Login | Register


All times are UTC


It is currently Wed Dec 23, 2009 3:24 am



Welcome
<a href="http://metalheadtr.com" target="_blank">metalhead</a>
<a href="http://metalheadtr.com/forum" target="_blank">metalhead</a>



Post new topic This topic is locked, you cannot edit posts or make further replies.  [ 88 posts ]  Go to page Previous  1, 2, 3, 4  Next
Author Message
 Post subject:
PostPosted: Fri Mar 27, 2009 8:50 am 
Offline
Paylaşımcı üYe
Paylaşımcı üYe

Joined: Wed Mar 04, 2009 2:04 pm
Posts: 68
çok çok teşekkür ederim sevgili arkadaşlar :oops:

evet Leyla ile Jack'e ara vermiştim fakat, bugün devam ediyoruz maceralarına... hikayeyi bir parça daha netleştirdim üstelik...

********

Günaydın sevgili günlüğüm…

Kimileri, gözlerinde başka biri olan ve hiçbir zaman kendisiyle yüzleşemeyen kadar yabancı ve öfkelidir kalbine…

Şu var ki, kötülüğün hanesine uğramamasını ve sevdiklerine yaklaşmamasını dileyip içtenlikle susarak, bildiğini bilmediğini saklayarak, ellerini kollarını bedenine bağlayarak şükreden adem, kötülüğe maruz kalan masumun sırtına, zamanda her daim asılı demir kabzadan çekip çıkardığı, şer kadar eski lakin atalarımız ve hatalarımız kadar da kadim kanlı ihanet hançerini, acımasızca saplar… hem yarar sinesini, en umulmadık yerden, ummadığı vakitten ansızın uzanıp ruhuna dek derinleşen bir acı ile… hem ağlar… acıklıya bürünür haleti… vicdanın hükmüne karşı halihazırda bir cevabı, çoğu dem de savunması olsun diye… esasında kendi için… masum için değildir akan gözyaşları…


Kimilerini sadece yüreği, hissiyatı ve inancı, kimilerini akli melekeleri, maharetleri, öğrendikleri ve irfanı, kimilerini ise sadece gözleri ve gördükleri tutar ayakta…

Üçüne yaslanarak ayakta durana, kalana, sendelese de umuda kalkana (lakin her hakikati tersten gören ve baş aşağı olduğundan aksiyi, aksi işitenler gibi amuda kalkmadan) ve yürüyene… düşeni ayağa kaldırana… koşana bir yudum su verene, terini silene… elleri titreyenin yahut acılardan kesilenin eli olana, insan diyoruz… gerisi boş, gerisi teferruat, gerisi sadece histeri nöbetleri, uyuşan zihnin bilgide buruşup bizatihi içine katlanan sözcükleri, kibri, hiddeti, hırsı, ahlaksızlığı, akılsızlığı,… yani, kan pıhtılarının veya et yumaklarının görür konuşur hali…

Dünkü iftira konusuna, tasvirine, tanımına devam etmeye niyetim olmasa da, birkaç cümleyle temaya ekleştirme, bugünüme serpiştirme yaparak, ayrıca dilime sivri bir eklem daha çıkartarak (ağır kamburlara yeğlediğim), noktalamak istiyorum mevzuyu…

Sevgili Uğur Dündar’ın başına gelen kutsuzluk için üzülürken, benzer bir iftiraya Uğur beyin ismiyle ilişik uzun mühlet evvel uğradığımı anımsadığımdan, ayrıca, mantığıma direnen ve yüzünü o vakitler yırttığım fakat kendini yenileyen bir acıyla da yeniden konuşmak zorunda kaldım…
İsmini anmayacağım bir yapım şirketinin forum sayfalarında, evvela provokatör, sonra bütün forumu peşinden sürükleyen bilge bir ajan (hı?),
Onun da bir alt başlığı olarak, alt utancı, üst usancı;
Tüm yalanlamalarıma rağmen, Fatih Altaylı’nın, derken Aydın Doğan ve Uğur Dündar’ın casusu olduğumu iddia ederek,
Sırf muhataplarımın uzağında durmayı ve uzağında kalmayı tercih ettiğim için, onurumun saçını başı yolup suçlayarak, sayfalardan uzaklaştırıldığımda… anladım…

İftira denen melun illetin sonsuz gibi ara vermeden konuşan, sonu gelmez lanetini… üstelik, kim olduğumu, anasızlığımı, babasızlığımı, çalışmak zorunda kaldığımı ve hangi işle cebelleşirken, daracık zamanlara ellerimi kaptırarak şunları karaladığımı, para kazanmak için değil vicdanım için yazdığımı çok iyi bildikleri halde… neyse…
Üzgünüm… ve anımsamak istemiyorum, kalpleri kara gün dostluğundan sürgün edilmiş, günahsızlığın günlerini karartan o ademoğullarını… sırf, onlardan ve pek çoklarından daha iyi yazdığım için bana karşı duydukları hıncı, korkuyu, kızgınlığı anlamaya çalışarak unutuyorum hepsini… unuttuğumu dahi unutarak üstelik…

Gelelim bugüne… sevgili arkadaşım adaşımın isteği üzerine sevimli kaptanımız Jack ile Leyla karakterinin maceralarına kaldığım yerden devam ediyorum, hikayeyi bir parça daha açıp, düşselliğimden içine sızdırarak… ayrıca, farklı boyutlarda;

Jack. Bir daha sana asla güvenmeyeceğim!
Leyla. Asla bana güvenmedin zaten!

Aslında “Davy Jones'un” mekanı olarak bilinen yer Araf’tır ve Leyla, sıcak çöl kumlarından değil, bir parça Adem babadan, bir parça da bu Araf topraklarından yaratılmıştır… hakiki ismi ise Vicdan!

Bilinen bilinmeyen bütün zihinsel yanılsama ve şüphelerin yansımaları, düşüncenin gücünde ve düşünselliğin içinde, birer ruh gibi akıp giderken, hepsinin üstünde onları seyrediyor… ademin iyi ile kötü arasında sıkışmış, rüzgarsız, ruhsuz ve hissiz halini öldükten sonra da devam ettiren Araf toprakları, Leyla’ya, şerre karşı mücadelesinde gizemli bir güç kazandırırken, ona Yüce Yaratan dışında kimsenin durduramayacağı bilgeliğin kaynağını da sunuyor…

Sevgili Jack, henüz tüm bunlardan habersizdir… iki alem arasında olduğu varsayılan ve ölümlerin biriktiği lakin mezar çukuruna taşmayan yarı yaşamsal solukların ıslak zerreciklerinden dolma denizden arza dönmüş olmasına rağmen, onu rahatsız eden birkaç kuruntu hissi dışında, bilgisi yok… zira, bellek bile bazen, unutmak istediklerini, anlamın tersini söyleyerek yahut anlamı tersten göstererek (fakat yerkabuğunu yahut zamanı terse çevirmeyerek asla) hiç yaşamadığını kabul ettiriyor cana…

Leyla, Jack’in peşine düştüğü pınarın gizemini koruması gerektiğini bildiğinden, şerrin de peşinde olduğu bu gerçeğin, doğru ile yanlışı, fani ile ebediyi yer değiştirtemeyeceğinin, dahası felaketleri çağıran birkaç damladan ibaret bir sınama olduğunun farkında…

Filmin başlangıç noktası ise şu;
“Leyla yani Vicdan, Jack gibi bir korsanın, asla sahip olamayacağı bişey…”

Tarihin en büyük, şer ile iyi arasındaki savaşına şahitlik edecek olan sevgili kahramanımız Jack sayesinde Leyla kendi içyüzünü ve gücünü yavaş yavaş keşfederken,
Jack, ilk kez gerçeği sevmeyi öğrenecek… bildiği tek umudun, kum taneleri gibi avucunda dağılıp rüzgara karıştığını da görecek ne yazık ki…

Son olarak sevgili okur,
Tüm yelkenler fora, Oscar ve Nobel amcaya doğru gidiyoruz… gerçi, ikisini de pek sevmem ama, ufukta siluetleri görünüyor…

Jack. Öyleyse, o ufku bana getirin!
Leyla. Bu ne şimdi!!!! Kızcağız ne güzel anlatıyordu, araya girmesen olmuyor dimi!
Jack. Olmuyor! Hem sana ne çöl akrebi. Bu benim hikayem!
Leyla. Sen öyle san, bu benim hikayem!
Jack. Bana bak kadın! Ait olduğun yere, mutfağa gidip bana yemek pişirsene!
Leyla. Ne!!!! Kadın mı!!!! Erkek mantalitesi altında ezilmiş üç akçelik aklınla lakırdı döndürmeye çalıştığın için esefle, lakin erkeklik egomanyandan dolayı şiddetle, ayrıca iffetli bir kız çocuğu olduğumu bilmem kaçıncı kez unuttuğundan delice kınıyorum seni… aptal adam!
Jack. Git ve çorba pişir yoksa denize atarım seni!
Leyla. Görürsün sen!

Leyla çorbayı pişirir… Jack afiyetle dolu dolu bir kase içtikten sonra…
Jack. Fena değil, hadi şimdi git başımdan!
Leyla. Şey sahip! Beğendiniz demek… bu ne mutluluk, öyle bahtiyarım ki, başım döndü doğrusu… içinde özenle hazırlayıp sizin için harmanladığım bolca baharat ve tükürük vardı…
Jack. Neee!!!! Midemmmm!!!!

Jack kusar… mürettebat kusar… Leyla kaçar… her zamanki gibi…

Kırk yıl geçti
Kırık ayağı üzerinde durup
Kırık yalan söyleyenleri
Dinlerken…
Sanki henüz ulaşamadan daha
Kırkıncı yıla
Kırk yıl geçti ömrümden
Acı, geçmek bilmiyor
Kalbe çekildikçe…

Kırklanmamış
Henüz büyüklüğüm
O sebepten karanlığa çıkmaz
Yüreğim…

Lakin kırk tüy bitti
Gerçeği söylemekten dilimde
Hani tüyü bitmemiş yetimliğin
Hakkı vardı ademlerin üzerinde

Hiç akıllarına getirmezler
Hiç akıllanmadıkları kadar
Kırk teneşir paklayacak onları
Kırk kez yıkanıp tövbelerle…
*****
Gözlerinde belirdim hep
Yalnızlığın
O bebeklerde bekliyor beni
O gözbebeklerinde
Biriciğiyim
Sevgili yalnızlığın
Hep konuşuyor kalabalık kalabalık
Bense susuyorum tek başıma…
Günler kırılınca
Akşamların dallarında
Bir yalnızlık binlerce dalıyla
Koşuyor
Koca göğü takıyor kanatlarına
Her söze yetişip
Her yemine yetiyor
Sevgili yalnızlığım bu yüzden
En çok sevgiye benziyor…


Top
 Profile  
 
 Post subject:
PostPosted: Fri Mar 27, 2009 5:33 pm 
Offline
Yeni üYe
Yeni üYe

Joined: Tue Mar 17, 2009 4:03 pm
Posts: 10
Ahhh Gamze'm ahh... Ne kadar isterdim bir bilsen senin gibi yazmayı... Yazılarının her biri 'seçme incilerle dolu bir deniz' adeta... (Edebiyat yazılısından çıkınca böyle oluyor. :P)

Gamze'cim yine çok güzel yazmışsın... Kusura bakma çok geç okudum yazdıklarını... Yazılı haftasındayız, ondan böyle oldu... Hatta şimdi de gitmek zorundayım sonuncusunu daha sonra okuyacağım...

Bundan önceki mesajımdan sonra yazdığına bayıldım... :D


Top
 Profile  
 
 Post subject:
PostPosted: Fri Mar 27, 2009 5:34 pm 
Offline
Yeni üYe
Yeni üYe

Joined: Tue Mar 17, 2009 4:03 pm
Posts: 10
Yaaa tam çıkacağım Leyla Jack yazmışsın... Aaaa!! Çığlık atmak istiyorum...


Top
 Profile  
 
 Post subject:
PostPosted: Sat Mar 28, 2009 4:56 pm 
Offline
Yeni üYe
Yeni üYe

Joined: Tue Mar 17, 2009 4:03 pm
Posts: 10
Okudum... Okudum... Sonunda okudum hepsini... Gamze'cim öncelikle son yazında bahsettiğin olay için inan senin kadar olmasa da ben de üzgünüm... Olayın nedeninin böyle bir şey olduğu aklıma hiç gelmemişti... Gerçekten çok üzgünüm...

Ve Leyla Jack atışması her bir yazdığından daha güzeldi bu sefer... Hele Jack'in senin sözlerini, söylediklerini kesmesi ve Leyla'nın ona söyledikleri çok hoşuma gitti... Ve hikaye çok büyük bir anlam kazanmaya başladı gözümde şu Leyla'nın güçleri sayesinde... Devamını merakla bekliyorum hem yazılarının hem de Leyla ve Jack atışmalarının... (Çok akıllı bu kız yaa)... :D


Top
 Profile  
 
 Post subject:
PostPosted: Mon Mar 30, 2009 8:19 am 
Offline
Paylaşımcı üYe
Paylaşımcı üYe

Joined: Wed Mar 04, 2009 2:04 pm
Posts: 68
oooo tatlım,

beni çok mutlu etti, hem ilgin, hem sıcacık samimiyetin, hem yazılarımı takipteki sadakatin... :)

evvela, bütün sınavlarında kolaylıklar dilerim... Allah zihin açıklığı versin...

sonra da herşey için çok teşekkür ederim...

evet hikaye anlamlaştı... inşallah Johnny ve Jack ile ilgili yazmaya devam edeceğim... onlar bana taze soluk aldırıyor, yılgınlığımı, hüznümü dindirip dinginleştiriyor, mutlu ediyor... ikisini de çok seviyorum bu yüzden... :)

******

Günaydın sevgili günlüğüm…

Kim olduğunuzu bilmiyorsanız… artık... bunca olaydan, varlığın dibinde mevcut umutsuzluğun derin kuyusundan ve yüreğinizi saran sayısız acıdan sonra… ey karanlık, rüzgarınızla yağmalamışsanız zihinleri ve kara kanatlı olduğuna inandırmayı başarmışsanız meleklerin… sevgili adem dinleyin,
Hiç değilse kim olmak istemediğinize karar verin,
Bu sizi, kim olduğunuza götürecektir…

Kederler hep dilsiz ve karanlık değildir.
Bazıları önünüzü aydınlatır lakin gözlerinizi acıtırlar…


Bu sözlerimi tekrarlıyorum saatlerdir… umudun insanı diri ve sıcak tutan kalın postundan, kulağıma yapışık zarıyla işittiklerimi ve dilimin kemiğine mecbur söylediklerimi yırtıp acıtmaya ve yüksekten düşüp kanamaya benziyor… yüzümü soyup görmemelerini sağlamaya çalışıyorum… yüzsüzlükleri içimi yaraladıkça kendi çehremden feragat ederek… bilsen de bilmesen de fark etmiyor ya, kayıtsız şartsız susmak asıl olan…

Yalnızlığımda belirginleşen sanrıları musallat olmasın diye uyumuyorum çağlardır… ne yalnızlığa, ne susuzluğa, ne yorgunluğa, ne uykuya dalıyorum… bildiğim tek uyanış var, sabır… sabahlarda, akşamlarda, her saat,… bildiğim tek dert, sabredememek…

Oysa, onların kalabalıklarında açtı gri yalnızlıkları… ses sürüsü içinde kayboldu bütün sesler ve sessizlik… umut derken öldürdüler umutlarını, hatırlamak bahanesiyle anlamını yitirendi mecburi anmalar, gerçekliğini kaybeden ve kaybolandı söyleyişleri…

Oysa, gitmeleri gerekirken kaldılar hep en günahlarında… bütün dilleri, zindanlarına hapsettiler… bütün kalpleri uzaklaştırdılar tapınağından… tek kendileri ve isimleri kalsın diye, uğraşıları…
Sonsuz olmak için, varmaların önünü kestiler hep…

Evet… bu sabah, çok karamsar ve umutsuz bir günümdeyim… mucize beklentim, yarım yamalak ağzıyla ancak birkaç dilde ve kelamla konuştuğu için, Cuma günü bahsettiğim Araf’lardayım… kararsızlık mühürlediğinden gizlilerimi, kendimden gizleyebileceğim kararlarım da yok…

Sadece korkuyorum bazen… sadece yaşamaktan bile… kaldı ki, her sabah hayata hazırlanmak için, ne çok uğraş veriyoruz… güneş yeniden ayağa kalkıyor, gece yeniden çekiliyor tenhalığa, sessiz sessiz…

Ağaçlara, varlığa, kuşlara, toprağa çarpıp bize dönen sesler karışıyor hiçliğimize ve bu sebepten belki de zihinlerimiz dikkatsiz… tıpkı bir düşü seyreder gibi seyrediyoruz başkalarının acılarını… tıpkı bir cümbüş varmış gibi her yanda mutluluklarımız…

Kendimize yeni özentiler buluncaya dek, sahipleniyoruz düşüncelerimizi…
Bir an, bizi bize anımsatan küçük teferruatlar sızlıyor… bir an kadar, kendimiz ve düşüncelerimiz oluyoruz…

Yüzümüzü, bir annenin evladını sımsıkı tuttuğu elinde görüyoruz… bizi, hiç eskimeyen o eskilere götüren çiçek kokularında, bayram sabahlarında, tespih tanelerinde bırakıyor…
Sadece bir an için ama… bir an kadar yani… sonra, iştah ve hırsımıza dönüyoruz tekrar…

Ve ne kadar acı çekersek çekelim, akıl’lanmıyoruz bir türlü…
İçtihadımızda, içyüzümüzde, dışyüzümüzde, seçimlerimizde oyumuz hep, riyadan yana…
Bizden hissediyoruz galiba, işimize gelen, kalbimize yakın duran o…

Kim olduğun
Başına gelenlerde göstermez de yüzünü
Şayet yüz tanımaksa eğer
Gelenleri nasıl karşıladığında
Ve onunla yolculuğunda gösterir…

Uzun mühlettir düşünüyorum
Sevgi acı vermeli mi diye
Acı çekmekse eğer
Niçin ismine acı demezler
Acısız, mutluysa
Niçin acı çekenler de severler

