarımın içinden süzülüp toprağa düştükçe, değdiği, dokunduğu her yerde çirkin yüzlü ve konuşkan çiçekleri bitiriyordu… bilgi ile emek, hiç bu kadar bana karşı durmamıştı sanırım…

Toprak…
Kuru, çatlak, verimsiz, kıraç halinden ona bereket, kalp ve kimlik kazandıran erdem ile inançlara arka çıktığından dolayı, kimi dem, biz adem oğullarından nefret ediyor…

Su, kaldırma kuvvetine karşın boğmak için beklerken, aynı zamanda nasıl damlalarında yeşertiyorsa hayatı ve hayatlılığı… ve henüz tarih başlamadan evvel koca Arş, nasıl suyun üzerinde idiyse… toprak da hem gömmekte, boğazlamakta, hem de kucaklamakta, doyurmakta ve barındırmaktadır insanları (dahi insanlığı)… ödev ve görevlerinde, ona dokunan için, kanaat ve düşünceleri değişiyor velhasıl…

Suyun üzerine güven inşa edemezsiniz…
Lakin toprağın üzerine, ayağınızı yere bastığınızı hissettiren kocaman haneler ve yüksek güvenler… hatta, sonsuz olduğunuza inandıran güçlü kibirler, çok rahatlıkla, tesis edebilirsiniz…

Güvenin kuruduğu ve aç kaldığı çaresiz durumlarda, denizin tuzunu yüzüne tükürüp, onu dahi kullanabilirsiniz… vücuda gelen balçığı, size bir parça gerçekliği anımsatamadan üstelik…

Toprağa kimlik kazandıran, vatan olgusudur… bu gelişim, onu en az bizler, diller ve ebedilik kadar canlı kılar… en az, bizler kadar görür ve bilir fazlasını, göğsündeki masumlar, bigünahlar ve aziz şehitlerin varlığı nedeniyle…

Hani, denizin kabuğunu örttüğümde bir acı sezinlemiştim ya, işte, toprağın kanayan yarasına basmışım meğer… özündeki öfkeler ve ateş topları kalbimi acıtıp terlettiği için, her yanda bitmiş o çirkin yüzlü çiçekler…

Kadim toprağın vatan olduğunu unutanların, küresel hesaplarından dökülen mürekkep damlaları ve ağızlarında bilenen kesif sözcükler açmış topraktaki derin yarayı, şehitlerin yüreğine doğru kanamakta olan…

Meğer ben,
Birilerinin yere çizdiği yıldız figürlerinin kenarında, iblisler başıma düşmek için kendini bırakırken, sağa sola kaçıyormuşum… nice, zamane diyerek değer verdikleri kıymetler, birilerinin başına düşen şerrin kafasına saplanmasıyla oluyormuş meğer… toprağın, hakikat ve vatan olduğunu bu sebepten unutuyorlarmış…

Ah evet,
Paranın dini, ırkı, milleti yok… şüpheci, azdırıcı, insaniyet ve hakkaniyet gözeneklerini doldurarak insanlığın soluk almasını olanaksızlaştıran ve ademlerin zorunlulaştırdığı bir ihtiyaç… lakin toprağın dini, milleti var, o da vatan… siz, paha biçilmez bir kutsiyeti, kutsiyetsizliğin (musibetin) eline bırakabilir misiniz… hele, öyle bir musibet ki, dikenleriyle kan kokusunu, yayıldığı her yere taşıyor… büyüdükçe, daha da kibirli niyete, azılı arzuya, azgın taşkınlığa bürünüp…

Hiç değilse şehitleri düşünemez misiniz… onların üzerine dikilen nimetleri köklerine dek yerken, bir an bile olsa… hiç değilse… bir lokmada, vazgeçilmezliği…

Sonbahar yapraklarının arasında
Beyaz elbisesiyle
Küçücük bir çocuk, duruyor…

Rüzgar dövüyor yanaklarını
Hayallerini de alıyor ondan…
İlelebet öğretiyor ninnisini
Başı önüne düşerken…

Balık tezgahındaki balıklar
Anlıyor en çok
Ağlıyorlar da lakin
Islaklıktan görünmüyor gözyaşları…