Ayrılıklar giriyor lakırdıya
Şayet sevgi küçükse
Küçük sevgi olur mu sahi
Evlatların bile minicik kalplerinde
Kocaman sevgileri
Neyse…
Sevgi küçükse ayrılık söndürürmüş onu
Büyükse alevlendirirmiş daha çok
Ne garip gene acıya benziyor
Bir parça…

Sonra direniyor
Direniyor sevgi, sevgi olabilmek için
Dünyada en zor ayaklanış
Kendin olabilmek galiba…
Değişmekten bile daha
Ürkütüyor insanı…

*******

Ne vakit ağlayan bir çocuk görsem
Yahut bir masum
Açlıktan, hüzünden
Hangi dilde ağladığına bakmadan
Veya kanının rengine
Ağlarım onunla ben…

Kederin, çaresizliğin
Dili, rengi olur mu hiç
Hepimiz topraktan yaratılmış
İnsanız sadece…

Biliyorum, çok karanlık, göğünde kırmızı ateşlerin ve siyah bulutların yüzdüğü…
Gölgelerin duvarlarında, saklılarında, ruhunda cirit attığı bir yazı oldu gene…

Hani hüzünüm ya, ille göstereceğim hüzünlüğümü…

Krizler, kerizler, kerhenler, kuyruğu kopsa da hiç oralı, acılı olmayan pişkin kertenkeleler, sözler, gösterişli cilalar, çok bilmiş ve kat’i usturalar, üsluplar, mahlaslar, mahfuzlar, acılar, dersler, inatla ders almayanlar, usançlı ders verenler, diyenler, demeyenler, yiyenler, yemeyenler, yemediği için üzülenler, yediklerini hazmedenler,…

Hepsinden başımı kurtarıp,

Az evvel Johnny Depp haberlerine baktım da, Rom Günlüğü filminin çekimlerine başlamış…

Oh oh, hava sıcacık… keyifler yerinde… ağızlarda kocaman bir gülümseme…

Ne hoş… dünyadaki bütün kederler tatile çıkmış sanki…

Bana da tebessümü getirdi taa oralardan bu güzel manzara… yaşamımızı talan eden hissiyatsız, ruhsuz siyah beyaz resimler arasında rengarenk görünüyor…

Bugün daha fazla yazmayacağım… zaten düşünüyordum da, bazı ademlere yazsan ne oluuuurrrr, yazmasan ne… verecek rüşvetim, dilimde boynu kırık minnetim olmadıktan sonra…
mesela, bir buzdolabım cehennemi soğutacak, çamaşır makinem riyayı ve günahları yıkayacak, alışveriş çekim yoksuzluğu satın alacak,…
Her okuyana bedava bir hayat’ım yahut armağanım olamadıktan sonra…

Gene de pek çokları gibi unutamadıklarımı unutmaya çalışmıyorum… ne ay, ne güneş, ne evren, ne beden isterim… unutmanın karşılığında…
zira vicdan, sonsuzluk ve Yüce yüreğimde, zihnimde… gözüm gibi bakıyorum bu paha biçilmezliğe…


Top
 Profile  
 
 Post subject:
PostPosted: Tue Mar 31, 2009 9:23 am 
Offline
Paylaşımcı üYe
Paylaşımcı üYe

Joined: Wed Mar 04, 2009 2:04 pm
Posts: 68
bugünkü şiirim sevgili Johnny için...

********

Günaydın sevgili günlüğüm…

Belki sessizlikten korkuyorlardır, yalnızlığı sessizlik zannedip kaçışları bu yüz’den… görünene itimat edip, görünenin altında yatan anlamları hor görmenin, bakışlara süzülen ifadelerin içe dönük çığlıklarının, anlık yanılgı ve onun kemikleşmesiyle olurlarda birer omur gibi dizilen kanaatlerin, çehrenin zamanında koşuşturmasının, sebebi de…

Kendi seslerini işitmek ürkütüyor insanları, zira içinde bütün yaşamları ve saklıları var… diğer ademciklere karşı sağırlıklarının, göğün sinesini yırtıp yıldırımlarını ruhlara yağdırmasının nedeni de bu…


Belki umut diye, havadaki yanık kokusunu çekiyorlar içerlerine… umut, kötünün de kötüsünün; vicdanların, erdemlerin, nihayetin, karşılığın, beklentinin, hakkaniyetin gerçekliği gereği, yanarak havaya uçuşan küllerinde gizli… umut, muhakkak gerçekleşecek olan gerçeklerin, her birinde…

Ayrıca umut, tıpkı mektup yazmaya benziyor…

Kadim ve sade bir masanın kenarına yaslanmış, tamamen size ve dünyanıza ait oymalarla, süslemelerle kaplı yeni bir sandık yahut masa ediniyorsunuz kendinize… tıpkı arzunuza göre ölçülendirdiğinizden, hemen yanı başına oturduğunuzda yüksekliği yahut alçaklığı, ulaşılabilirliği veya ulaşamazlığı sizi yorup incitmiyor…

An’lardan arakladığınız bir sandalyeyi çekerek oturuyorsunuz… oymalı sandığın üzerinde, sizi önemseyen, önemli olduğunuzu hissettiren, sizin önemsediğiniz, sevdiğiniz evlatların yahut sevgilerin resimleri mevcut… kimisi gümüş çerçevesiyle sonsuza dek kıymetli olduğunu hatırlatıyor…

Ve kalemi kalbinize batırıp mektup yazıyorsunuz kendinize… geleceğinize, isteklerinize, öngörülerinize, önsezilerinize göre… önyargılarınızı henüz dilinizdeyken kesip dilecek bir kudretle yazıyor kaleminiz… kaderiniz…

Umut, bütün kitaplardan, hükmedilen sokaklardan, can verilen olaylardan, baş koyulan haberlerden daha güçlüdür… müthiş bir anlamak salık verirken ademe, anlamsızlığı, hüznü, kederi çabalara bölerek küçültmeyi de ustaca başarıyor…

Karla kaplı unutulmuş bir ormanın yahut gözün erebileceği vadinin derinliklerinde, yanılgıların hakikate karşı dönülmüş sırtında, kibrin gözü toklukla karıştırılan kurumlarında, özür dahi dileyemeyenlerin tavırlarında kalan bigünahlar, biçareler için…

Bir helikopterin koltuğunu kızak olarak kullanarak, metrelerce süründürecek,

Sayısız iç ve dış kırığa, sonsuz kırgınlığa direnebilecek kadar kudretli…

Bir türlü bulunamayan bedenine, bir türlü duyulamayan seslerine, bir türlü duyumsanamayan yüreğine hapsederek ruhunu, hepsine en önce hapsedenler için hissettiği kızgınlığını nefesine katarak, bir sıcaklık, ılıklık olsun diye.
Evet…
Elim bir kazada, feci de olsa can acısı ve yükü çekmeden, an’sızın, apansız vefat edenler için hepimiz üzülürken… bir sedayla hayatından haberdar olduğumuz kurtulanın, yavaş yavaş donarak vefat etmesine yanıyor kalplerimiz…

Üzeri karla kaplanmış…

Durup düşünmüş onca uğraşıdan sonra, karlar kraliçesi donuk sesiyle ninnisini söylerken…

Terk edilişi mi, kayboluşu mu sebebiyken içinden çıkamadığı, kestiremediği haletine… ölümün gözlerini görmüş ve tüm acılarını unutup; sevdasından, evladından bir çığlık da olsa son soluğuna emanet edemeyişine yanmış için için…

Kar mı olsa, buz mu kalsa… ağaçlara mı yaslansa minicik bedeni… bir avaza mı bürünse dağın eteklerinde… yoksa, vedaya mı büyüse gökyüzünde kanat kanat, bulutlara çarpıp mavilikte çırpınan… karar veremeyip, hepsi olmakta kendini bulmuş!

Hepsiyle birlikte ölüm olan
Ve kıyamete kadar ölüm kalacak için…
O dağın eteklerinde yahut vadinin derinliklerinde tutuşuyor kalplerimiz, üşüyoruz da galiba onun gibi, onun kadar olmasa bile…

Unutmamak için
Tenine yazıyordu her ismi
Kazıyordu yaraları içten içe
İçine kanadıkça…

Hatırlamak istiyordu her acısını
Sızısını, sevdasını
Zihnine eremeyince eli
Tenine kürüyordu her siyahı, her yeşili

Oysa, tıpkı o sesin dediği gibi
Ancak kalbine yazdığında unutmazsın
Üstelik anımsamak için görmek
Bilmek de gerekmez…

Hissettiğin mühletçe
Bütün evreni
Hırsızlığı, açlığı,
Sağını, solunu
Duyduğunu, konuştuğunu
Hep hatırlarsın
Yarası da acımaz üstelik
Elleri ve emeğinle her vakit
Kaşıyıp kanatmazsın…

Rüyalara dönüşmez kahırları
Gerçekleri anlatan
Sembollere sıkıştırmaz üstelik
Manaca sonsuzluğu olan…

Rahat bırakır
Bildiği, hissettiği her şeyi…
Kalbini yanında taşıdığı müddetçe
Bedeni onu terk etse bile
Hatırlar her şeyi…

Anıları tenine kazımaya çalışması
Can yakıcı…
Zira hatırlamak ve sevmek için
Tenden daha fazlası
Gerekiyor…
Kocaman bir yüreği
Olmalı…

Kendime dair birkaç not;

Sırf üzülmemek için, demir ve tunçla kapladım iskeletimi… kalbim içinde hapis kaldı…
Sırf üzülmemek için, sivri sözlerle biledim kendimi… en çok kalbim acıdı…
Baktım olmuyor, pes ettim sonunda… hüzünle yüzleştim kaçmak yerine, nasıl olsa bir gün üzülmeyecek miyim…

Bir yol seçtim kendime, yoldan geçenler yahut yolda kalmışlarca bin hedef oldum… bir yorgunluk bin siperden kurtularak yığıldı üzerime… sanki onlar hafiflemiş gibi, bana gülüyorlardı!

Kaygılarım, kavgalarım karıştı uykularıma… yaşamımın huzursuzluğu bu yüzden…

Sonsuz bir aşkta, ademoğlunun içi susmaz asla, dili sussa bile… ne bir yıkkınlık boğar kalbini, ne başka bir yakınlık şaşırtır… gözlerinde ıssızlığın kavimleri, asla vazgeçilmez sözcüklerin kavilleriyle… baş başa… gönül gönüle… hiç eskimeyen…

Ben kendimi bildim bileli görür, hisseder ve yaşarım;
İnsaniyetin karnı hep açtır…
Kalbi kırık…
Masum ve çaresizler gibi büküktür boynu…
Evleri karanlık…
Ben kendimi bildim bileli fakirdir insaniyet
Hakirdir çoğu dem
Kimsesiz ve yalnız bırakılmıştır
Yahut kalabalıkların hıncına terk edilmiş…
Mahcubiyetinin yerini mecburiyet almış, tıpkı bir vazife gibi sırıtıyor…
Ben kendimi bildim bileli yetim ve öksüzdür insaniyet
Kalplerden sürgün…
Çocuklar kadar üzgün…

Geçmiş olsun sevgili Yılmaz Özdil…


Top
 Profile  
 
 Post subject:
PostPosted: Tue Mar 31, 2009 1:17 pm 
Offline
Yeni üYe
Yeni üYe
User avatar

Joined: Mon Oct 06, 2008 2:22 pm
Posts: 15
gerçekten şu anda yazacak bir tek söz bulamıyorum.sadece çok çok çok teşekkür etmek istiyorum.yazında şiirlerde çok güzel ve anlamlı.gözlerim dolu dolu, boğazımda bir düğüm kalakaldım...


Top
 Profile  
 
 Post subject:
PostPosted: Tue Mar 31, 2009 4:45 pm 
Offline
Yeni üYe
Yeni üYe

Joined: Tue Mar 17, 2009 4:03 pm
Posts: 10
Gamze'cim harika yazmışsın yine ellerine sağlık...

Şiir harikulade... Çok hoş olmuş...


Top
 Profile  
 
 Post subject:
PostPosted: Wed Apr 01, 2009 9:44 am 
Offline
Paylaşımcı üYe
Paylaşımcı üYe

Joined: Wed Mar 04, 2009 2:04 pm
Posts: 68
sevgili Gizemcim, çok sağolasın... teşekkür ederim...

sevgili adaşım, seni üzmek istememiştim... içimdeki hüznü, öfkeyi,... yazmak beni sakinleştiriyor... kendimi keşfediyorum, tanıyorum, öğreniyorum... hisleri doğru tahlil edebiliyorum... unutmuyorum hiçbir şeyi ayrıca...
rica ederim ne demek... asıl ben çok teşekkür ederim sana...

geçen akşam, Johnnynin bana mektup yazdığını gördüm düşümde... yazımın sonuna ekledim zaten...
hayırdır inşallah...

*****

Günaydın sevgili günlüğüm…

Hoşgörü… !!!

Göğün, ademoğluna yakın duran katmanındaki alnına, insanlığın kaburga kemiğinden ve saçlarından oluşturdukları kendi meşalelerini saplayarak, dik kafalılıklarından aldıkları güçle uzanıp doğallığın fenerlerine el atmaları, laf atmaları hicap verici… belleği, zihni, gerçekliği sabitken tahammülünün ve midesinin çalkalanmasıyla, yıldızlarının küserek kararması bu yüzden… ve bu sebepten günlerde, artık karanlık, kabule erip sıradanlaştı…

Yıllar öncesinin zavallı kahırları anımsandığında zihindeki düşünceleri törpülediğinden, germek derdiyle çekiştirmelerindeki gizil ve maksat da bu… iyice gergefleşen fikriyatlarda hiçbir teferruat ve hakikatin yüzü görülmeyecek, olağanlığın, gelişigüzelliğin içinde kaybolup gidecek betim, had ve sınırları… mutlaka…

Velhasıl hiç hoşlanmıyorum her yanlışı hoş görenlerden, onca masum ve biçare dururken…
(Gerçek olmayanı hoş gören, gerçeği hor gören, değil midir!)


Hata ve yanlış yapılmışsa, bu, yapan kişinin kim olduğuna bakılmaksızın hata ve yanlış olarak yazılır vebal hanesine… hakikat, adalet ve özlük felsefesinin, ayrıca sonsuz yokluğa, hiçliğe ait düsturun teması, her ademe hakkaniyetli ve eşit mesafede olunması esasıdır… şöhreti, mülkü, gücü, güzelliği, kimsesizliği, kimliliği, yanlış ve suç unsurunun ele alınışında tesir etmez… ana tema, bu anlam ve mahiyet etrafında dallanıp budaklaşır ve sebep sonuç ilişkisine, yaşanılan her şeye göre bir değerlendirmeye, tahlile tabi tutulur… nihayetinde; zihnin erdiğinin dışındaki tümlük, ait olduğu bütüne iltica eder ölüm yahut karşılık sonrası… bu esnada şunu söylememeli yahut düşünmemelisiniz;

“Hiç tükenmeyecek öyle hoş bir ışık var ki aydınlığınızda, sizi sizden mühim kılıyor… sırf şavkınızda yağmalanmak için çekiyor sürgüsünü kanaatlerim… gelincik tarlalarında bitiyor yediverenler, sırf güzelliğinize, kudretinize sevdalı olduğu için… ve ilk yağmurlardan sonra damlalara koşan toprağın, ağaçların köklerinde soluklanırken saldığı o eşsiz huzurun kokusunu, açan yaban çiçeklerinin dayanıklı dokusunu, gök kemerinin renklerini yakıştırdığımdan size, ne kadar yanlış yaparsanız yapın kapatırım gözlerimi, yumarım gerçeğe…”

Böyle bir mantalite hangi yoklukta, ebedilikte, eşitlikte, hakta görülmüş, duyulmuştur…

Bana herhangi bir yanlışın, hatanın, günahın, suçun, acının, yakıştığı bir adem gösterebilir misiniz?…

Siz hüznü, azabı, hastalığı, yanılgıyı hangi sevdiğinizde iyi, hoş karşılarsınız yahut? Hangi ayıp, hangi yasak uygundur sevilene, çehresine, koluna, hayatına, damlalarına, gözlerine, yaptıklarına… iyi düşer… cuk oturur… mesela?!

Kibir buhranı bastırmışken göz gözü görmeyen bir ahvalde, gözlerin kıymetini göremeyecek kadar kendi göz çukurlarına gömülen için dahi, hiçbir kaçış, riya, ahlaksızlık, arsızlık, hata yakışmıyorken üstelik… gönlünüzü verdiğiniz, baş tacı ettiğiniz, gücü önünde eğildiğinize münasip görmek, ne demek!

Hani nerede o vakit insanoğlunun şerefi, izzeti, kıymeti… ne menem şeydir şu sitil dedikleri?!

Tarz ve sitil kavramına, ona göre ayarlanan algılara, onunla görülen hoşluklara savaş açıyorum o vakit, şu dem… karanlığın başka dallarda yeni çiçeklere açarak, onunla konuşmayı öğrenen, onunla beslenen cengaverlere de diyeceğim şudur;

Bigünaha, pişmanlığa değil de… günahı, ihaneti, kavgayı, sövgüyü, yalanı, riyayı hoş görecekseniz biliniz…

Neyi onaylıyor, kabulleniyorsanız, tüm kalbiniz, ruhunuz ve varlığınızla oradasınız demektir…
Savunduğunuz her ayıp, her suç,… size daha çok yakışıyor!

Oofffff sıkıldım, bunaldım, daraldım… gözlerimi gene sevgili Johnny Depp’e çeviriyorum..

Arkadaşlarımın onun hakkındaki yazılarını okudum da az evvel, hakikaten sevgili hakikat,
Bu adam niçin bu kadar masum ve kırılgan duruyor?