Ve çocuk
Esaretine ağlıyor
Bu açlıktan, yokluk ve çaresizlikten
Bir kurtulabilse…

Çiçekler büyüyor çevresinde
En çok da kabak çiçeği
Geniş yapraklarıyla gölgeleri
Ah bir de karanlıktan kendini kurtarabilse…

Yalnız değil çocuk
Ağlıyor lakin
Kuşlar anlatıyor hikayelerini
Fakat kuşbakışı ancak görebilmişler…

Nasıl da kızıyor bir anda,
Öfkeli kin
Bütün iyi niyetleri fırlatıyor gök kemerine
Sanki saklı hazinelerin…

Çocuk, düşünüyor bir müddet
Sarı yapraklar saçlarına dolanırken
Büyüyor da, bir parça…
Eli uzandığında ise, bütün masumiyeti
Kendisi öldürüyor…

Ne çiçekler büyüyor artık
Ne kuşları dinliyor
Özgürlüğü ve açlığı da düşünmüyor artık
Sadece kendini doyuruyor…

Böyle bencil mahluklar
Oluyoruz işte
Büyüdükçe…!

Oscar…!!!!
Gene geldik dayandık işte bu, özünden galiz kokuların yükseldiği ve lakin insan işi, emeğinin olabildiğince süslenip, milyonlarca dolar kusmuğunda ışıldaması sağlanan!… küresel, şehvetsel her nevi durum ve güdünün etkisindekilerin realiteden uzaklaşarak, devasa film endüstrisinde söz ve hak sahibi olma gayretleriyle dolu, adem siluetindeki heykelciğine… geldik, dayandık işte..

Bu heykelciği oldum olası sevmem…

Slumdog Millionaire isimli filmin yansımasında da feci çıplak ve çirkin duruyor… kalp uzvundan muzdarip ve yoksunluğuyla, fakirliğin, hakirliğin cılkını çıkartıp, küçümsemeleri ihbar ederek taçlandığından film, taçlandırılan durum… yermelere, yergilere tutulan alkışlar, ekonomik çıkarların ve ona paralel düşünsel çıkarımların, heykele tezahür etmiş zavallıca durumu ayrıca, ödül…
Ödül sahibi fukara çocukların satılığa çıkartılmasından, gecekondularının yıkılmasına varıncaya dek türlü utanç dolu çirkinlik, Oscar töreninde bu çocukları alkışlayan riyakarların ellerine de yapışmış doğrusu…

Ödülcülük ve getirileriyle yeteri kadar zehirlendikleri için gözleri bağlanan yahut boyananların düştükleri hatta boyladıkları, dipsiz karanlık ve kuyular içinde sonsuza dek çırpınmalarını, iyice tatminsizleşmelerini, tatsızlaşmalarını ve mutsuzlaşmalarını diliyorum…

Bu ödülcüğün, hangi filmsel hakikatliği temsil ettiği yahut hangi korunaksızlığa, sahipsizliğe direndiği de şüpheli iken, aynı ona benziyor alkışçı şakşakçıları, onun kadar ruhsuz ve çirkinler…
Bunca delilden sonra hiç de delilik gibi durmayacak;
Tim Burton ve Johnny Depp’in Oscar heykelciğini asla kucaklamamalarını, en içten hissiyat ve temennilerle diliyorum…


Top
 Profile  
 
 Post subject:
PostPosted: Tue May 26, 2009 9:48 am 
Offline
Paylaşımcı üYe
Paylaşımcı üYe