Böyle olduğu için mi dağınık görünüyor hali…
Böyle olduğu için mi ilgileri savurgan…

Geçen akşam gene onu gördüm düşümde… bu rüyalarla başım dertte, unutturmamakta direniyorlar…

Masanın üzerinde kızının ve oğlunun fotoğrafı olduğu halde, mektup yazıyor…
bana…

Şu an bütün zamanları kalbimde durdurup
Bütün sesleri kısarak ta dilinden
Seni düşünüyorum
Sadece seni
Her kimsen…

Şu an bütün anlamlar
Usanıyor kendinden
Çok yalın ve kimsesiz
Kaldığı için…

Bütün harfleri yoluyorum içimden
Bütün heceleri ayırıyorum
Tıpkı seninle ben gibi
Birbirinden…

******

Kocaman bir sevda yanıyor
Kalbinin üzerinde
Karanlığın ışığı altında ezilen
Aydınlık gibi direniyor
İnsanoğlunun beşeriyetine…

Ateşler buz tutmuş
Ölümler uyanıyor yeni yeni
Soluk durmuş çoktan
Adı yaşam olan…
Bir bulmacanın anlamından
Kurtarıyor kendini…

Sonra ışık yağıyor
Gölgenin üzerine
Acı, burnunu çekiyor bütün hüzünlerde
Teselliye burun kıvırıyor sanki
Burnunu sokuyor ayrıca
Kader konuştukça…

Son sözünü unutmuş yürek
Eski bir anının lezzetinde
Galiba evet galiba
Yeni bir perspektif gerek…

****

Bazen bir mucize sipariş veriyoruz
Alnımıza
Maddesi, markası, kaşı, gözü belli
Gülüyor bize yazgı
Bazen utanmıyoruz hiç
Susuyoruz sessizliğe
Kalabalıkça ağız dolusu
Konuşurken

Yanmasın hiç
Yüreğime yanık hiçbir his
Ucu tutuşmasın hatıraların
Ve buruşmasın zihnin bir ucunda…
Ne gelirse razıyım ben
Kaderimden
İtilmesin, ötelenmesin
Atılmasın unutmanın
Zindanlarına…

Zira,
Yaşadığım acılardan bile
Öğrendiğim
Bir umut var…


Top
 Profile  
 
 Post subject:
PostPosted: Thu Apr 02, 2009 8:07 am 
Offline
Paylaşımcı üYe
Paylaşımcı üYe

Joined: Wed Mar 04, 2009 2:04 pm
Posts: 68
Günaydın sevgili günlüğüm…

Saygı…

Belki bilmiyorsunuzdur… belki de biliyorsunuz lakin tıpkı düşünmeyen bir ademin düşünür durması gibi, elinizi düşünce dünyasının kapısı olan şakaklarınıza vurup dudağınızı eğip büküyorsunuz bilinmeyenlere doğru, en masum tavrınızı takınırken… yahut önemsemiyor cüretiniz bu kadar çok alışılmışlığa, her gün karşınıza çıksa da… kahraman bile uyum sağlıyor en sonunda kahramanlığa, nede olsa…
Ben söyleyeyim o vakit, en çok cümlelerimde saklısınız, en çok yüreğimden söküp yazdıklarımda anlamınız…


Öyle kalabalık ve çok ki, bir vakitler birbirinden nefret eden duyguların birlikteliği… kimi diğerini alnından öpmüş, kimi diğerine ciğerini yedirmiş, kendi eksikliğine gülümsüyor… kimi dertleri dizmiş dilinden sinesine kadar yudum yudum, söz söz, rüşvet vermiş o en çok kızdığına, korkmasın, kaçmasın, yorulmasın diye… his işte, düşünceler kadar düşünceli olamıyor…

Onların arasında durup, sırtını dönerek benden uzaklaşmasını izleyemeyeceğimi bildiğim için kollarımı kendime doğru topluyorum… suskunluklarımı en dışıma, söyleyeceklerimi en içime yerleştirerek incitilmemek için incitiyorum kendimi… bir sus payı da bırakıyorum kader için, son sözlerine…

O hissiyatlardan biri olmamak için ayrılıyorum çokluklarından…

Nice yazılar okudum, çöllere mahkum özgürlüklerin, kanadı kırılan kuş gibi kumlarda kavrularak yavaş yavaş can verişini resmederken kalemiyle uzanıp onu kurtarmayan… nice şiirler gördüm, sadece alışkanlık, sadece ihtiyaç, zaman ve muhtaç kavramlarıyla, karşılıklı menfaat döngüsü üzerinde cilveleşirken aşkı, insaniyeti, hakkaniyeti kafiyelerine dolayan… saçına, başına, haline, tavrına kendini bulayan nice bilgeler bildim, zaferlere ve kibirlere yenilmiş…

Eski bir şehir gibidir, yüzünü kadim tarihte ve atlasın en dik cephesinde unutup, büyük insan olma gayretiyle, esasında hırsı ve asabiyetiyle rüzgara, kadere kafa tuttuğunu zannederken, zamana, tekerrüre, hırsa, yeniye yenilen, insanlık…
çehresinin aydınlığını kaptırır karamsar güneş tutulmalarına… fikirlerini koruyan çatılar ansızın bastıran kül yağmurlarıyla başkalarının kafasına uçuşurken, emek ve bereketleri yağmalanır hırsızlığın çekirge felaketlerinde…

Eski bir şehir gibidir insanlık…

Şayet zırhını koruyabilseydi… hem Yüce Yaratana, hem diğer ademoğullarına, hem doğrulara ve haklara saygı duyabilseydi… o vakit, küçücük bal arılarının nasıl tüm insan ırkını koruduğu gerçeğindeki büyük ama hep göz ardı edilen hüküm gibi, tanıştırabilirdi evrenin kara enerjileri, kara gövdesi ve kütlesiyle ademciği… bir aynaya bakar gibi izlerdi kendini yürek… ve bir isim koyardı mutlaka yazgısına… arkadaşlıktan, aşktan, sadakatten, şükürden yana…

Saygı, sabırdan doğar… denizler kadar derin hoşgörüyü yüzdürür kocaman sinesinde… empati, sevgi ve akılda bulur kalbini… kederlerde veya mutluluklarda işitir en büyük çığlıkları yahut en küçük iniltileri… özel olanı, özel olmayı bildiği için, mahremiyeti öper alnından her vakit… ruhları incittiğine şahitlik eden his olmaz hiç, kendi pişmanlığı dışında…
Başına gelmesini istemediğini başlarına getirme diyen öğretilerde döner dili…

Neden, sevdiğimiz kişiye saygı duymak zorunda olmadığımızı düşündürür kalbimiz? Düşler mi yanıltır o ele avuca sığmaz mucizeleriyle, somutlardan, gerçekliğin algısından uzaklaştırırken his, tutku, övünç… kendi rengine mi boyar edepsizliği ki, incinen dışındaki görmez pek…

Neden, sevmediğimize, suskuna, habersize yahut güçsüze bir güç, güçlülük göstergesi, gövde gösterisi, onu zihinsel açılımlarımıza tıkıştırdığımız histerik çarmıha germe hadisesi gibi algılanır yoksunluğu, saygının… saygısızlık etmek demek, yenmek, başarmak demektir onlara göre…

Başı ancak düşüncelerine ve bildiklerine eğebilen, oysa göğe eriştiğini düşündüren patavatsız bir azamet, hafiflik, umarsızlık mı saygıyı, öğrenilen ve öğretilen hatta inanılan her şeyden kopartır yavaş yavaş…

Galiba saygıyı, zamanlarımıza, görevlerimize, ödevlerimize, sözlerimize sonradan ekleştirilen bir ağırlık olarak kabul ettiğimiz için, bizden olmayan, dışımıza dair, külçelerden yontma takı gibi düşündüğümüzden veya… dışlıyoruz, rahatlığı, vurdumduymazlığı içlerken!

Oysa ne kadar bizdendir… ne kadar kainata benzer… ne kadar hakikatlidir kelamları…

An’ları simgeler bütün zamanları… her birini ilmek ilmek sayarak kutsar, her birine adar kendini…

Ben, rahmetli babamın hatalarını, ona ve insanlığına saygı duyarak…
Rahmetli anacığımın acılarını, sabrına ve şükrüne saygı duyarak…
Kaderimin derin kederlerini, hakimiyetine ve koruyuculuğuna saygı duyarak…
Sayısız hoyratlığı, kalbine, insanlığına saygı duyarak…
Benimseyebildim…

Bu, kendime zarar vermemi engellerken, başkalarına yük olma eyleminden de alıkoyuyor beni…

Esasında sevgili günlüğüm, saygı mevzusu hiç aklımda yokken bana bu konuyu karalatan şu cümle;

“….. valla bikere da diyom ordakiler çok şanslı bak ordaki teyzemle bile ne güzel tokalaşıyo yavrum benim ya”

Johnny Depp için yazılmış…

Ona duyduğu sözde sevginin sapalarında dilini şaşırmış, ilgisinin siperlerinde ağzına gelen her kelimeyi fütursuzca ortalığa savuran ademciğin cümlesi… samimiyetini, sadakatini, hayranlığını bilemesem dahi, empatisini ve sempatisini düşünerek kıyas edersem tümcesini, en nahif tabirle aşırılığın, en doğru tasvirle saygısızlığın taraflarında kalıyor ne yazık ki…

Nihayetinde, 45 yaşında, iki çocuk babası birinin, yaşamına, sevdiklerine, ilmine, ruhuna bakmadan yahut umursamadan,… dilde yavruları yumurtlamak, mahcubiyet verici… olmalı!

Pencereler kurtarıyor
Sanırdım beni, karanlıktan
Oysa kimi pencere
Karanlığı dolduruyor
Aydınlıktan…

Koşup yanına gidince
Kapanıyor kendi içine
Keşke gelmeseydim, diyen
Pişmanlıklarım…

Ne kırmızı, ne siyah
Ne sarı lale
Güller kadar direniyor
Dillerin dikenine…

Oysa ne kadar mağrur
Başı göğe doğru uzanır idi
Pencerem tutuyor perçeminden
Atıyor yerin dibine…

Sabaha doğru
Ufuklar uyanmaya, umut ağarmaya başlarken
Her hanede buz gibi sıcaklık
Henüz yeni gözlerini açıyor…

O kadar çok konuşuyor ki
Kimi ağızlar
Bomboş bir hakikat ile
Nahoş yalanları dökülüyor ayaklarıma
İzlerim silkeliyor kendinden
Beni öfkeyle…
Düşüyorum aşağıya
Var gücüyle…

Artık sevmiyorum seni pencere
Sakın inanma
Sevgi sözcüklerime
Bak ihbar ediyor
Ensesinden tutuyorum kendimin

Ve uzaklığına teslim ediyorum
Senin…


Top
 Profile  
 
 Post subject:
PostPosted: Thu Apr 02, 2009 4:57 pm 
Offline
Yeni üYe
Yeni üYe

Joined: Tue Mar 17, 2009 4:03 pm
Posts: 10
Gamze'm yine harika yazmışsın... Şu sözü açıklamana bayıldım... Ama gençliğin kötü bir yanı bu sadece... Kendini tutamıyor, böyle şeyler söylüyor insan... Ben de bazen bu insanlardan biri oluyorum... Hey daha 16 yaşımdayım... :D

Rüyan çok güzel... Diğer sitedeki yorumun çok hoşuma gitti... Oturdum bekliyorum... Bakalım gerçekleşecek mi dediklerin? :D


Top
 Profile  
 
 Post subject:
PostPosted: Fri Apr 03, 2009 8:41 am 
Offline
Paylaşımcı üYe
Paylaşımcı üYe

Joined: Wed Mar 04, 2009 2:04 pm
Posts: 68
tatlım, seni anlıyorum... sağolasın :)
rüya meselesi ise, ne bileyim, düş işte... gerçekleşmez, bekleme sakın... evvela Johnnynin beni bulması gerekir... beni bulmasına izin vermem asla, daha çok sevmekten korkarım.... resmimi nerden bulacak :D

sabah mesajını okuyunca keyfim yerine geldi, senin için Leyla'yı karaladım... fakat şirin kaptanımızla kapışmıyor bu kez, komik ama John ile kapışıyor :D

şimdiden iyi bir haftasonu diliyorum, sana ve bütün arkadaşlara...

*******

Günaydın sevgili günlüğüm…

Anadolu…

Sanki asırlar, çağlardır arzın bu yakasında egemenliğini sürdüren kış mevsiminin bitimine yakın… bunca hüzünden, kuraklıktan, acıdan, soğuktan ne kadar yorulduğunun farkına varamadan kanat çırpıyor sevgili Anadolu… uçmak, gülmek, doymak, yeniden yeşile kavuşmak için… ıpıssız kalan dağlarının eteklerinde, kopan bacaklarını da kucaklayarak sürünmekte olan bir öksürük sesi tüm sıcacık samimiyetlere dahi sinmiş olsa… pes etmiyor sevgili döngü, vazgeçmiyor Anadolu’dan… elbet bu da geçer diyerek, dalların ucunda son soluğunu veriyor umut, yeni baharların tomurcuklarında buluyor kadim ruhunu…


Nice Çalıkuşu var bağrında, öyle sıkı tutuyor ki içleri, sımsıkı bastırıyor avuçlarındaki çizgileriyle, gömüsünde, tarihinde, kendisinde kalsın diye… paylaşmıyor sevgili düşünceler, ücra köylere hakim olan ve hangi örümcek yumurtalarıyla muzdarip, yahut hangi aydınlık fikirlerin tesirinde kalırsa kalsın, abanıyor bağrına, kapatıyor saklılarını… başını tutuyor elleriyle, kimi vakit sadece hissetsin ama düşünmesin diye…

Çalıkuşlarının her biri çırpınıyor adı gurbet olan, hasretlik kokan her yerde… ebediyete ait hislerinin dahi ayağı, eli değnekli geçmişten süregelen sözlerin, uzun ve kalın urganıyla sivri taşlara bağlanmış… hürriyetine mani oluyor sanki.. hep bir bağlılık hatta bağımlılık olmalı hayatın kendisinde, Anadolu böyle bir sevda işte…
Adı özgürlük iken, diğer özgürlükler için uçup gitmene engel bir tutsaklığı da barındırıp koruyor aynı zamanda…

Gönüllü, tamamen kara sevdalı, tutkulu bir tezahür… kendi bedeninizde mevcut yaratılış toprağının çekim gücüne kapılan ruhun huzur bulduğu ana… sevgili toprak ana… Anadolu…

Şu demlerde bile… başa vura vura nakşedilen kölelik, insana kulluk, cehaletin buyruğuyla bağlanmış topuzun emrivaki öğretisine rağmen saçlarını korkmadan dağıtan, kadınlığını, özelliğini, mahremini vatan uğruna unutan, koynunda ilmi, sırtında koca mermileri taşıyan, mezarların karanlığına gark olmuş köylere umudun ışığını taşıyan… mahkumiyeti, mecburiyeti, istilayı, ele geçirilmişliği, ele avuca sığmaz hoyrat yurt sevgisiyle kovan ve tarihin başlangıcına kapı aralayan Çalıkuşlarının hayaletleri; hala kağnı arabalarının pişmanlıklara iç gıcırdatan, gıptalara iç geçirten, bize göre ise inleyen tekerlek seslerine karışmış, cesur ve tok öyküleriyle, dolanmakta… güzden yorgun düşen ve iliğimizin, ilgimizin, alakamızın, vaktimizin, kalabalığımızın terk ettiği o tenha ve ıpıssız dağların eteklerinde, gene zerrece korkmadan… aziz şehitlerimizin ruhlarıyla, gezinmekte…

Aydın ve kalbi aydınlığın kendisi olmasına rağmen pek göze çarpmayan Çalıkuşlarını da, her biri gözü pek, yiğit şehitleri de seviyorum… belki ancak düşünselliğin içinde, yürek gözünün bebeğinde gösterebiliyorlar kendilerini… belki ufkun, tamahkar başların derilerini soyup hep sonralara, belkilere, hırs diyerek attığı ve çiğnediği gerçeklikte, ruhlarıyla var, fakat bizim için bir parça yoklar artık…

Lakin onları hissetmemize mani, içselliğimizden uzanıp taktığımız göz bağlarımız dışında hiçbir obje ve maddeselciliğin olmadığını da, vurgulamak zorundayım…

Anadolu tıpkı; sımsıcak yatağında uyuyan bir çocuk kadar masum ve güzel, nazarım değecek diye korkuyorum ona bakarken… karıncalara boğulan bal kadar nimet, bereket… zaman zaman aniden bastıran keder sisinden, yahut yoksulluğun vebasından başını kurtarıp geleceği görecek kadar ümit… koynunun kıraçlarına demir atan kanlı yaralarını içinde saklayıp alın teri ve duasıyla iyileştirecek kadar gururlu…

Hala, ayakta kalmak için mum ışığında direniyor şavkı… dizlere kadar yükselen kar yığınlarını yararak omuzluyor evlatlar kitapları… her adımda ağırlaşan bir telaş ve azim buruşuyor küçük tebessümlerinde, parmak uçları çaresizliği ve ömrü tarif ediyor sanki, buz gibi…

Sevgili Anadolu,
Sana aşığım… gözlerim kapanmak bilmiyor seni düşünürken, konuşmak için boğazım kaşınıyor ha bire, hiç ıslanmayan nice hissiyat ve fikriyat doyuyor gözyaşlarımla varlığa gani gani… insanlığına şükrediyorum, özgürlüğüne şükrediyorum, sevdama şükrediyorum, mozaiği andıran kardeşliğine lakin birlikteliğine şükrediyorum, tarihine şükrediyorum, toprağının her karışına şükrediyorum,…
Uçsuz bucaksız yollarının, kader çizgilerime dolaşmasına şükrediyorum… ıssızlığın yalnızlığım da olsa…

Amma ve fakat
Çok yorgunum…

Göğsünü kaptırdığın saplantı, cehalet, şer, karanlık, gölgeler ve onların şartları, koşulları, ezberleri incitiyor beni… biliyorum, hiçbiri senin suçun değil sevgili Anadolu… biliyorum…üzülme sakın…

Senin toprağından karnını doyurup senin hakikatliğine kusarak, ihanetine, arsızlığına, hırsızlığına, yalanlarına devam eden ne kadar zerzevat adem varsa, kollarını gere gere çiğniyor yerin altındakileri… o dünyaları birbirine bağlayan eza ve vahiy koridorlarına doluşuyor çığlıklar ve ölüler lanet okuyor bin kez…