Joined: Wed Mar 04, 2009 2:04 pm
Posts: 68
Günaydın sevgili günlüğüm…

Başkalarının alnında kendi el izini taşıyanlar (başkalarına taşıtanlar veya) gibi; size, tanıyamadığınız meçhulün yüzünü yahut kendi yüzünüzü, daha evvel hiç görülmedik teferruatlarla, mazinizde var olmayan şekiller, betimler, siluetlerle, olmadık durumlarla, öğretilerle veya öçlerle gösterirken, hepsini başınıza tıkıştırmaya, tıklım tıklım kalabalık, akraba, yandaş ve birbirine yamalı düşüncelerin arasında bocalamanıza, sebep olanlar gibi değil… lekelenmenize, ezilmenize, ruhunuzun burnunun kırılmasına, hilkatlerin içinde en hakiki duranlarınızın dahi mahreme burnunu sokanlarca incitilmesine, ben buyum dediğiniz, zihninizden gözlerinize akan ve yüreğinizin desteklediği oluşum ve kürede sizden sizin, ırmaklarınızın, hissiyatınızın, fikriyatınızın, rüzgarınızın çalınmasına, sebep olanlar gibi de değil

Alnında ayna taşıyanlar gibi…
Elbette bu bir parça, doğmadan evvel genlerinize nakşedilen izlerin, eğilimlerin düşkünlüğü… bir parça da sizlerin seçim ve geçim dengesinde yahut döngüsünde oturttuğunuz haletlerinizin düşkünlüğü ile mümkün…
Gerçeği ve bakan her göze gerçekliği gösterenler gibi… olmalıydım…

Ademoğlunun tabiatı gereği gibi görünse de esasında, şahsi menfaatler, kin, geçmiş kalıbının geçirgenliğiyle şu anına sızıp, silinmeye çalışılan veya silinemeyen kanaatler, parmak yahut kelle hesabı çıkarımlar gereği, hak ve haklılık savunuşunda ille birilerinin alnına kendi el izini yapıştıracak ki, böyle kocaman görünsün kalbi… hatta, mertlik yahut yiğitlik olarak ortama bıraktığı yürekliliği öyle büyüsün ki, göğüs kafesinden taşsın sivrilikleri, taşkınlıkları, aksın dağ bayır köşe bucak, her adem onu tanısın!

Hak ve haklılık, yanı başında minicik ve bükük boynuyla durur, acizliği konuşurken…
Kendisi, dağlarla ululuk yarışına giren bir küsur metrelik boyu, yahut ele avuca sığmaz hacmiyle, semirsin…
Dili bir yana, kendi bir yana… salınsın şöyle yürürken…
Uçuşan, düşünen, çarpışan fikirleri, Düşünce Vadisinin hayali sakinlerini, hele ki özünün karşısında yahut gereğinden farklıysa, sivrisinek diye nitelendirip, bulanan midesini avutmak için, yakaladığı gibi göndersin ümüğüne, zira bu onu daha da büyütüyor!

Bu zatı muhterem kurbağacıkların… kurb ağa ların…
Evet sedaları pek gür de, anlamları cılız ve kuru kalıyor…

Her daim bağıran, tuttuğunda, yüreğine değdiğinde eline veya umuduna çiş yapan bir kurbağa değilim… kur’arım lakin tümceleri, düşleri, gerçekleri, tasavvur ettiklerimi yazabilmek için… sıraya, nizama dahi sokmadan, salıverdiğim hürriyetin içinde, dokuları ve dokunuşlarıyla soluk alabileceği gönüllülüğü onlara bağışlayarak… hissi, felsefeyi, ilmi, düşünceyi bir arada, kur’arım…

Ağa da değilim…
Saygınlığımı; birilerine hükmederek, omuzlarının dahi başlarının üzerinde yükselerek, şöhretsever alkışların ve sıkı avuçların içinde kızararak, sadece gözlerini görenler gibi asla gözlerine dönemediğinden nedamet duymayanların yalnızlığında, kibrinde parmaklarımın üzerine kalkarak, kazanmadım…

Höd, dıd, seni gidi seniler, aaa bak buradaki has bahçeleri sorguluyorsun, otçuluğunla yabani ve yabancı duruyorsunlar, vız gelir… de ister tırısa, ister fezana, ister fezaya kadar gidebilir, bana hoş…

Kendi el izlerini başkalarının alnına musallat edenlerin bilmişliği, küstahlığı da… ayrıca, tapındıkları, kullandıkları, etinden sütünden kelamından nöbetinden iftirasından ihtirasından faydalandıkları köşeleri ve köşeciliği de (dahi dört köşe olmuş halleri de), cevherlerini ağızlarına tıkamamı şart koşturacak kadar öfkelendiriyor beni…