Dün akşam gene karşımdaydı kanlı hançeriyle böylesi bir saplantı… içimdeki Çalıkuşu yığıldı kalbime… acıdı yüzlerce kez…
Mantalite şu; yazıp da ne yapacaksın, ne diye okuyup durursun… şimdiye dek yazdın da ne oldu… evlen, çoluk çocuğa karış… bırak bu işleri, tabiri caizse…
Bilmem kaçıncı baskı, kafası kesik mantık, derin ve kemikleşen halet… amma çehresi hiç kızarmayan, hakları sorgulamayan inanç… velhasıl, büyük haksızlık…

Esasında doğru söylüyorlar, şimdiye kadar yazdım da ne oldu… lakin yanlış düşünüyorlar yazmasaydım ne yapardım, nasıl ererdim şimdilere…

Sevgili Anadolu… seni seviyorum… sana aşığım… ama çok yordun beni…

İç yarası
En çok dil yarasından sonra
Açılır yahut kanar…

Dalgalanan koyu bir mavinin içinde
Açan hatıraları anımsıyorum
Zihnimin bir köşesine
Çekildiğimde…
Ne kadar güzeldir kırmızı yanaklarıyla
Kimi hüzünler bile…

Elimi daldırıyorum sonra
Kader çömleğine
Zihnimin köşesinden
Yüreğime gittiğimde…
Avucuma mutluluğun dolma olasılığı
Dilime yara açma olasılığımdan
Daha çok değil…

İçimdeki yaralar azıyor
Onlar söylediğinde
Kalbimin kanını yutuyorum
Söz söz…

******

Gözlerinde uyuyor
Hırçın yağmurlar
Benim gibi
Geçmişin gölgesinden
Kaçanların…

Gözlerinde boğuluyor
Bütün rıhtımları
Güvercinlerini yiyor göğünün
Aç balıkları…

Ne kadar sonsuzluk varsa
Esasında bire ait bütün
Hepsi parçalanıyor kalbimde
Sevdam yalnızlıkla düğüm…

Kör düğüm deyin isterseniz
Sağır deyin… isterseniz…

Anadolu demişken hatırıma geldi… Johnny Depp bir yat satın almıştı birkaç sene evvel, ismi Anadolu… ecnebi lisanda Anatolia… resimlerini görünce düşündüm, bunca lüks ve refah acaba bizim Leyla karşısında ne yapar, diye… şimdilik sevimli, şirin kaptanımız Jack ile Leyla’yı ayırıp, bu ayrılığı John’un yanına koyuyoruz…

Leyla, kafası karışmış ve de sıkışmış bir halde;
Leyla. Johhny, şu epeyce semirmiş kayığını kenara çeker misin bi zahmet… ayrıca lütfen…
Johnny. Hı, kayık mı? Jack’i delirttin sıra bana mı geldi… kızım, denizin ortasındayız, hangi kenara çekeyim, gayet büyük ve azametli gemimi!!!
Leyla. Şimdi babacığım, mütevazılığın karşısında eriyen bedenimi ağzıma yumuşturarak, utanç içinde konuşacağım zira büyük gemim dediğin sevgili Anadolu’nun yalınlığı! sadeliği, gözlerimi kamaştırıyor… gani gani, fazla fazla sevgili Siyah İncimi tercih etsem bile, ne için burada bulunduğumu kestiremiyor olmamın kafa karışıklığının azılı müptelalığını fazla bulaştırmadan, soracağım… herhangi bir kenar bulamaz mıyım efem!
Johnny. Bulamayız bayan felsefe dağarcığı! Hem, ne yapacaksın kenarı?
Leyla. Herhangi bir kara parçası yok mu yani, bunca mavi ebedilik içinde korkmuş, midem bulanmış ve telaşlı halim çok kederlendirmiş olsa da seni!!! ve hava birazdan patlayacak gibi dursa da, irkilişimden ve düşünceliliğinden değil kara sevdam… mecburiyetimden!
Johnny. Offfff… ne demek istedin şimdi, anlamıyorum ki!
Leyla. Şu yırtık kot pantolonu deeee Fransa’dan deeeeeeee Karayip’lere taşımaya aklın yetiyor ama! İçerdeki pantolonlardan birinin bacaklarını kessem ortalığı yıkarsın dimi!
Johnny. İnan bana, kara parçası bulmayı senden daha çok istiyorum, çenenden kurtulmanın hazzını birkaç fakir doyurarak kutlayacağım!
Leyla. Bak hele… Jack kadar bir çene!… tabi, buldunuz benim gibi zavallı bir kız çocuğunu… cık cık cık, çok ayıp, hiç yakıştıramadım sana John…
Johnny. Leyla! Güneş batmadan önce karaya çıkamayız!
Leyla. İyi de o vakte kadar nasıl tutacağım?!
Johnny. Neyi?
Leyla. Tuvaletimi
Johhny. Kızım manyak mısın… tuvalet var ya gemide, gitsene…
Leyla. Olmaz… korkarım ben, her yan lüks içinde, parıl parıl.. ya bişey kirlenir yahut kırılırsa… param da çıkışmaz!


Top
 Profile  
 
 Post subject:
PostPosted: Mon Apr 06, 2009 8:52 am 
Offline
Paylaşımcı üYe
Paylaşımcı üYe

Joined: Wed Mar 04, 2009 2:04 pm
Posts: 68
Günaydın sevgili günlüğüm…

Umut, simsiyah insanlarda bile bembeyaz parlıyor…

Dişlerim kırıla kırıla onların taşlarını çiğniyorum … ne çok mutlular dudaklarımdan sızan kanı izlerken hepsi… ne çok umutlular…

Çoğu dem, ses sürüsünün çıkardığı inilti ve avaz duyurmuyor yalnızlığın çığlığını… zannediyorlar ki, susuyor hep yalnızlık…


Mesele şu, feryada kalan “duyabilirliğin” o yüksek, ıslak, kaygan ve asabi sınırlarına, mahkum ettiğimiz için tüm sedaları, konuşabilmenin ve anlatabilmenin gücü yenilgilere mecbur edilmiştir…
Peki, kimler bu zorunluluğun ve mahkumiyetin mimarlarıdır, yontucularıdır, yosmalarıdır derseniz, çoğumuz elbette…

Can, galibiyet sarhoşluğu içinde mavzerleri dilinden, ruhundan, kalbinden, yumruğundan, gücünden, biçare ve bigünahın ayakta durmasını sağlayan onurun omurlarına yağdırması sonucu, mağlubiyetin kurşununu yahut zehrini yiyenlerin gözbebekleri siyaha kusar bütün hayatını…
Koskoca bir kalp durur ve artık hissizleşerek soğumaya yüz tutan gövde giderek taş kesilir… dahası, onu izleyen gözlerde, ansızın bastıran gölgelerin hakimiyetiyle ezilen gürültüler dahi, zavallıların iniltilerini baskılayacak türden çığlıklara, kahkahalara kulak kesilir… bu tabii olmayan, tamamen insanlığın can çekişmesi sırasında etrafa verdiği zarardan doğan yıkımların, üzerine düşerek göbek kordonunu kesmesinden ve ademoğlunu varlığına bağlayan en büyük kalıtımsal hakikatinin yara almasından kaynaklanan, suni bir gündem ve beceridir…

Maalesef, çoğu dem düşünebilme yetisi de, ancak işitebilmeye bağlıdır… görünen her şeyi daha net idrak ederek, zihinsel boşluğu doldurmada, öğrenilenin kalımlı yahut firari olmasına zemin hazırlayan, zemin seçen,… konuşmakta, bazen de insan olmakta büyük etken işitebilme kabiliyetidir… işitemediğinizde, ne duyabilirsiniz, ne hissedebilirsiniz, nede haberdar olabilirsiniz çoğu vakit, diğer duygu ve hayatlardan…

Lakin…
Feryatlar dahi duyulmuyor artık…
Ağızlar, tıpkı bir kader gibi başkalarının onlara biçtiği özgürlük ve hak kırıntılarını çiğniyor yavaş yavaş… kendi huzurları, mutlulukları, umutları, sevdaları içten içe kanarken… hatta dillerinde öğütürken, önlerine konulan limitlerini, diğerlerinin bükülmez, kırılmaz öngörülerini, her halde yüzmeye ve kaçmaya yarayan perdeli ve kirli ayaklarını, her yöne kıvrılan lakırdılarını…
Mideleri bulanarak ve kanayarak, hazmediyorlar ne yazık ki…

Üstelik bu, çağlardır böyle… o kadar ki, kadim ataların yaşamlarını taşıyan derileri ve kazanılmış edinimlerin dokuları, öyküleri, veballeri, ruh ile toprağa döküldüğü, velhasıl her yaşam toprağa döndüğünden, kemiklerin arasına karışan ve her karışa sıkışan hürriyetin giderek fosilleşmesi, katılaşması, yer üstündeki koşuşturmaların yeri aşındırmasıyla ortaya çıkıyor… amma ve lakin ancak taşlaşmış birkaç ufantı düşüyor ağızlara…
Bir çağın artıklarını sindiriyor sonraki nesiller…
Paylarına düşen acı bir husumet oluyor…

Artık, haklı olmak için güçlü olmak yahut haykırmak gerektiği fikrini benimsiyoruz… haykırarak, hakları başlara, başları diğerlerinin kafalarına, başlardakini baş üstülerine vurarak… akşamüstüne tekabül eden, bir parça mahcubiyeti, iyiliği, günü, ışığı yüreğinde barındırsa bile hiç ederek,… bütün sessizlikleri, sessizleri, konuşmaları, konuşabilmeleri, mağlupluğu, mağrurluğu, hakları, haklılığı menfaatimizin yahut masumluğumuzun sözsel şiddetiyle, karşımızdakine ispat ve karşımızdakini ikna etmemiz gerekiyor…

Onu da, duymak isteyenler duyumsayıp hissediyor, diğerlerinin çehrelerinde alaycı bir gülümseme… bir tilki gibi ifadelerine, şayet gönül gözünü değiştiremiyorsak o vakit baktığımız atlası değiştiririz diyen pişkin cenap hakim…

Yazılarımda, gece gündüz, karanlık aydınlık ve gölgeli yahut gölgedekiler tanımlamalarını, yerleştirmelerini çok sık kullanmış olsam da, bunları, insanoğlunun insanlığından kaynaklı durumlar olduğunu vurgulamak için… bir seçim, geçim, hal, hadise vukuatının cereyanı neticesi, ruh içi, bilinç dışı, gönül içi hafriyat çalışması, içtihat kuralları gereği yaparım…

Hiçbir dem, zenci beyaz ayırımı yapmadığım gibi…
Irkları diğerlerinin hakkından yukarı mühimleştirmem… kutsileştirmem…

Katilin dinini sorgulamam… ister Yahudi, ister Müslüman, ister Mecusi olsun… din, şer ve ademciğin seçtiği şerlik karşısında oldukça masum ve ayrıdır…
Yahut soyunu… umursamam…

Sınıflarımdaki örgü, betim, pencere ve duvarlar, ihanete göredir… riyaya, yalana, tuzağa, kibre göre,… gerçeklik gibi…

Adem neyi yaşıyor, iki yanında, iki yakasında yaşatıyorsa… vicdani ilkelere göre düşünüp, süngülerini kırar yahut üzgülerinde haklarını savunurum…

Ülkemi seviyor olmam, ihanetleri affetmemi engeller… sıkça burnumu ve başımı vurduğum duvarımdır benim bu sevda…

Velhasıl, açınız insaniyet kitabını, vicdanın diliyle okuyunuz… işte oradadır bütün yasak ve yasaklamalarım… bütün özgürlüklerim, o barışlarda, sulhlarda, sevdalardadır…

Amma;
Daha düne kadar zenci beyaz ayıklamasını yapıp, zencilerin bahtındaki ışığı beyazların daha çok ışıması için gasp eden… sözüm ona aydınlanan… zencilerin kırmızı kanı aktıkça parlayan!
Kızılderilileri gönüllerinden eden… ruhlarını çelen… varoluş toprağını yıkadığı düşünülen ebedi ve bezgin bir sarhoşluğun içine gömen…
Dünyanın kalbini bağlayıp gözlerini dağlayan… yığınla yetim ve öksüzü öldüren, yığınla yetim ve öksüzlüğe sebep olan…
Kara elmas petrolü, badem gözlü evlatçıklara yeğleyen… petrolün fosil artıkları arasından çıkışını alkışla kutlayıp, nice yaşarlar için fosil emelleri güden…
İnsanlardan hoşlanmıyorum… ülkeleri, o ülkelerdeki masumları, o ülke için canını verenleri, ırkları, soyları hakkaniyetimde, hakseverliğimde saklayarak, sözüm sadece zulmedenlere elbette…

Saygı, barış, sevgi, hoşgörü mü…
Bütün kalbimle diliyorum… çocuklar için… bu insanlardan bile…

Bir yürekte onlarca sevgi
Bir bedende tek kalp var iken
Zor bu işler gözüm
Sevdalara ayrılmak…

Ben artık korkmuyorum
Yahut kaçmıyorum eskisi gibi
Bıkıyorum sadece çevremde akıp duran
Görüntü, yama ve zamanlarından…

Ne kadar sahici
O bile belli değil
Çoğu vakit yüzlerde asık mı sık
Bir gülümseme…

Bilmek istemiyorum, öğrenmek
Hiç içimden gelmiyor artık
Satırlar anlamını yitirdi gözlerimde
Kendinden eksilmese de…

Birkaç boşluğa sığıyorum
Birkaç yokluğa bölünürken
Üzerime sis bulutu çöktüğünden
Kalbimi göremiyorum…

Ne kadar acı
Bakışlar konuşurdu eskiden
Şimdi ağız içinde dil
Susmak bilmiyor…

Ne kadar keskin
Hele sevdalar
Sesi kısılmış, boyu ufalmış bir kelime
Tutkulu oluyor
Adına dedikleri sevda
Böyle bişey işte
Hem yüzsüz
Hem arsız…

Kendime dair birkaç not;
Kanatlarından önce ölen kelebekler gibi… kanatlarımı gözlerinde bırakıp gidiyorum sonsuzluğa…

Gene, dünyanın bir ucundaki Johnny Depp’e varıyor sözcüklerim… kervanımdan, bana ait su kabını çalmış gibi, zihnim hınç içinde onun peşine düşerek, Hz. Yusuf’a öğretilene benzer bir takası öneriyor bana… fikir ve his krallığımdan bişey çalan hırsız ömür boyu o düşüncelerde hapis kalmalı!… İşte bu düşünselliği (lakin düşüncesizliği) kovalıyor cümlelerim… esasında, rüyalarımda suç, hepsine kol kanat geren onlar… anlamıyorum fakat irdelemiyorum da… nihayetinde su kabı, bir avuç topraktan yapıldı… onu mühim kılan şey, su içenin niyeti sadece… suyu, hiç sevmediğim amma cennette dahi şuursuzluğa yol açmayan tadıyla var olan şaraba dönüştüren de, bu ayrıca… kalpteki niyet…


Top
 Profile  
 
 Post subject:
PostPosted: Tue Apr 07, 2009 8:19 am 
Offline
Paylaşımcı üYe
Paylaşımcı üYe

Joined: Wed Mar 04, 2009 2:04 pm
Posts: 68
Günaydın sevgili günlüğüm…

Bilirim;
Ulaşılmaz amaçlarım avuçlarımın içindeki başarılarımı gölgeliyor, umutlarım hüzünlerimde eriyorsa… şu anlarım hep yarınlarda, en yakınlar en uzaklarda kalıyor, ayrılar birbirine benzeyen, tarihin mayasıyla ekşimiş suratların aynılarında yalpalıyor, hayatın sayısız lakırdıları ölümden sonra arza geri dönüşü yalan da olsa (ayak bastı parası gibi) müjdeliyorsa, sahip olduğum başarıların bir anlamı kalmıyor, demektir…
O vakit, başarı ve mutluluk yabancı bir elin kalbime dokunması gibi nedameti kaşındırıyor, huylandırıyor, mahremiyeti öfkelendiriyor, özeli parçalıyor genelin her daim açık ağzına, bir parça ufalıyor…
İtiraf edemesem dahi, zulmet ve zahmet çökmüş saatlerden azade olduğumu düşündüğüm her an, gizli gizli şükrettiklerim, esasında ne için yaşadığımı da gösteriyor…
Velhasıl, kendimi ele veriyorum dualarımda… Yüce Yaratandan gizlenmiyor hiçbir şey … dilim sussa bakışlarım anlatıyor bütün gizlilerimi…

Bilirsiniz;
Başarılarından mütevazı bir tokluk, övünç ve şükür çıkartamayanlar, ne mutlu olabilirler, nede azimleri onları doğru yerlere götürür… bırakıldıkları her akşam, şafağın izindeki dipsiz karanlık çukurlara düşer… hırs hırs… birer birer…

Ve ademoğlu, çağlardır hiç değişmeyen bir vasiyet yahut kanıksanmış bir haysiyet gibi, kutsanmış olduğu kadar, gerçeği yadsıyarak kendi kıymetini eziyor kirli ayaklarıyla…
Deniz, bereket, onur, namus derseniz… ruhunun derinliklerinde azgın nehirler gibi bekliyor kavuşmayı, doğduğu yahut yaratıldığı andan sonra, yerin altındaki dünyalara karışmayı… lakin korkan ve kaçtığını düşünen her adem, toprağı muhakkak tüm gücüyle çiğniyor ki, bir hava kabarcığı kadar takati, sabrı, tahammülü kalmasın ölüme… kalmasın…
Elleri bu sebepten hep yalnız… adımları büyük… ayakları kirli…


Evet… yaşamak ve aşk denen muamma, ademciğin iliklerine kadar işleyen köklü bir ıstıraptır… gerçekçilik görüşü, desturu, düsturu ve keyfi umursamadan, gözlerimizde biraz küfürbaz, biraz oyunbaz, biraz hüzünbaz şekle büründüğünden, algımız onu bu şekliyle teslim ediyor belleğin kucağına… suçluyoruz ve yarı uyanık yarı uyur halimize yakışıyor en çok, yarı yalnız yarı kalabalık, yarı bahadır yarı korkak…

Bildiklerim ve bildikleriniz dışında asıl olan, kabullendiklerimiz ve farkına vardıklarımız galiba… mesele, insaniyet, insaf ve vicdan mevzuatında yer alan bütün kaideleri olduğu gibi benimseyemeyişimiz…

Şimdi size, çok bildiğim, çok bildiğiniz lakin işittiğiniz her vakit sanki hiç bilmiyormuş gibi şaşırdığınız, birbirinizle tartıştığınız, empatinin gözlerini oyarak işlek düşüncelerden olma caddenin kıyısında, kaldırım taşlarının arasında yapayalnız bıraktığınız ve kendinize kısa hükümler, çıkışlar, kaçışlar bulduğunuz noktayı söyleyeceğim… basit, noktalama gibi, ben’e benzer, imlaları, anlamları değiştiren, küçücük, siyah başlı noktamsı fikir çağrıştırıcısı…

Karşınızdaki kişinin, düşüncenin, hissin, kalbin, ki bu bazen aynadaki(niz) de olabilir… sizin görmek istediğiniz, olmasını arzu ettiğiniz, hayallerin yüklendiği bir sübjektif mi, gerçekte var olan obje, dahası varlığınızdan ötelerde bir objektif mi olduğu kavramı…

Bildiklerimizi bir kenara bırakıp, bilmek istediklerimizi, bilmeyi istediğimiz şekilde görmeyi, o betime ve siluete bürümeyi hedeflediğimizden, çoğalıyor yanılgılarımız…
Yahut aksi… bildiklerimizin sunağında biriken tamahkarlıkla ruhu doyurup, ümüğü öfkelere açmakla boğazlıyoruz varoluşu…

Bu sabah, gök yüzü gene kaşlarını çatarak, kırmızı yanaklı güneşi paylamış har içinde… etraf, gri sise banıp kalbine götürdüğü eliyle neşeleri yiyen gün ile dopdolu…

Bakıyorum da mektup yazan yazana… her köşe başında sevgili diye başlayan hitaplar…
Çok hoş… hele Yılmaz Özdil’in yazdığı satırlar, gülmekten ağrıyıp kendini kahkahaya bırakan bir aralık sapladı dudaklarıma… dişlerim görünüyor, kapatmalıyım… kız çocukları öyle ulu orta şey etmez, gülmez zira…

Neyse…
Ben de bir meçhule mektup yazacağım… heves ettim…
Olmasını istediğim kişiye, olduğunu algılayamadığım yahut göründüğünden farklı olduğunu zannedip, yeraltına gömülü gölgesine kulak vermeden, yer üstündeki gövdesine inandığım, bir iks kişi olsun…
Farklılığına vurulduğum, umuduna ismimden isim koyduğum, lakin son derece yakışıksız ve ciddiyetsiz yaşam hikayesinde, çok üslupsuz bir yere konduğumu, farksızlığında fark ettiğim kişi..
Leyla’nın, Gamze’nin, Hüzün’ün sevdiği biri…

Sevgili can… Dear iks,

Hiç tanışmadığım, yüz yüze, göz göze gelmediğim bir gerçekliğiniz olduğu halde, bütün düşlerden her harfinizi sıyırarak bakmıştım gözlerinize ve o kadar derin bir keder, ıslak bir hüzün vardı ki… tıpkı benim gibi… gözlerime benziyordu gözleriniz…

Kırgın ve anlaşılamayan bir yalnızlık, kadim atalarınızdan süre gelen anlatı ve öykülerle diriliyordu damarlarınızda… benimle konuşan geçmişiniz dahi korkutmamıştı sizi, korktuğum kadar… zira atalarınıza sırtınızı çevirmiştiniz çoktan, sarhoşluğu yeğlediğiniz her vakit koparmıştı şer, bana ettiğiniz o sonsuz yeminden sizi… hatırlayamamanız üzücü…

Arkanızda doğan güneşe aldırmadan, önünüzdeki karanlıkla savaştı ruhum…

Oysa, el sıkışmaktan ve gülümsemekten ibaret mütevazılığınız, yüksek içsel kulelerinize sizi hapseden kibrinizin,
Her insanın önünüzde eğilip bükülmesini emreden bakışlarınızın,
Yüce Yaratanca bahşedilen yeteneğinizin,
Konuşma ve ikna kabiliyetinizin,
Esiri olmaktan kurtaramadı sizi…

Nasıl olsa, altın kafesinizin içinde her şeyiniz vardı… tebessümler… aşklar… kalabalıklar… yalnızlıklar… öğrenilenler… alkışlar…

Nasıl olsa, yeraltındaki dünyalar, Tolstoy’un birkaç sözünden ibaretti sizin için… “sonsuzluk ve sonsuzluk, bir hiç kadar eğilebilenler içindir, unutmayın”… oysa anlamadığınız bir anlamdı bu… belki şu lakırdımla anladınız biraz…

Ciddiyetsizliğiniz can sıkıcı… utanç verici bir asabiyet ve görkemciliğiniz var…

Sevgili iks,
Artık sizi sevmiyorum… bunu benim için kadere ve meçhule de söyler misiniz…

Can, kırıklarla dolu
Can yapayalnız
Can karanlıkta bir ışık
Can karanlığın kendisi kimi dem…

Ne hüzün terk etti bu canı
Ne keder, ne korku
Can siper oldu gövdesine
Kalbinden bir inilti duyuldu…

Ne çabuk vazgeçtin benden
Ve iki şans daha verecekken
Omzundaki meleklere
Kaderine küstün birden…

Can, kemiğin ta kendisi
Can birkaç ufantı
Yahut kan damlacığı
O kadar işte…

Ne kadar yazsam da
Bir rüya kadar ömür
Bir kelimeye sığar
Adı aşksa özgürlüğü…

Hep uykusuzluk gibi
Hep bir açlık ve
Kaybolmuş bir arayış
Kendi tamını arayan
Kimsesizlik gibi…

Can dediğin ıslaktır
Bir parça da olsa, güneşi veya
Suskunluğu paralar ciğerleri
Sesleri yahut kimi vakit…

Can dediğin cananla tam
Düşünceler dahi onunla bütün
Arzın her yerini kuşatan
Koyu bir gerçeklik…

Meleğe benzetiyorum ben
Ağlayan her çocuğu
İnsan çocukla betimlenir bazen
Ana babayla eksilir yahut…
Ah sevgili yaren
Ne çok hükmedersin her şeye…

Keşke,
Ah, bir keşke daha işte…

Ne vakit bu kelamı dilime dolasam, sema dökülüyor dudaklarıma… ağırlaşıyor, bükülüyor, çeneme vuruyor kocamış yalnızlık…

Yüce Yaratan’ın yarattığı gibi kalabilseydi sevgili Johnny Depp…
Hep masum.. en masum…
Ama ne olursa olsun, onu seveceğim…
Güncemde, satırlarımda artık yer bulamayacak olsa da, kalbimde baki…

Hoşça kal sevgili düş… Yüce Yaratana emanetsin…
Hayatın gerçeklerine ve hakikatin fırtınalarına, küçük geminle direnmen dileğiyle…


Top
 Profile  
 
 Post subject:
PostPosted: Tue Apr 07, 2009 1:22 pm 
Offline
Yeni üYe
Yeni üYe

Joined: Tue Mar 17, 2009 4:03 pm
Posts: 10
Gamze'm yazıların yine harika... Ancak takındığın isim gibi bir hüzün var üzerinde... Acaba John ile ilgili bir şey mi üzdü seni... Neden son yazın daha bir içten geldi bana... Gerçekten veda mı ediyorsun yoksa... :(


Top
 Profile  
 
 Post subject:
PostPosted: Tue Apr 07, 2009 1:32 pm 
Offline
Paylaşımcı üYe
Paylaşımcı üYe

Joined: Wed Mar 04, 2009 2:04 pm
Posts: 68
evet Gizem...

beni üzen bişey var... paylaşmak istemediğim, önemli olmayan esasında...

çoğu kişi için önemli olmayan belki de... fakat benim önemsediğim bişey...

az evvel şunlar döküldü dudaklarımdan,

Kayan bir hüzün sebebiyle göğün kalbinden ansızın suya düşen yakamoz gibi, tüm çaba ve kulaçlarına rağmen gecede boğulurken… anlam vermeye çalışıyordu aydınlık, ömrüne sığan lakin ömrünün sığamadığı bütün fedakarlıklarına…

Elemler gözlerinde buğu gibi tütüp, tasvir ediyor ve ona ihbar ediyordu kendinden bile sakındığı gizemlerini… ilk defa bu kadar üzgün ve kızgındı hayata…

Hamlığı yüzünden, inandığı aydınlık bir parıltının yüreğiydi artık, ona en uzakları anlatan…


sana ve sevdiğim arkadaşlarıma veda etmiyorum asla... mutlaka haberleşeceğiz... fakat Johnnye veda ediyorum...

binlerce hayranının kalbinden bir kalp eksilse, hiçbirşey farketmez, hissetmez zaten...

üzülme

umarım Johnny hayatı boyunca mutlu olur...


Top
 Profile  
 
 Post subject:
PostPosted: Wed Apr 08, 2009 9:24 am 
Offline
Paylaşımcı üYe
Paylaşımcı üYe

Joined: Wed Mar 04, 2009 2:04 pm
Posts: 68
Gizemcim, umarım kırılmamış yahut kızmamışsındır bana...

bu sabah diğer sitede bir haber farkettim... ingilizce fakat sanırım The Hand of Dante, kitabının filme uyarlanışı ile ilgili bir haberdi... (Johnny ve İnfinitum Nihil)

Dante, Salvador Dali, Ömer Hayyam, Tolstoy gibi ustaları (kimilerine göre delileri!) perdeye aktarırken çok dikkatli olmak gerekiyor... zira katmerli iç dünyalarını hazmedemeyen, ona yetişemeyen sığ ve siyah beyaz karelerin varlığı, gerçekliği gücendirecektir her zaman... bu sabah Dantenin bir düşüncesini ve genel olarak da onu düşleyerek kaleme aldım bu yazıyı... ekliyorum...

umarım okuyabilirsin Gizemcim... zira bu film konusunda bir parça huzursuzum... sen ne düşünüyorsun merak ettim...

*******

Günaydın sevgili günlüğüm…

Kayan bir hüzne takılıp göğün kalbinden ansızın suya düşen yakamoz gibi, tüm çaba ve kulaçlarına rağmen gecede boğulurken… anlam vermeye çalışıyordu aydınlık, ömrüne sığan lakin ömrünün sığamadığı bütün fedakarlıklarına…

Elemler gözlerinde buğu gibi tütüp, tasvir ediyor ve ona ihbar ediyordu kendinden bile sakındığı gizemlerini… ilk defa bu kadar üzgün ve kızgındı hayata…

Hamlığı yüzünden, inandığı aydınlık bir parıltının yüreğiydi artık, ona en uzakları anlatan…


Bunca karmaşa içinde, ne büyük özlemdir evet, çoğu vakit unuttuğumuz yahut hafifsediğimiz gülümsemeyi özlemek… kalbimizin kaleme aldığı bir niyet mektubu ile ona itibarını iade ederken, özlemler mahcubiyetin yanaklarını ısırarak kanatıyor bir damla… ve o damladan bürünüyor silueti, dokusu o acı fetvalarda oluşuyor satır satır, farz farz, günah günah…
Mahşer dolu günlerimizin şakağımızdan her geçişiyle tazelenirken tarih, gönül dolusu kırgınlıklar, kırıklıklar, yoksunluklar ve yoksulluklar, ağız dolusu sövgü ve riya ile… piri andıran bilginin ve kadim ataların gen hafızamıza naklettiği öğretilerin başını yiyerek, gene de akıllanmayarak üstelik, iki eliyle sıkıyor fikirlerini… yüreklere doğru, pimpirikliğin, cehaletin, kuruntuların, evham ve korkuların iğrençliği akıyor olgunlaşamadan çürümeye başlayan zihinlerden… hiç doymayan yüreğin algıdaki seçiciliği, bir anlam yüklerken kendi yalnızlığını da çekiştirişi, onu algılayamayanlara, onun inandığına inanmayanlara, ona inanmayanlara öfkesi, bu sebepten işte…

İçerisinde yahut dışarımızda garip kalmış bir candan, öksüzden, yetimden, vicdandan, kıymetten bahsederken (görürken); kimi için et yumağı, kimi için menfaat yığınağı, kimi için mabet yığını, kimi için değersizlik, kimi için bedelsizlik, kimi içinse büsbütün vebal ve bedenden ibaret oluşu… itaat edilen, yeğlenen, iğreti de olsa kabullenilen düşüncelerin karmaşıklaşarak kavramlaşmasına, onların da üst üste kümeleşip kemikleşmesine ve felsefelerin, yaşam biçimlerinin, yaşar standartlarının oluşmasına gerek ve gerekçe olduğundan, algılar yaşamların hep bir adım önünde duruyor… mantığa uyan zehirli dikenleri ve onların daima savunduğu, şart koştuğu uzaklık, mecburiyet, seçim ve vazifeler, algıyı bu şekilde yapılandırıyor…

Her adem, gün geçtikçe algılarının şeklini alıyor… evvela zihnini, belleğini, sonra yüreğini kaptırarak, kültürünün, anlayışının ve inancının eli, ayağı oluyor…

Ayrıca bir de şu var; onu koruyor… bilmek ve hissetmek istediklerini sindirirken ruh, diğerlerini görmezden gelme azminde… zira ademoğlunun onuru, kıymetlisi, bir yabancı karşısında dışarı doğru kırılırken, ahbap yahut dost eliyle içe ve içine doğru yıkılıyor…
Algılardan, umuda geçersek;
Melekler zihnimizin içindeki soyut ve somut imgelemleri temsil, ilan ve ifşa eden umut çizgisini nokta nokta çizip, her sonun yeni başlangıçlara gebe kaldığını müjdeliyor (bu algılar için kanıksanmamış, değişik bişey)… çok yalın anlatımları, sıradan gibi görünen lakin karmaşa, çelişme ve çekişmelerimizin içini yağmaladığı düzenlerimizin ortasında kaldığından, kimi içine dönüyor içimizden söküp kendini… kimi melek, omuzlardaki nöbetine sarılıyor şafakları sayarken gün gün, geri geri…

Bütün sorun, bizlerin ve dahi sizlerin, övgüyü sevip yergiye düşman olur, hak ve haklıyı gücendirirken, inanmanın, güvenmenin ve düşlemenin ancak meczupların yahut biçarelerin işi olduğunu düşünmemiz galiba…

Hayat denen koridorlardan
Anların merdivenine dayanıyorum da
Ayak dibinde çoğu alemin
Sarı yaprakları…

Kimi adem eğilerek
Onları yiyor büyük bir iştah ile…
Kemikleri kırılıyor habersiz
Ölülerin topraktan çıkardıkları
Ellerinde…

Henüz üçüncü basamakta
Doğum, ilk yaş ve birkaç adımda
Köklü çınar ağaçları
Kimi zakkum tadında…

Öğreniyor insancık
Düşe kalka yürümeyi
Lakin kimi hayatı boyunca
Bir çıkış peşinde, kimi hep inerken…

Çık çık nereye kadar
Arşa mı değecek her hakikate kalkık kaşın
Sonunda ölümü gördüğünde
Tepetaklak en dibe düşecek başın…

*******

Öyle bir yerküre
Kustular ki zihinlerinden
Güller zamana kanıyor
Dünler yuvarlanıyor
Çıkmazlarına…

Yüzlerde hakikatler
Soluyor an be an
Yerine gergef bir çehre ile
Eli kırbaçlı mimikler…

Ben aylardır
Yıllardır hatta
Yazdıklarıma benziyorum…
Bir parça soğuk
Tıpkı mermer
Bir parça kırık
Ona çarpan ışık gibi…

Bugün hiç keyfim yok… uzun tümcelerle betimler yazacak takatim, geçmiş günlerimde kaldı…

Neden bunca zamandır korkutmaz insanları
Adı dilden dile öykülenen cehennem
Evet vardır yedi kapısı
Lakin o giriş için,
Kaçış için bir aralık kadar dahi değil
Vebalinde tökezleyen temennin…

Ademoğlunun bir sınırı yok
Aşırılıkta
Oysa evrenin günden güne tekabül edip genişleyen
Sonsuz sırrı var
Neden bunca zaman
Ölümsüzmüş gibi öldürür adem
Hem umutları, hem vicdanları
Kendisi toprağa dönünceye kadar…

Çamura batan kafasını kaldırıp
El uzatırken aman deyip
Dili dimdik dik kafalılıklarda
Ne kadar masum varsa hepsini ezip…

Cennetin de yedi kapısına
Güvenir budala
Birinden giremesek diğeri olur diye
Hesap yapar hüküm adına…

Oysa altınlar, başaklara tükürüp
Bereketi hafifsediği için artık
Yüreğiniz cennete güvenip
Cehennemi hak ediyor…

O sevgili uykular
Ebedilerde kaldı
Derin denizler döküldü ufuklarına
Gayeler onların içinde kaldı…

İstediğin kadar yaz komedyalar
Kasideler sevgili mürekkep
Söyleyeceklerin kalemin şeklinden çok
Niyetinde saklı…

Bu sebepten vazgeçtim
Hiç söylenemeyenleri bulup söylemekten
Söylenmişleri dahi
Hazmedemediklerinden…


Top
 Profile  
 
 Post subject:
PostPosted: Wed Apr 08, 2009 3:31 pm 
Offline
Yeni üYe
Yeni üYe

Joined: Tue Mar 17, 2009 4:03 pm
Posts: 10
Gamze'm yazın çok güzel... Benim kuşkum yok John gayet iyi oynayacaktır Dante'yi... Korktuğum şey onun düşüncelerini ve yaşantısını tersten anlatmaları... Umarım bu işin üstesinden gelip ortaya doğru düzgün bir Dante belgeseli çıkarabilirler...

Gamze'm inan sana kırılmak, kızmak gibi bir düşünceyi aklımdan bile geçirmedim... Ancak ben de bir parça insanlığımla merak ediyorum nedenini John'dan uzaklaşmanın... Ama sen diyorsan ki istemiyorum açıklamak saygı gösteririm... Yeter ki yazmaya devam et... John ile ilgili olmasa bile... Ve bana ulaşsın yazdıkların... Okumaktan çok büyük bir zevk alıyorum...