Kibirle işim olmaz… kabri düşünürüm hep…
Eeee, vaziyet bu olunca da, birilerinin mahremini didik didik ederek bulabildikleri kuytucukları ayyuka çıkartıp taşlayan köşem sultanları zihnimi, hoşgörümü, sabrımı gerdiğinden, bir nevi tahammülsüzlük başımda baş gösteriyor… söylenilenleri işitmeyerek, varsa doğruluğuna dahi, hak ettiği ilgiyi, hakkı, teslim etmeyişime sebep…

Haksızlık edenin her kelamının iftira, her yüzünün riya olduğuna inanmak isteyişim de, onların suçu…

O vakit, cebinizde taşıdığınız saksılarınıza dikenli sözcüklerini dikip, hiç avuçlayamadığınız, dokunmaya dahi cesaret edemediğiniz toprak hakikatini, ağdalı ağdalı anlatın bakalım ve çiğneyin yerde bitiveren eşsiz papatyaları… bu sizi güçlü kılacak!

Yahu kardeşim, velhasıl… yaz yaz da sıkıldım valla…
Ahmet Hakan olayında; işin özü şudur… Ahmet beyi pek sevmesem, haz etmesem de…
Dalağın da cılkını çıkardınız artık…
O beyin dalağı damağınıza mı yapıştı… (mecazen de değil harbiden, kafadan, bodoslama)

Evet, şayet bir haksızlık, kastilik, ahlaksızlık, aymazlık var ise, sırf askerlik yapmamak uğruna… dönüvermişse hakikatten, cesaretten, şehitlik mertebesinden,…

Pişkinliğini bir ömür boyu dilimleyecek pişmanlığı elbet ona eş kılacaktır Yüce Yaratan… ki, ben Ahmet beyin bu kadar minicik ve ahlaksız dahi korkak olduğuna ihtimal vermiyorum…

Yani, efem
Sizin dalağınız kabak tadı verdi… meşhur dalak ise eminim, koptuğunda bile bunca zulüm görmemişti…
oku oku, onların çenesi, benim göbeğim düştü… bunca ağırlık taşınır mı hiç!

Yüzümden yüzünü
Silmek istemem…
Yaz beni
Gözlerinde gördükçe
Kelimelere sığsın
Yansın kağıtlar
Dağılsın anlamların…

Yüzümden yüzünü
Silmek istemem
Bir can pıhtısından
Doğarken gülüşlerim
Karanlığın kabartılarında
Boğulsun istemem…

Dertlerin nağmeleri
Yahut hüznün ağıtlarında eskimeden
Bükülmeden beli
Yollarımın
Yaz isterim beni
Başkaları silmeden…

*****

Birkaç yudumda
Bütün dünya içiyor hayatı kana kana
Bir ıslaklığın dibinde
Yaratılıyor

Güneş kopartıyor
Büyümeleri
Kendine doğru çektiği için
Başakları
Bu kadar bereketli yerküremiz

Lakin ademler
Bir eline yağı, diğerine balı
Birine kuzuyu, diğerine şarabı
Alıp cenneti vaat ediyor
Dil birlikçilerine
Oysaki cennet dünyaya benzer mi hiç
Pazarlardan
Apayrıdır
Karşılıksız sevginin kalbinde
Karşılığın ve riyanın en uzağındadır…

*****

Pişkinliğin ve hamlığın
Yükü hafif olur
Pişmanlığın ve olgunluğunsa
En ağır…

Körpe ve
Şaşkın olunca kalp
Anlatırken inandırmaya da çalışıyor
Lakin olgunların
Böyle bir sıkıntısı yok
Ekmeğin üzerine peyniri sürer gibi
Her kelamında gerçeklik
Duyan, doyuyor…

İskeletinden soyulan
Soyluluk
Derilerinden sarkıyor kimi zamanın
İster altın,
İster gümüş deyin
Dişleri gıcırdıyor
Söylenecek sözcüklerin…