Top
 Profile  
 
 Post subject:
PostPosted: Thu Apr 09, 2009 8:29 am 
Offline
Paylaşımcı üYe
Paylaşımcı üYe

Joined: Wed Mar 04, 2009 2:04 pm
Posts: 68
Gizemcim,

Dante konusunda hemfikiriz... Johnnye güvensem bile bazı endişelerim var ne yazık ki...

aslında Johnnyden uzaklaşmamın önemli bir sebebi yok.. bir gizemi var ve bazen gizemler fikri önemli kılıyor... bizler onun önemli olduğunu düşünüyoruz... sebebi bende kalsın Gizemcim...

bugünkü yazımı da John ile ilişkilendirdim... fakat ilgili olmayanları sana ulaştırmaya çalışacağım inşallah...
her şey için çok çok teşekkür ederim...

******

Günaydın sevgili günlüğüm…

Adem, gücünü keşfetmeye ve gücün kendisini öğrenmeye çalışırken, zulme yaklaşır git gide… pusuya siner güçlülük…

Zira… bazen, belaları ona yakın kılan kadere ve kedere rağmen, binbir gece masallarından bile daha inanılmaz olan, tüm zamanlar ve Yüce Yaratanca kutsanan aşkı ve sabrı bulur karşısında…
Esasında, evrendeki ve yazgıdaki ilahi hak döngüsünün ihlali ile yanılsamalara, başkalarının yansımalarına, onların anlattıklarının gerçekliğine inanmaya itildiğinden, ahval şuradadır; keder ademoğlunun yanı başında… her gama yem olmak için bütün hevesleri başlangıçlarda… ve hepsi de onun çilekeş baş’ında, yer ettiği, yer tuttuğundan, “tefekkürün, aşkın ve tahammülün” onun karşısında, ona karşı olduğu izlenimine kapılır yahut kendini bu fikre kaptırır, can…
Ve çoğunlukla dinlemez ikisini de… aşkın, sadakatin, sevdanın, belaları niteleyici özelliğini bertaraf edebilmek için, köklerindeki gerçekliğin vücuda gelmesi esnasında lüzum ve çehre değiştirerek, olduğundan yahut göründüğünden farklı algılanmasını sağlar… sonra da, bütün menfaat ve çıkarımlarından sağlamasını yaparak, kazancının yüce bir hak olduğuna, yüreği inandırır…

Dayanamadığı ve içyüzünü kavrayamadığı sözde gücü ile masumiyeti ezen adem, pişmanlık, hayıf, nedamet, yahut iki yakasını ağzının iki yanına gerecek ve özrün sivri kancalarına asıp bırakacak herhangi bir hissin, insaniyet taşkınının önünü keser bu suret ve setle…

Diğer yönüyle değerlendirirsek, zafiyetlerini, limitlerini öğrenmek isteyen… yahut herhangi bir şeyi öğrenmek isteyen; bu esnada, beşeriyet sınırlarında ellerini gezdirirken, en çok ona umut veren gülüşünü, en çok ona huzur sunan güvenini sevdiğini düşündüren gücün, kudretsiz kalan, eli kolu bağlı zamanlarını merak edip,
Güçsüzlüğünü irdelerken; her koşulda güçsüzlüğüne inanıp elindeki yahut önündeki fırsatlardan vazgeçmeyi de öğrenir, bir çırpıda, sorgulamadan, çarçabuk, kimi vakit…

O sebepten hep söylerim;
Umudun gözleri sadece kalbi görür, diye… zihni boşuna yormayın hayaller ve dualar için, sizi anlamayacaktır…

Bugünkü mevzuum, aynı zamanda vicdan!

Hiç büyümeyen insanlar ile, hep çocuk kalanlar arasında gidip gelmelerimde, şunun farkına vardım…

Bazı ademoğulları, kadim ataları, gerçekliği ve tarihi yadsıyarak, bir hayat olduğuna… veya hayatları olduğuna inanıyorlar…
Uzun meşguliyetleri, sıra dışı meşgaleleri, gösterişleri, zenginlikleri, meşhurluğu, mecburiyetleri, merakları, ilgileri, ilgilileri, hiç tükenmeyen sözcükleri, büyük harfleri ve heybetleri ile… arzın döngüsünü etkilediğini onlara düşündüren güçlerini veya zafiyetlerini, başka ademlerin yaşamlarına tesir etmekte kullanırken, hiç doğru olmayan bir yol ve yöntemle aynı zamanda, kendi kurallarını yazdıklarına, kural dışı kaldıklarına, kurallara hükmettiklerine de inanıyorlar…

Büyümeyen, vicdanlarını, fikirlerini, yüreklerini, hislerini olgunlaştırmayan, pişman olmayan, utanmayan, küçük çocukların masum oyunlarında yuvarlanan bilyelerin gölgelerine saklanmış iştahlı açlığa ve kızgınlığa yenik bu insanlar, zerrece rahatsızlık da duymuyor güçlülükten…

Nasıl ki, öfkeli bir çocuğa ulaşmakta, ona doğrunun, hakikatin lakırdılarını anlatmakta zorluk çekiyorsa her sevgi, ilgi, hakikat, ana, baba, kardeş,…
Bu zerzevat ademlere de masumiyeti, hakkı, hakkaniyeti, insaniyeti ve çaresizliği anlatmakta güçlük çekiyoruz… onların gücü ve güçlülüğü, bizim güçsüzlüğümüz oluyor… onların gerçek karşısındaki güçsüzlüğü de bizim sırra kadem basan gizil gücümüz…

Bedenlerinin, dillerinin ve ellerinin büyüklüğüne bakıp aldananlar onların hiç büyümediğine, mantıklarının felek karşısındaki vebaline, zihnindeki akılsızlığa, kalplerinin günahkarlığına, ebediyeti, sonsuzluğu dillerine dolamalarına rağmen unutuşlarına da bir mana veremiyor, ayrıca… tutarsız arzuları, hırsları, bu anlamda işte, kendini ihbar ediyor, çağlar boyu, ahitlerce, aynı kelimelerle…

Bir de, hep çocuk kalanlar var…
Sizin için ağlayabilecek, sizin için sevinebilecek, sizi sevebilecek… yaşadıklarına rağmen, bir tövbenin yakasından dönüp, üzerindeki şerri dökerek, insaniyetini açığa çıkartabilecek… bundan ve düşünmekten utanmayacak… hissetmekten korkmayacak… inanmaktan caymayacak…
Lakin hep daha fazla sevilmesi gerektiğini düşünüp,
Daha fazla sevdiğini söyleyenlere yüzünü dönecek…
Temiz insanlar…

Tıpkı çocuk gibi, büyük ve büyüklük (dahi kibir) taklidi yapmazlar… mütevazıdırlar… cehennemin ateşini söndürebilecek yürekleri ve itikatları vardır… masumdurlar… sevecendirler… güvenilirdirler…
Amma bir parça yorarlar sizi… bunu da istemeyerek yaparlar aslında…

İçtihatlarındaki sorgularını dışarılarına vururken, onları yansıtırken, yüzlerinin karanlıkta kalan kısmını da dinleyip, hayallerde gerçeklik ararlar…

Mesela, Rex Mundi’nin çizgi romanında kaybolup, bazen, bazı hayatları da tıpkı bir izi izler gibi seyrederler… diğer yaşarların anlatı ve anıları dokularını zenginleştirir, farkına varmadan bir parça onlara da benzerler…
Şakacıdırlar… güleçtirler… lakin bazen ansızın kararıverir bakışları… ya geçmişin fısıltını, yada korkularının iniltisini işitmişlerdir…

Tıpkı sevgili Johnny Depp gibidirler…
Hep çocuk kalan yarıları…
İnfinitum Nihil’in, film haklarını satın aldığı kitaplara bakıyorum da… çoğu başyapıt olma cüretinden çok uzak…
Oysa Johnny, sadece öğrenme safhasında değil artık… hem öğrenme, hem öğretme basamağına çoktan geçti bile…
Fakat bunu bilmiyor… o henüz Rom Günlüğünde, ihtiras içinde cebelleşen bir yaşamın hikayesini anlatıyor… merak ediyorum, acaba bir gün büyümeye karar verecek mi John?

Ve son bir not; hayattaki emelinize veya emellerinize sizi ulaştıracak araçların esiri olursanız, gün gelir emelinizi muhakkak unutursunuz… işte buna, kaybolmuşluk denir…

Ne kadar da kötüyüm ben
Ağlayamasam da her dem
İstiyorum ki ağlasın
Yahut somurtsun hep…

Hüznümden mi besliyorum ruhumu
Acıya açlığı mı doyuruyor beni
Ne kadar kötüyüm ben Yarabbi
Güneş doğarken, geceyle dertleşiyorum…

Omzunu hafifçe silkip bana
Başını çeviriyor hayali
Gölgeleriyle yıkanıyor düşler
Ne çok uzak kalıyor bana…

Ne kadar kötüyüm ben
Kalbini doğradıkça seviniyorum
Bir hayalete benzesin istiyorum
Gülmesin ve sadece göreyim ben…

Çiğdem zamanları gibi göğün yüzünden
Arzın kalbine yağarken bereket
Islansın istiyorum gözleri
Kederlerden…

Ne çok kötüyüm ben
Araf’ta olmalı büsbütün ruhu
Çekişmeler, çelişmeler, çelmeler arasında
Kırılmalı her yalan ile küçücük burnu…

Böyle sevda düşman başına…
Kötüyüm ben!
Benim olması yetmiyor düşümün
Ete kemiğe bürünmeli hepten…

Bak hayali kardeş
Seni alıp yanıma
Gider miyim o sandığın
Beni bırakan uzaklara…

Sırtım da ağrıyor zaten
Başımı taşımaktan
Ne çok kötüyüm ben
Yılmıyorum bunca
Hamallıktan…
İlle başkalarının düşünceleri
Önemsenmeli!


Top
 Profile  
 
 Post subject:
PostPosted: Fri Apr 10, 2009 8:17 am 
Offline
Paylaşımcı üYe
Paylaşımcı üYe

Joined: Wed Mar 04, 2009 2:04 pm
Posts: 68
Günaydın sevgili günlüğüm…

Hanginiz, bir çocuğun, masumun, yoksulun veya çaresizin yüreğinde az evvel can veren umudun, dudaklarından sızmakta ve ona dokunan her ademi zehirlemekte olan kara kanını içmekten hoşlanır?! Zira, öyle bir kan ki, her gece ıssız sokaklara, vazgeçilen düşlere, unutulan inançlara, söylenmeyen sözcüklere, yutulan kuraklığa ve kıtlığa dolarak sinsice insanlığın arkasında duran şer ile, ümüğüne dek dopdolu…

Hanginiz, içinizi Yüce olur ve onurla saran insanlığın soyut zırhını parmaklarını kırma, dilini dilme pahasına deşerek, onun örttüğü, örtbas ettiği, lakin hep gölgede, karanlıkta, karanlık tarafımızda var olan o leşleri büyük bir iştah ile yiyebilir… ve leşçiliğiyle övünebilir, kalbinin önünde gerinen, omzuna taktığı geniş vatkalarına hakkaniyetli, kırgın, sızılı sözcüklerin kırıntıları dökülürken… geviş getirebilir üstelik tıpkı bir deve gibi!
Zırhın içe (ruha) dönük çeperleri çürümeye yüz tuttuğundan, kokuşmuşluğunu kokuşturur daha çok… kimi ihanetin, kimi iftiranın, kimi ahlaksızlığın bağırsaklarını çiğner bir de… kelimeler hicap, hayvanlık asalet duyar bunca yüzsüzlükte…


Mecburiyet deyip, yaşamsal alanları kuşattığınız kalın gövdelerinizin ve sivri dişlerinizin çitleriyle bizler için git gide daralan, sizler içinse genişleyen görev ve ödevler imgeleri… çokluğundan, çokluk kuruntularından, zenginliklerinden, silikonla şişirilen güzelleşmelerinden de beteri, gerçekliği kabul edilen imgelemlere benzetilişidir…

Daha sahici anlatayım göremediklerinizi…

Şehirlerinizin, göğü deldiği düşünülen beton yığınaklarınızın, içinize dışınıza oyduğunuz sığınaklarınızın, önünüze izinize ördüğünüzün intikamcı yığınaklarınızın, ansızın bastıran pus ve pusularınızın, yetişme yahut kaçışma telaşlarınızın, sevda adıyla birilerinin yakasına, bahtına tutturduğunuz tutkucu yığınlarınızın, arsız hırslarınızın, ötesine bakın…

Hepsini bir kenara iterek…

Evet, kabul ediyorum… evvela, bir acı dilinizde şarkı söylemeye başlayacak…

Göğün yüzünden gözlerinizdeki su ve varlık birikintisine düşüveren ay, çaldığı ve haksızca yaydığı ışıkla, sizi size aksi gösterecek…

Ve acı, gene şarkı söyleyecek…

Sonra, bileklerinizin dileklerinizden kırıldığını, soyunuzun isminizden soyulduğunu, yüzünüzün nedametten baştan başa, yüreğe dek yırtıldığını, tıpkı kırılan bir aynanın ufantıları gibi, gülüşlerinizin, umutlarınızın, öfkelerinizin her bir parçasında kanadığını… kimi fısıltılarınızın çehrenizdeki yırtıktan sıyrılarak başkalarının ayak dibine döküldüğünü… kimi dualarınızın da bu kırıklardan birkaçını birleştirip, oluşan ters yüzlükte, lakin tam gerçeklik, yarım ifadede görüneni tepetaklak ederek, içerisinden çıkan iki dudak ile soyutlaşan ve somurtan iradenize tükürdüğünü… göreceksiniz…

Ve acınız, şarkı söylemeye devam edecek…

Genellikle, acıya kandığından ve gördüğünden daha çok kanadığından, bunca yüzleşme ve içtihat sorgulamasından sağ çıkamaz can… kendini öldürerek gülümsemeye devam eder…

Amma bunca didişme, diklenme ve budaklanmadan sağ çıkana salim yahut sahih denir…
O vakit acı, şarkı söylemeyi bırakıp hakikati dillendirir… olgunlaştırır… büyütür… empatiyi öğretir…

Ne yazık ki çoğu ademoğlu, başkalarının kalbinde can veren umudun siyah kanını, kana kana içmekten büyük zevk alır… tıpkı, anne ile bebeğin bağlılığında, yaratılmışlığın ve doğumun evreni tasvir eden mucizesindeki kordon kanında, mevcut sayısız kök hücre gibi, onları, sefahatlerinde, zulümlerinde, pişkinliklerinde, ahlaksızlıklarında ve haysiyetsizliklerinde, yenilediğine… yükselttiğine… büyüttüğüne inanır…
Bazıları aşırılıkta, haksızlıkta, aymazlıkta bir adım daha ileri giderek, kalbi dahi yiyebilir çiğ çiğ… kendi leşliğine leş katar, leşin eşelediği cehennem çukurlarına bir kat daha ekler katmerli dipliğinde…

Ayrıca göremediğiniz nice ahlar, beddualar, ruhlar, veballer arasında yaşıyorsunuz…
Bazen ayağınızın tökezlemesi bu sebepten…
Bazen düşerken düşemeyişiniz bir türlü… bu yüzden…

Neyse… bunca lakırdı hangi haberi hak etti derseniz… sevgili Haşmet Babaoğlu’nun da eleştirdiği, Fox Network Amerika'da yeni bir reality show müjdesi elbette, derim!!!! (ünlem ünlem ve sonsuzluk)

Küçülmek “zorunda” kalan şirketlerden, her hafta bir kişinin işten atılmasını kutlayacakmış milyonlarca izler!!!!

Şimdi, efem, en destur sever, dahi mülayim halimi takınıp sıralayacağım lakırdılarımı;

Her köşe başında birbirilerinin dudaklarını öpen (ıygghhh) milyon dolar sevicilerinin, reyting denen sümüklü canavarın ağzına kul olan şehvet ve hırs sevişgenlerinin, insan değerini hiç eden köleciliği ve çıplak bedenlerin, kilo işi etlerin dizildiği köle pazarlarını severlerin,

Birbirinin baldırını, mahremini, kutsiyetini, kıymetini, değerini, erdemini deeee bağırsak başlangıcına dek açarak gözlerini yuvalarında gezindiren, gözü dönmüşlerin,

Akşamları, sırtlarındaki necaset dolu çuvalda taşıyıp gün ortası serbest bırakan, bu sebeple kendisi karardıkça görünmediğini zanneden, utanma, arlanma nedir bilmeyen yüzü yırtıkların,

Hepsini, avuç içleri kızarıncaya, kıyametleri kopuncaya, kulakları sağır oluncaya hatta elleri kanayıncaya dek alkışlayan açgözlülerin,

Açlıktan kaburga kemiklerine yapışan tenleriyle yaşam mücadelesi veren çocuklara, yetim ve öksüz ahına, kara petrolün dedikodusuna yahut silah tacirlerinin dolduruşuna gelerek kopartılan haksız harplerde can verenlerin zavallı yakınlarına, çaresizlere, açlara, insanlığa, inanca, Yüce Yaratana, meleklere, cennete zerre saygı duymayıp, sonsuzmuş gibi sorunlarını büyüterek, masumiyeti taşlayarak, kibrinde haşlanarak, yarı çiğ yarı leş yaşayanların,

Yalnızlıklarında sönüp, kalabalıklarında yandığını, açtığını düşünen şöhret budalalarının,

Vicdan azabını, yüreğin ve ruhun derinliklerinde değil, iki dakikada bir kırpıştırılan gözlerde arayan ahmakçıkların,

Pek hoşlanmayacağı şeyler söyleyeceğim ama…
Şimdi, ayıp olacak… en iyisi söylemeyeyim…!!!!!

Daha evvel Johnny Depp’in, bir haber tamahkarını, cücük reyting canavarını duvara yapıştırdığını okuyup ayıplamıştım… ah ah… şimdi kızıyor, kızarıyor ve ayıplıyorum kendimi…

Bu realiti şovcuları, evlendirme meraklılarını, bereketi, şükrü, sofrayı, adabı işkembeye tıkıştıranları, ivedikçileri,… bizim cani berberin eline vereceksin abi, John onları şöyle evirip çevirecek bir güzel, Tim, olmadı diyecek, bir kez daha alalım bu sahneyi… (hayale bak!)