Küllerden yoğrulan
Nice ateşler yeniden
Alazlanıyor nefesi hissedince
Can bu, hayat bu
Yaşamlarıyla anlatıyor
Tamlıyor kendini
Ölümü görünce…

Tam da, milyonlarca yeşil akçeden inşa edilmiş görkemli ve faturalarıyla sokuşkan akrep otelin maneviyatı hakkında yazacaktım…

Paraya para demeyen para babasının başını, yüreğini, insaniyetini, şehvetliği ve gösterişliği o kadar sersemletmiş ki, fukara ademcikler açlık, yoksulluk ve çaresizlikten can veriyor… bebeler, yavrular ölüyor umurunda değil…

Zira o, ışıkların patlayan renginde ve sesinde bulmuştur kendini, keyif deseniz o biçim, göbek deseniz, tam! Bir kahkaha boyunda…

Peki nerdesiniz efem?!
Seslerin, hakikatlerin, yaşamın, acının neresinde…
Hangi inanç tütsüsünü yahut ışığını yakmış ki, kamaşan gözlerinizle çırpınan insancıkları ve onları boğazlayan gölgelerini göremiyorsunuz…
Hangi ebedilik tılsımı, sonsuza dek, adımlarınızı, soluğunuzu, izlerinizi mühürlemiş ve kırmış zamanları kaldırımlarınızdan…
Hangi uyku,

Öffff… böylelerine rahmetli anacım derdi, iyi derdi…
Zıkkımın kökünü yiyiniz…
Öldükten sonra nasıl olsa kurtların yemeğisiniz…

Sevgili Johnny Depp, sakın ola o otelde kalayım deme… şey olur… ııııı, Leyla olur… gerçek olur… uğraşır durursun, ona göre…
(biliyorum, pek korkutucu yahut caydırıcı olmadı ama, ne yapayım… bu kadarı geliyor dilimden)
Johnny, konuşur konuşur, sıkıntıdan bütün saçlarını dökerim… (bu da fena değil, aferin bana)


Top
 Profile  
 
 Post subject:
PostPosted: Wed May 27, 2009 9:35 am 
Offline
Paylaşımcı üYe
Paylaşımcı üYe

Joined: Wed Mar 04, 2009 2:04 pm
Posts: 68
Günaydın sevgili günlüğüm…

Sözleri her yerde duranların, ulu orta kalanların, her duyuma yahut fiili oluşuma konuşanların karmaşık durumlarını, uzun dillerini, çelişki ve çekişmelerini tahlil ederken, bilirim… sözlerin, esasında ne düşünülüyorsa onu simgelediğinden çok, ne gizleniyorsa, anlatılamıyorsa yahut anlatılmaya çalışılıyorsa, o eksiklik ve suskunluklarda kilitlenen yığınlar olduğunu… kemikli dil ile sınırlanıp, ona bir hudut belirleyen kelime ve kelamlar, düşünce dünyasının sonsuzluğunda bocalayarak, içyüze yansıyan devasa görüntü ve gerçeklerin ancak bir kısmına nefes verebiliyor… ve anlam ile anlamak, bu sebepten hislerin kalbinde saklı birer yumruk, et yumağı yahut boğum olarak kalıyor…

Esasında yazıyı yazı, yazı’yı (yazgıyı) hayat kılan, kelimelerden çok anlamları ise, anlamak ve anlam için konuşuluyor ve yazılıyor demektir… anlamak’ın içinde muhakkak söylenmemişlerin ve özün muhtevasında, kimyasında, varlığı, bedeni, formu biçimlendiren ruhun, içine düştüğü ikilem, istismar, riya veya acıyı tanımak hatta ona yaklaşmak kavramları da mevcut… ancak böyle mümkün kılınıyor biçimlenmelerin dayandığı özün anlamak üzerindeki tesiri ve hayata yansıyan bütün gerçekleşmeleri…

Konuşmalar ilgimi çekiyor…
Lakin daha fazlası, söylenemeyenlerin seslerde bıraktığı hıçkırık ve tekrarlanmak istendiğinde aynı suskunluğun boğazdaki kesif gıcığı… dikkatimi yoğunlaştırıyor durum üzerinde…

Her yerde, her ademde açan, dertlerde deva gibi görünüp, müspet manada yapabilirliği, elden gelenden kısır…
Elden gelenleri, menfi manada yaptığından çok olanlar gibi… bol keseden atıp savurmayacağım…

Hayatı anlamak için evvela, ademoğlunun ışıldayan yüzü arkasındaki karanlık yüzünü (bir nevi yıllar önce tanımladığım gibi ayın karanlık yüzünü) görmek ve anlamak gerektiği aşikarken, bu; tüm evrenin soyut ve somut varlığa kayıtlı illaki kodlarının, kanaat, karar, kalıtım gibi… bizlerin zihninde ve kalbinde ete gömülüp ruha emanet edilen, emniyet, güvenilirlik, idame, insaniyet için gerekli lüzumların, farkında olmamızla mümkün…

Bazen, yerkürenin merkezine bizi yerleştiren, yoksunluk, yoksulluk, acı, kızgınlık gibi hissiyatların ben merkezimize taşıdığı istila ve imha atmosferinde, bir başımıza kaldığımıza bizi inandıran yalnızlık ile çaresizlik;

Anlam ile anlamak’ın düşmanı oluyor ve bizleri de onun düşmanı kılıyor…

Karşımızdakine anlatmadan yahut anlatamadan, düşünülenin simgesi kelamları içimize yutarken biz, dışımızdan dışımızdakinin ve belki mesuliyeti yahut öz’elliğiyle içimizdekinin her bir söylenememişi söküp çıkarması yönündeki beklentimiz, karşılıksız ve ilgisiz kaldığında, tüm acı bizi arzın merkezinde, olanaksızlığa, anlaşılamamaya, öfkeye, kedere de gark ediyor ne yazık ki…
Henüz yaşarken toprağı avuç avuç yutan ademciklere, söz de sükut da fayda etmiyor… o korku, yalnızlık, naçarlık, hatıraların dahi çürüyerek üzerine yapıştığına ve kendisinin bir kül yahut çamur yığını olduğuna kalbini ikna ediyor… bir zırh gibi yalnızlık… kalkan gibi kızgınlık… siper gibi hak, haklılık hakkını, hak döngüsünden ayırıp kendi benliğine hapsediyor aynı zamanda…

Ben, tarihimi seviyorum… kadim atalarıma inanıyorum…
Sevgili ve yalnız ülkemi, aziz şehitlerimi sevdiğim kadar, çok…

Herkesin alnında günahın lekesi var… keşke günahsız yaşayabilseydik…
Her adem, içinde yaşadıklarına en yakın, yaşatanlara en uzaktır… bu sebepten kendi içinin, içliğinin tarafı olur… canı kadar sevdiğinin, durumların, acıların gözyaşlarını siler, bazen kendi gözyaşlarına uzanamasa da eli…

Çoğu dem, görünmeyenleri görüyor olmam, hakkı, haklılık veya haksızlık savından uzaklaştırıp kendi yandaşım olma formuna da sokuyor… lakin her iki tarafı da görüyorum…

Bu ülke bölünmez bir bütündür… ve sonsuza dek öyle kalacak…
Kimi suskunlukların anlamına haykırdığımdı bu… ayrıca…

Her akşam
Yeni bir gönül inşa ediyorum
Kendime
İçi bomboş oluyor
Ve uzanıp yankılarımı dahi susturup
Derin uykulara dalıyorum
Yalnızlığımdan daha çok
Acı ve yaralarımın
Olmayışı
Etrafı kaplıyor…

Sonra çeşitli farklardan
Yeni hisler icat ediyorum
Hepsi de daha evvel yaratılmış
En başından buluyorum

Ölünceye dek
Hangi kırgınlık yahut kızgınlıksa
Sadece benimmiş gibi
Sahipleniyorum

Acı daha çok
Benim acım sanki
Öyle bir hissiyat
Bizdeki…

Her akşam
Çocukluğumu eskisinden kurtarıp
Harabelerden yeni bir gönül
İnşa ediyorum
Sevdam kalıyor renkli çerçeveleriyle
Siyah beyaz resimlerin içinde
Onları seyrediyorum
Dualarım anlatıyor saklılarımı
Onlara inanıyorum…