Depp, birkaç yüz kez duvara yapıştırıp açacak ağızlarını… içlerine şeytan kaçmışların deliliği gibi şaşkınca bakarken bunlar, çaresizlik, açlık, zavallılık dolduracak, boğazlarına… dişlerine takılacak bir kısmı ve kanayan o masumiyet zehirleyip hasta edecek hepsini… cüzamlı gibi her insanlıktan uzak durarak yaşayacaklar bir güzel…

İçim rahat edecek o vakit! Ah ah… cani ve karizmatik berberime cani diyenin alnını karışlamaz mıyım!
Ona Oscar heykelciğini vermeyenleri de, bu çeneyle pişman etmez miyim ben…

Zihnimi meşgul eden nedir
Nedir diye soruyorum
Hep kalbime çıkıyor
Aklım…

Dehalık, aptalca
Yahut ahmakça bir suç gibi
Suçluluk hissini
İnsanda uyandırıyor…

Ah sahi
Bunca hüzün içinden
Bir mutluluk çıkarmaktaki
Keyif gibisi yok
Nedir sahi
Yığınla sözsel saltanat
Ve sahicilik arasından
Benim diyenler kadar bile
Sözü yok kimisinin…

İşte hakikat perdesi
Oyunlarımız için açılıyor
Çirkin yüzünü görüyoruz
Her birimizin…

****

Biliyorum…
Bir gün gök paraya dönüşecek
Çil çil altın, yağmur yağmur
Yerden zümrüt ağaçları fışkıracak
Nehir ve denizler kuruyup elmasa dönüşecek

O vakit insanoğlu
Çevresine bakınıp
Utanır gibi üzülecek…

Ne masmavi bir bulut
Ne berrak, tadından geçilmez bir yudum su
Ne rengarenk ağaç ve çiçekler olacak

Ne büyük nimetlermiş meğer
Diye iç geçirirken adem
Kıyamet kopacak…
Biliyorum…


Top
 Profile  
 
 Post subject:
PostPosted: Mon Apr 13, 2009 8:49 am 
Offline
Paylaşımcı üYe
Paylaşımcı üYe

Joined: Wed Mar 04, 2009 2:04 pm
Posts: 68
sevgili adaşım, uzun zamandır yoksun.. umarım iyisindir...
Gizemcim, yazımı okurken, gözünde canlandırmanı tavsiye ederim... ben yazarken öyle yaptım, çok hoştu doğrusu...
Johnnynin kalbi konusunda ne düşünüyorsun?

*****

Günaydın sevgili günlüğüm…

Kabullenme ile baş eğme arasındaki fark, nedir sizce?!

Şiirlerin üzerine yeni şiirlerin, ilklerin üzerine olağanlıkça emzirilerek alışkanlıkla semirtilen defaların, artık kırmızı olamayan iliklerin, sözde ilgilerin, gözde ilgililerin, hasretlerin üzerine imkansızlıkların yazıldığı kasvetli, karamsar ve başkalarının yüreklerine kalın urganlarla bağlı… hareketler, kararlar, kanaatler düşünün…

Lakin evvela elinize aldığınız herhangi bir mavi dua, dilek, deniz yahut düş parçasıyla, kalbinizin girişine kapı çizmeniz gerekiyor…


Daha sonra bu kapıyı açarak, içeri girmelisiniz…

Burası, ebediliği anlatırken size göremediğiniz kanatlar armağan eden sihirli bir yer…

En yüce ve ulu saraylarınızın korku krallığınıza ait saraylar olduğunu göreceksiniz… dilerseniz, sanki kalbimizin içindeymişiz, kalbimize kapanmışız gibi devam edelim yolculuğumuza;

Korkuyorum…
Yüzleşmelerin fısıltılarını ve çığlıklarını duyabildiğim için olsa gerek ve kandıramayacağım bir gerçeklik ile karşı karşıya olduğumdan dolayı… yani kendimle…
En mutlularımı yahut en mutlakların arasından söküp çıkardığı gizlerimi, benim kadar iyi bilen ve itiraflar ile git gide güzelleşen hakikat… zamanı, söylenen gerçeğe bağlayarak, gerçeköncesi, gerçek ve gerçekertesi olarak günleri dilimleyen… başka hiçbir sonranın ve hiçbir öncenin bulunmadığı mekan…

Giriş kapısından itibaren soluğunuzda duyduğunuz sesiyle ana patikada atıyor şah damar… onun üzerinden gelmişe ve geçmişe ayrılan milyonlarca seçenek ve yol var… kılcal damarlar nasıl gövdeyi sarıyorsa, her seçenek de bir o kadar kavrıyor ademoğlunun hayatını… kimi niteledikleri, kimi beklentileriyle anlatıyor kendini…

Söylediğiniz ve söyleyeceğiniz… dilinize varan yahut içinizde kalan tüm sözcüklerde siz ve Yüce Yaratan var…

Bu, ebedi sessizlikle yüz yüze gelmek kadar güç esasında… zira sessizliğin içinde de siz ve gerçeklik mevcut…

Ah… sol yanınızda, uzun yıllar evvel yıkılmış küçücük bir evin yıkıntıları… kadim ataların köklerinize bağışladığı merhamet ile bir yanında su arkı vücuda gelmiş… bu; gücenmişliğin, düş kırıklığının ve vazgeçilmişliğin tahtalarını, beşeriyetini çürütürken, ayrık otlarını, ısırganları besliyor inadına… böylece ayakta ve hayatta kalmayı öğreniyor varlık…

Bu kulübenin ardında, Gücenmişler, Yüksünmeler Mezarlığı…

Her yıkıntının içinde, sizi o an’a bağlayan feryatlarınızın ve o an’ınızı hapseden vazgeçilmişliklerin dikenli telleri… inanınız, zamanların birinde, kendini kollayan ve yenileyen korunaklarınızın veya kollarınızın bir kısmı muhakkak o tellerde asılı kalmıştır… çürüyor yavaş yavaş mezarlık ve gönül toprağına karışıyor nihayet…

Umudun kızıl şafağıyla görünür kılınan lakin her umutsuzluk yahut umarsızlıkta karanlığa gömülen küçük bir kasaba, Yüksünmeler Mezarlığının sonunda sizi bekliyor…

Kendinizi görüyorsunuz şirin kasabanın her evinde… sokaklarında küçüklüğünüz koşup dans ediyor… sızıların, ağrıların, kavgaların dağladığı çocukluğunuzdan eser yok… hüzünlerin her biri, kırık cam parçalarına hapsedilmiş olarak, düşlediğiniz çocukluğunuzun yahut emek verdiğiniz çocuklarınızın gölgeli ellerinde konuşuyor… lakin duyamıyorsunuz artık, birkaç duyumsama, hissetme dışında, acıdan eser yok… kırmızı balonlar, elma şekerleri, peluş oyuncaklar arasında gülümsüyor kimi siz… veyahut görünenlerden canı yandığı için siliyor kızgınlık içinde hanesinin pencerelerini… kimi siz, unutmak istediklerini sürüyor yerlerde, acımıyor canı, acılanmıyor hiç…

Şehrin en yüksek tepesine konuşlandırılmış Hapishanesinin duvarları, yeminlerinizin ve tövbelerinizin kağıtlara dökülen sözcüklerinden örülmüş… bazen, bir gözyaşı ile eriyip sizi özgür kılarken, bazen bağışlar ve pişmanlıklar yetmiyor onu aşıp geçmeye… kağıtların bir ucu yanık olduğundan, içeride yaşayan görmek istemediklerinizin yüzünü, kimi vakit geçmişe dalıp, kimi vakit geleceğe bakıp görebiliyorsunuz gene… tıpkı hatırlamak gibi, ona benziyor…

İki dudaktan oluşmuş Sözler Meclisinden, kendinize birkaç sözcük ediniyorsunuz… lakin her edinim, arka tarafında ve o an için göremediğiniz karşılığı ve vebali ile veriliyor size… alt dudak söylenmişlerinizden ötürü muzdarip ve mosmor… üst dudak hayalleriniz nedeniyle size uzak, pespembe ve ulaşılmaz duruyor… kimseye kelamlarınızı duyuramadığınızı düşünüp öfkeleniyorsunuz kalbinizi ve varlığınızı kuşatan kaderinize… göğünüzün rengini, toprağınızın hakikatini ve bereketini düşünmeden, suçluluğu savuruyorsunuz ona… o da yüzünüzde alıyor soluğu ve kıvrandırıyor açlık, memnuniyetsizlik hissiyatıyla çehrenizi bir güzel… acı… çok kesif bir koku ve acılığı yerleştiriyorsunuz içinize…

Nihayet…
Şehrin en tenha yerindeki Kalp Tapınağına ulaşıyor ve realitede de yüreğinizle düşünmeniz gerektiğini anımsıyorsunuz… size benzeyen lakin sizden nefret eden hayaletler düşüyor peşinize.. sizi anımsatan istismar ve şikayetleriniz…

Tapınağın içinde üzeri tozla kaplanmış ve asırlardır açılmamış mühürlü yüce kitapları görüyorsunuz… ve yerlerde gezinen kırk ayaklı yaşam hikayeniz… her sayfası kopup yırtılmış, kendini sürükleyen kırk ayaklarıyla size sizden başkasını anlatan ve inandıran imgelem gibiler…

Kalp Tapınağınızın içinde yeni bir tür mabet de buluyorsunuz… içinde şöhretten, riyadan, güçten, menfaatten imar ettiğiniz, yonttuğunuz putlara ibadet ediyorsunuz… ne çirkin, ne buruşuk, ne ezik bir siluet… tıpkı cehennem zebanilerini andırıyor varlığınız… ve olduğunuz yere kusuyorsunuz…

Lakin merak bu…
Özgürlüğün gemileri batıyor bakışlarınızda ve binlerce düşünce boğuluyor sanki… şuursuzluk içinde, içtihatlarınızdan sıyrılan o yüzleşmelerle giriyorsunuz içine bu Aykırı Mabedinizin… vicdanınızın, erdemlerinizin, doğrularınızın, onurunuzun, namusunuzun ve dahi inancınızın katli emrini veren oluşum, şimdilerin o ulu kurumuna benziyor… tarih boyunca haçlı seferleri dahil, pek çok acının sebebi olan kurumun, gösterişindeki, şatafatındaki heykelciklerini simgeliyor sanki, duygularınız… kim bilir hangi vakitlerde, hangi kalıpların içine yerleştirip yontmuş, karşısına geçerek tapmıştınız…

Sonsuz yolculuğa benzeyen kalp yolculuğunda, kasabadan dehşetle kaçarken, sizi sömürerek büyüyen Korku Krallığında buluyorsunuz kendinizi…

İçiniz içine çekilir ve giderek eksilirken siz, az evvel Yasaklı Mabettekinden de beter bir galizliğe bürünüyor etrafınız… etrafınız ansızın kopan bir vebal fırtınasıyla parça parça dökülerek yapışıyor yüzünüze… ve artık sarf ettiğiniz, kaçtığınız, sustuğunuz, savurduğunuz korkularınıza benziyorsunuz…

Düşe kalka başladığınız yere dönerken,
Kapıyı açıp kalbinizden dışarı çıkıyorsunuz…
Bir daha asla yüzleşmemek üzere kilitleyerek unutuyorsunuz her şeyinizi…

Yok edemeseniz bile… kabullenmenin baş eğmek olduğunu düşünüp, reddediyorsunuz bütün hakikatleri…

Aşk gecikti mi
Bunca yıl sonra
Düşünüyorum, kalbimi inandıracağım
Bir cevap bulmak için…

Bir hoyrat bir poyraz
Bir kırıklık, bir umutsuzluk içinde
Neresinden bulup çıkartayım
Aldırmamaları…

İnleyen nağme ile
Acıyan kalp, dolaşırken her yeri
Ve her yan boyanırken
Hüznün rengine…

Aldırma gönül
Diyenlerin yankıları
Ulaşır en duygusuz
En ruhsuz tepkilerle…

Bir balkon
Çıkış ve çıkıntılarımdan
Ediniyorum kendime
Arada sırada hava almak bahanesiyle
Özgürlüğü seyrediyorum
Ve mutluluğu
Ne güzel gülümsüyorlar…

Aşk mı gecikti
Ben mi, bilemedim
Aldırmadığım da
Bu galiba…

Her zorluğun yanında bir kolaylık vardır… gerçekten de, zorluğun yanında bir kolaylık vardır mutlaka…

Şimdi size bir bilmece soracağım ve bunu anlamanızı isteyeceğim… lakin cevabını bilmeniz gerekmiyor, mühim olan şey, anlam’ak…

Yedi…
Aradan yedi yıl geçmiş… lakin yedi yıl öncesinin rüyasını görmüş yedi yıl sonrasında da… ve esasında geçen bunca zaman, onu başladığı noktadaki olaya götürerek, gerçek’leşmesini sağlamış mucizenin…
Yedi sene, bolluk ve refah içinde yaşamış gönül… lakin kendini felaketlere hazırlayamayan kibir ve hoşgörüsüzlük, onları sonsuz bir kıtlığın ve afetin uçurumuna sürüklüyormuş git gide, onlar doruklara, başarılara yükseldiklerini düşünürken… büyük bir yanılgının payında debeleniyormuş hayatları…

Yedi yıl, onlara pek çok şeyi unutturmuş… insanlıklarının kanını içmişler sıkıp sıkıp yedi kez… ve yedi yerinden, yedi yıl kazandıkları her sarhoşluk hançerlemiş kalplerini… yediverenler açmış alın kitabelerinde, cürüm cürüm… hak hak..
İnanmamayı öğrenmişler… hiçbir şeye inanmamaya inanmayı…

Sonra… mührünü zamana vuran ve siyah bir bulut kümesiyle evvela hanelere çöreklenen yedi kıtlık yılı başlamış… yedi yüz kere acıkmış ruhlar… yedi kere bile tövbe etmeden…
Yedi riya, yedi doğrunun… yedi günah, yedi sevabın… yedi aşk, yedi ihanetin etini ısırmış kemik kemik…
Çekirge felaketiyle kemirilerek eksilmiş vicdanlar…
Taş tabletlere kazımışlar, yedi yerinden güvelerin yediği, acı çeken onuru… ebedi kalsın diye, ruhsuz bırakılmış şeref…

Yedi bereket yılı sonrası yedi kıtlık… velhasıl!
Anlayın bakalım anlayabilecek misiniz…

Son olarak;

Az evvel kalpte gezinirken düşledim… acaba Johnny Depp’in kalbi nasıldır diye…

“Çoğunlukla boyun eğmiş ama kabullenmiş zanneden…” işte bu hakikatle yüzleşirdim sanırım…


Top
 Profile  
 
 Post subject:
PostPosted: Tue Apr 14, 2009 9:52 am 
Offline
Paylaşımcı üYe
Paylaşımcı üYe

Joined: Wed Mar 04, 2009 2:04 pm
Posts: 68
sevgili arkadaşlar,

ilginiz ve sabrınız için çok teşekkür ediyorum... umarım, tekrar görüşebiliriz...

******

Günaydın sevgili günlüğüm…

Hangi söze inanırdınız?

Desem ki, ne zaman bir sızıya ait acı yansa burnumun ucunda… göz bebeklerimde hüznün ıslak dumanı tütse… ve dudaklarımda tuzlu tadını bıraksa derin izleri hatıraların, illa merhametleri külle dönüyor kaldırımlarında… ne zaman sözcükler dökülse dudaklarımdan, öfkeleri ve intikamları kadar keskin, kupkuru o küller karşılıyor beni evvela…

Desem ki, ne vakit bir suskunluk ile baş başa kalsam, mutlaka ısırıyor söyleyeceklerimi, ve kanıyor yüreğim, utanıyorum konuşmaktan… kelimelerim umutsuzluğun zehrini yudumluyor, onların mis kokulu nurdan kadehleri içinde kan kırmızı kavrulurken, sessizlikten başka seçenek bırakmıyor bana korku… zira, dudaklarımı araladığım anda, harlanıyor, acısınca kanıyorum…

Desem ki, doğrularınız kapkara gölgelere boyun eğdiğinden beri, koşuşturuyor telaşlarınız en acillerinizde… o kadar ilgisiz ki hakikatle doğrularınız, eğrilere eğilerek doğrulduğunuzu sanıyorsunuz…


Desem ki, sahtekarlığınızla celallenmiş, yüreklenmiş cenabet gücü ancak masumlara geçen ve yeten öfkenizin, dişleri arasında kalan, cebelleşen, can çekişen, başkalarının artıklarını temizleyen kendi kalbinize, haletinize bakıyorum da, neresinde (nerenizde) bir çaresizlik yahut masumiyet asılmakta, cebinize tıkıştırdığınız mendillerinizde mi… !

Bazen kendimi, yaratılış gereği derisi kara yahut kızıl rengine boyanmışların, yalnızlığında buluyorum…
Cildimin bembeyaz durduğuna bakmayın… o dışındaki resmi, tenin altındaki ya kapkara bir öğrenilmişlik, itilmişlik, horlanmışlık, ya kıpkızıl bir vazgeçiş, sürülüş ve kayboluş… içerime doğru ruhuma sarkarak saldığı hüzünler, şart koştuğu yalnızlık, buyurduğu yarı kalmışlık, uydurduğu başkalık yahut başkalaşma, tıpkı renk sevmez, hoşgörüsüz, ayrıkçı, yüzünü ille beyazlığa boyayıp pişkinlikle allandıran zalimlerin arasında, çevreye uyum sağlayarak, susarak ve hep suçlanarak duruyor… bir nevi ötekiyim ben… birilerinin ötekileştirdiği bir ötekici yahut… onlar da benim ötem halbuki… ötelerimde, ötekici olarak, bütün ötekileştirdiklerine, daha olmadı köleleştirdiklerine gülümsüyorlar!

Söylenilen veya inanılan hiçbir gerçeğe inanmayanların; etrafına sıkıştırdığı her nimete uzanmışlık, her vukuata burnunu sokuşturmuşluk, her mahremi, samimiyeti kurcalamışlık, her çaresizliği vurmuşluk, her çareyi uyuşturmuşluk, her saygı ve hoşgörüyü kıymışlık durumu ile, çaresiz bir dünyayı miras bırakıyoruz galiba… bizden sonrakilere, sonrakileri ve sonrakililiği umursamadan…

Kutuplara böldüğümüz yerkürede, en güçlü ve yetkin kalma ihtirası, her ne kadar şimdilerin yeni keşfi gibi dursa, heyecan uyandırsa da (hakları sahiplenme tasası içinde kıvrananların yüzünü kaptırdığı karmaşık ifadelere ve koyu renk mürekkepleriyle, bileklerini bastırarak, kontrolcülük emaresinin, emrivakisinin şiddeti altında yazdıklarına bakarak), esasında şu an toprak olmuş kemikleriyle, sırra kadem basan ataların da sıkça düştüğü bir arzu kuyusudur bu…

Desem ki, ebedi olmayacak beşeriyetiniz, bedeninizin toprakları üzerinizden dökülürken, elbet yeraltındaki dünyalara basacak alnınızdaki her yazgı… amma ve fakat elinizdeki aynalarınıza bakıp gülümseyeceksiniz bana, gene, aynalarınızın da size gülümsediğini zannederek…

Bana inanır mıydınız…

Bildiklerine, inandıklarına, derilerinin rengine göre ademleri sınıflandırıp bölüştürdük dünyayı… bazen gözlerini boyadık, bazen gözümüzü boyamasına müsaade ettik belki…

Saçlarını çekiştirdik, gözlerini oyduk, dilini kestik,… kalanları da büyük bir keyif ve iştahla sahiplendik…

Bekledi dünya… çok fazla vakte gerek duymadı ayrıca… tarih ve zaman kulağına fısıldıyordu hiç değişmeyen hakikatlerini…

Ve öldük… (şimdi, isterseniz hiçbir doğruya, hiçbir hakikate inanmayın) da görelim!)

Kaderde
Dağlardan esen özgürlüğü
Sevmek varmış… korkmak varmış…
Kaçmak varmış yeraltından
Kaderde,
Dönmek varken…

Sevmeden nasıl anlaşılır
Güzelin güzel olduğu
Nasıl sevilir sadece
Görmekle

Konuşacaksın, sözcüklerinin
Manaları cezp edecek
Kokusu tütecek burnunda
Gözlerindeki hecenin…

Dayanmaya çalışıyorum
Eli bıçaklı gardiyanlara
Her sokakta, her yalnızlıkta
Kimi kalabalıkta onlar var…

Dayatıyorlar kurallarını
Hançerlerinin ucuyla
Nasıl bir koşuşturmadır o
Git dediklerinin ardında…

Sessizliği çekiyorum içime
İçinde benden çok o var
Söylenemeyenler birer kalp şeklinde
Kalbime anlatıyor dertlerini…

Görünenden çok
Görünmeyenlerde hakikat
Kendi gibi olamayanların ne çok
Söyleyecekleri var…

Tabiata bakıp
İşte hakikat diyenler
Her bahar nasıl ölüp
Dirildiğini unutuyor…

Böyle karışıyor zihinlerde
Yürekli kavramlar
İncecik bir ışık tabakasını
Niçin muma hapsederler
Oysa algınızın dibinde
Bağırmaktadır ince ince
Bir lokma kuru ekmek atıp
Susturduğunuz!

Bilebildiğim ve
Sorgulamadığım tek ışık
İnançta iken, gördüm ki
Yerin altını dahi gıpta ettirecek
Karanlıkları da inançlarda…

Hey gidi ademoğlu
Kaç bin kelama sığar ömrün
İstediğin kadar susa, ye, iç konuş istersen
Sığdığın iki kelime
Nefes ve ölüm…

*****
Sizi bilmem…
Lakin ben git gide daha çok özlüyorum sevgili Atatürk’ümü…

Ne güzel
Onunla uzun uzun konuşurduk
Aramızda olsa idi…

Şimdi de kalbimle konuşuyorum fakat
Kızıyor bana bazen, o bile
Atatürk’üm hiç kızmazdı
Öyle değil mi…

*****

Johnny ile ilgili satırları çıkardım bu sefer... sildim... sustum... vazgeçtim...


Top
 Profile  
 
 Post subject:
PostPosted: Wed Apr 15, 2009 10:25 am 
Offline
Paylaşımcı üYe
Paylaşımcı üYe

Joined: Wed Mar 04, 2009 2:04 pm
Posts: 68
sevgili johnnylover'ın çevirisini yaptığı, şu sözler bana yazdırdı bugünkü yazımı,
"Hiçkimsenin ölüme hazır olabileceğini sanmıyorum. vakti geldiğinde söylemek istediğin herşeyi söylemiş olmayı umarsın sadece.Hiçkimse yarı kalmış cümlelerle gitmek istemez" Johnny Depp

******

Günaydın sevgili günlüğüm…

Kaderin görünmez ipleri…

Evet… söyleyemediğim, yarım kalan öyle çok sözcüğüm var ki dudaklarımda, kalbimi zehirliyorlar… al diyorum istediğin her ne ise, bedenimden sökerken acıma ve kopart dilimin kökünden… korku mu, kilo işi zıkkımlan hadi… sevgi mi, kelime kelime gazaplandır öfke ve ihanetinle… feryat mı avaz avaz çoğal, durma… vicdan mı onların yaptıklarını yap istersen ve sat ne varsa edindiği, koruduğu kıymetlilerini…


Söyleyemediğim sözcüklerim, yarım kalan tümceleri yüklenerek, sesi kısılmış haliyle dolanıyor her kadere… kader yüce, kader hakikat, kader dokuz, kader yedi,… tüm suret ve siluetlerde gösteriyor kendini…

Ayaklarımızın dibinde ağlarını örmekte olan, (Yüce Yaratanca bilinen her söz, defa, kanı, sebep, sonuç), kelimeler, kanaatler ve yargıyla kalınlaşan, genişleyen, sıkılaşan yahut seyrekleşen ipleriyle, yürüyüşümüzü ve yönümüzü belirliyor esasında kader… lakin göremiyor, sezemiyoruz hiçbirini…

Bazen sırtımıza tırmanarak arkamızdan itiyor, hafif bir boyun ağrısından şikayet ediyoruz… oysaki geçmişin hayaletlerini, korktuğumuz gölgeleri, istirahat etmesi için bırakmış oluyor haletimize… bazen ölümü hisseder gibi, ağız dolusu endişe içinde söyleyemediklerimizi sıralıyoruz bir bir, bütün geç gelen ve geçte kalanlarımıza…

Kimi dem yolumuzu açıyor kader ipleri, başkalarının ruhuna kancalarını takarak uzandığı düsturlarda gergin haliyle gidişleri, kaybedişleri bağlayıp boğazına… uzuyor, genişliyor ve feraha erdiriyor nefesleri… onu da yanlış anlıyor ademoğlu, uzadığını, kütleleştiğini, pazılaştığını, büyüdüğünü zannederek…

Kimi dem, üst üste koyuyor veballeri… yanlışların, hataların, pişkinliğin, riyanın pestili çıkıyor en altta… ve ayağını her basışında onlara bastığından kayarak yere düşüyor can… tepesinin üstüne… tepesine çıkardıkları her şey onun üstüne… yahut tepeleme yığdıklarının üstüne, tersine dönmeye başladığında zaman, tüm benliğiyle ezilerek…

Çoğu vakit geride hep bir yetim bırakmış oluyor ayrıca…
Çocuktan yana yetim, babadan, anadan, dosttan, başarıdan yana yetimlik…

Keşke kaderin ayaklarımızın dibindeki iplerini görebilseydik… ve bizi kuklalardan ayıran ilim, vicdan, kalp ile düşüncenin dünyalarında görünür kılınan gerçekliğini, zihnen de, kalben de hissedebilseydik… belki aklanır, akıllanırdı düşünmek…

Güneş yaklaşıyor, panik içinde karanlık…
Kim söyledi korktuğumu… sadece korkuyormuş gibi düşünüyorum…
Korkuyu ve korkanları anlamak için…
Lakin korkuyu hissetmiyorum…

Nede olsa ademi korkuya inandıran şey, düşünmek değil hissetmektir…

Fakat şu da var… iyice fakirleşti umutlarım, evet…
Fukaralar, derbederler gibi cebi hep delik ümitlerimin…
Yoksulluğa alışkınım da, siz alışkın değilsiniz galiba… nedir bu şaşkınlık, ilk defa karşılaşmışlık hali?!
Sersemlikte çığır aşan endişelerinizin manası ne peki…
Bu kadar mı alışkınsınız mutluluk ve kazanmaya
Bilmem ki…

Yok… hayır… biliyorum kendimi kandırdığımı!

Sevgili Bekir Coşkun’un ve sevgili Yılmaz Özdil’in köşe yazılarını okurken gözlerim ıslandı gene… son zamanlarda hep oluyor…

Bu rutubet, başımın acısı yanında ne ki… başımıza gelen vukular, başıma vura vura öğretiyor kıymetlileri…

Başımın ağrısı geçmesin diye dua ediyorum…
Belki başkalarının da başı acır
Ve aklanır düşünmek…

****
Gözlerine bakamazdım asla
Baksaydım
Yenildiğimi anlardım ey azim
Ve korktuğumu ölesiye…

Ne güzel, kimi kalp
Gün gibi ışıyor
Fırsat buldukça kolaçan ettiklerinde
Görüyor her derdini…

Ne kötü, kimi göz
Karardığından
Ummaları dahi seçemiyor
En yakın aydınlığından…

Ben genellikle bakamam o gözlere
Yürekli bakan
Her göz korkutur beni
Kaybolmaktan ürkmem de
Utanmaktan korkarım ölesiye…

Hani kendi hüzünlerimi
Esas kız sanırdım…
Öyle değilmiş işte
Daha sahici esaslar var…

Ölüm tıpkı bir çıban gibi
Gece tıpkı kanlı bir yara
Can, her gün aşırı ağlar da
Gülümsemesi aldatır gerçeklerini…

Özlendiği için belki…

Ve zordur çok
Gülümseyen çehrelerde
Hüznü yakalamak

Gözlerine bakamazdım asla
Hakikatin
Ne azim bulundu bende
Ne umut kaldı kimi dem

En iyisi oymak gözlerini
Gerçeklerinin…
Bu sebepten yumuyorum sımsıkı
Ve seviyorum görmemeleri…

Aynı gün içinde, aynı çehrede farklı anlamlar gördükçe, kızgınlığın, mutluluğun, yorgunluğun, usancın, utancın, kederin ve korkunun kendini ihbar etme gayesini, azmini daha iyi anlamlandırıyorum…

Sanki, evrene, kendi hakikati ile ilgili söylemek istediklerini, mimik ve ifadeleri konuşturarak haykırıyor his…

Daha çok arındığını, tövbe ettiğini, şerre bulandığını… daha çok insan olduğunu veya daha az masum…

Duyguların bir yüzü olmadığından… ve yüzlerimizin de hissiyatı bulunmadığından belki…
Seviyor, taşıyor, anlatıyorlar birbirlerini…

Bazen, bir ömür sakladığınız giz, bir duygunun eline düşünce, gözlerinden ve yüzünden anlatıyor gerçeklerini… en sessiz kalması veya en bilmemesi gerekenlere bile… nedense…


Top
 Profile  
 
 Post subject:
PostPosted: Fri Apr 17, 2009 10:04 am 
Offline
Paylaşımcı üYe
Paylaşımcı üYe

Joined: Wed Mar 04, 2009 2:04 pm
Posts: 68
Günaydın sevgili günlüğüm…

Çoğu insan hüznü hak eder… lakin zulmü hak etmez…

ve her insan, ömrü boyunca daima mutlu olamaz…
Bir nevi hak döngüsüne takılır mutluluk… ya başkalarının haklarında, yahut bize rastlayan haksızlıkta kalır… söner… ölür…


Bugün;
Kahraman ile zalim…
Aydın(lık) daha doğrusu aydınlığın aydınları ile karanlık ve elbette karanlığın güneşsizleri, kavramlarının, imgelerinin, gerçek ile gerçekliklerinin arasında mevcut, çağımızın gerekliliklerinde veya onların gereklerinde meftun ve sıkışmış… çoğu vakit insanlığını ayakta tutan kemiklerin iltihaplandığı durumda… kafa kasesini ihtimaller kütlesince irine boğan ayıraçlarını, farklarını, asıllarını konuşacağım…

Ne tuhaf…
Tam da böyle bir girizgah ile merhaba demiştim dünkü günce sayfalarıma;

Kaderin görünmez iplerinden bahsedip, seçimlerimizle bir sonraki olaya, karara, kanaate, şahısa, bilgiye, ilgiye kokumuzu bıraktığımıza dair özgeliğin kıyısında iken…
Ben ve hepimiz…

Aslında, tam da orasındayız hayatın…
Kokumuzu bıraktığımız veballerin, cürümlerin, sevgilerin avlusunda geçiyor bütün yaşamımız… had, safha ve ilim sınırı içinde debeleniyor, tepişiyor, restleşiyor, cebelleşiyoruz… celallerimiz kimi vakit sınır dışına ittiğinden bizi, mutlu ediyor… sesimizi uçurumlara bırakıp, masumların başını paralamasını izliyoruz zevk içinde… isyan ve inkarların yüreğimizi, çizgi üstüne yahut çizgi dışına saldığı düşüncesinde demleniyor kibirlerimiz…

Dün, güçlü bir silah ile tanıştım yeniden…
Kimine göre merhem, kimine göre sabır… bazıları ise zaman yüzüyle tanıyor onu…
Benim için, en az dua kadar güçlü bir silah…
Adı umut…

Her şeyden habersiz tümcelerime koyulmuşken, ansızın çalan telefon verdi kara haberi…

Belki kardeşim hızıyla bırakmıştı… göç yollarının pişmanlığa ve vicdan azabına açılan kokularını…
Belki, dalgınlığıyla o yaşlı amca… her yanı, feci kader, elem, acı kokuyordu belki…

İki yaşamı tek noktada kesiştiren elim kazada, kardeşim direksiyon başındaki vicdan sızısı, yaşlı adam acının, kırığın, kanamanın kendisi oldu…

Şimdi, yoğun bakımdaki yatağına mıhlanmış giderek düzelen içsel sızılarına rağmen, kimsenin göremediği elleriyle soluğa muhtaç ve mecbur göğüs kafesini, bastırmakta olan melekleri var…

Canın, kırılan kemikleri ve kanayan ciğeri hasebiyle hayati tehlikesi devam ederken, açık şuuruna görünmüyor, göğsünün üzerindeki o eller…

Ve her ne kadar karşı tarafta suçun ağırlığı bulunsa da, esasında kardeşimin de kırılmış bütün kemikleri… taraf taraf… zaman zaman… hayıf hayıf… azap azap… kalbinden sızan kanlı damlalar, gözlerine akıyor, telaşlarını sildiğimde görebiliyorum…

Zor bir durum…

Söyleyecek kelimeyi bulamıyorken, ne kadar tatsızlaştı kimi düşünce belleğimde… ne kadar tuhaflaştı kimi bezginlik… kimi acı ne kadar anlamsızlaştı gözlerimde…

Yanımda, yöremde bir aile büyüğü aradım… lakin korktuklarından ve küçüldüklerinden kimseyi bulamadım… çoktan silinmişlerdi velhasıl kaderin defterinden… yaşamımız, özlüğümüz kopmuştu ayrıca…

Kimli yahut kimsiz kimsesizlik bela bir duygu… hem içten içe, hem dıştan dışa kemiriyor varlığınızı…

Anlamak ile affetmeye takılınca zihnim, esasında bu tür zulmü anladığımın lakin affetmediğimin de farkına vardım ki, tecrübe ademoğlunu kimi vakit bilge kılıyor… fakat öğrenirken acımasızlığı da katıyorsunuz öğrendiğinize, galiba…

Birkaç hayati meselede, yaşamsal sual de ben sorayım;

1. Yanlışın kazancı, ya vicdanınızın avuntusundan çok ise,
2. Kaçmak dururken, kovalamak, kızmak yahut… siz, pörsümüş merhameti, hele ki kalbinize yük olacak kadar ağır ve yürüyemiyorken, acınızla birlikte taşır mıydınız?
3. Bilmediğinizi bildiğiniz mevzular neden yargınızı kolaylaştırır… bilinmeyen daha mı çok sözcük sunar size, daha mı kolaydır onunla bilgi ve hakkaniyetten sıyrılmak?
4. Yaşlı kadınları acımasızca incitirken, yaşlanacağınızı ummuyorsunuz galiba?
5. Bazen, ademin kemikleri kırılır… acır… bazen yürek kırılır, acır, kanar ve iyileşmez uzun vakit… ademin kemikleri kaynar, lakin parçalanan kalp tutunamaz hiç birine… siz de yaşadınız mı bu bölünmüşlüğü?
6. Hiç umursamadığınız insanı suçlayıp kafasında sopa kırarken, ellerinizden onun acısını silebilmeyi başarabildiniz mi bari?
7. Hiç tanımadığınız bir insanı önemser, onun için satırlar dolusu yazarken… vaktinizin, sevginizin harcandığını neden düşünmez ağzı bozuklar?
8. Kendinizi bişeylere ikna etmek için sarf ettiğiniz her tekrar ve cümle, size inanmamı zorlaştırıyor bilmiyor musunuz… iknalarınız ispatlarınızı gölgeliyor!
9. Mutluluğu kaybetme korkunuz, çoğu vakit korkakça bir suskunluğa ve kabule zorlamıyor mu sizi?
10. Kırk kat yabancılardan yardım gördükçe, yerin yedi kat dibine gömüldüğünüzü hissetmeniz, acınızı, acımasızlığınızı haklılaştırdı mı hiç
11. Bana, malınızla, şöhretinizle, gücünüzle ulaşamazsınız… zerre kadar önemsemem bunları… ancak samimiyetiniz, niyetiniz, kalbiniz ulaşabilir ki, o da zordur bu devirde… ya siz, hep yerlerde, ayaklar altında mı gezinir katılırlığınız, ilave edilebilirliğiniz, eldeliğiniz?
12. Sefil bir geçmişi olanın tövbesini ve içtenliğini, azameti, zenginliğini, ahmaklığı, tamahı, değil, geleceği ispat eder sadece… yani, bana masal anlatmayın hiç!

Dönelim… bunca acı, telaş, ülke gündemi arasında… farklı bir konuya… sevgili Johnny Depp çok mutluymuş