Her sabah bir parça yaralı olarak
Uyanıyor
Gün içinde aldığı darbelerle
Ayakta kalmayı öğretiyor
Ve yeni bir gönül inşa ettiğinde
Kalbim
Hayatta kalmayı öğreniyor
Yeniden…

****
Dertlerinizi, elemlerinizi
Eksiltemem
Acınızı hafifletemem ama
Dayanıklılığınızda bir duvar
Örebilirim…
Yahut karayı pembeye
Boyayabilirim
Belki…

Günahını kim kabul eder?!… yüzleşmelerden canı sıkılmış, yanmışsa hele…
Lakin, hayat boyu günaha mahkum etmek, yaşanması muhtemel iyilikleri de sürgün etmek değil midir…

Doğrusu, beni ayakta tutan sevgi ve inanç kavramları, gerçekliğini koruduğu halde, gerçeği göz ardı edenlerin, onun kazanımına göz koyanların, şerre gözü kayanların, artıkları sebebiyle gerçekleşemiyor gibi…

Gerçekleşmelerde sanki hep bir gerçek eksik…

Hakikatliği de kendimize benzetmeye çalışıyoruz…

Belki göremiyorsunuz lakin, bu ülke gelincik tarlalarıyla dolu… her taşında bir gelincik… her hanede, aşlarda gelincik… her rüzgarda gelincik kokuları…

Kıpkırmızı… kan kırmızısı… kıymetli bayrağımızın renginden damlayan kızıllık…

Birileri bu gerçeği değiştirmek istiyorsa, ancak kirli avucunu yalayabilir…

Kelamlarda, dileklerde, içilen sularda, gözlerde, yaşlarda, ekmeklerde, kaldırımlarda, yıldızlarda, bulutlarda, gelincikler…
Bunu sakın unutmayın!

Kendi içimde eskidiğimi hissediyorum… yordu bu yazı beni…
Zihnim ve kalbim gene sevgili Johnny Depp’e kaçıyor… rahatlıyorum…

25 Mayıs 2009 tarihli resminde iki gözlüğü var, biri gözlerinin üzerinde, biri başının…
Belki hepimizin iki gözlüğü olmalı, farklı ton ve renklerde… hüznü de, mutluluğu da bize farklı gösterecek, içsel dirayeti kuvvetlendiren ve ıslah eden bir seçenek… elimizin altında yahut başımızın üstünde… muhakkak bulunmalı …

edit;

set fotoğrafları hakkındaki düşüncelerimi de kaleme almışken, buraya aktarmak istedim...

Johnny'nin poz vermeden çekilen fotoğrafları, zamanı durdurmadan zamanın içine karıştığı haller, özel oluyor benim için...

tıpkı bugünkü yazımda anlattığım, söylenemeyenlerin gerçeklik ve manalardaki büyük payı gibi...

Johnny, kameranın yahut fotoğraf makinasının karşısına geçtiğinde, hep söylenememişleri oluyor gözlerinde... hatta baştan ayağa söylenememişlik duruyor... hep saklı...

fakat, günlük hayatında çekilen fotoğraflarında, saklılarının ipuçlarını görüyor, cılız seslerini işitebiliyorsunuz...

çocukları çok seviyor... şu yüzüğünden ve mendilinden vazgeçemeyecek zira onlar onun için canlı birer kavram artık... onu seven insanların arasına karışıp, sevgiye doymayı da çok seviyor... anlamını bulduğu tek kalabalık da bu ayrıca, onun için...

böyle birkaç ipucu işte...


Top
 Profile  
 
Display posts from previous:  Sort by  
Post new topic This topic is locked, you cannot edit posts or make further replies.  [ 88 posts ]  Go to page Previous  1, 2, 3, 4  Next

All times are UTC


Who is online

Users browsing this forum: No registered users and 0 guests


You cannot post new topics in this forum
You cannot reply to topics in this forum
You cannot edit your posts in this forum
You cannot delete your posts in this forum
You cannot post attachments in this forum

Search for:
Jump to: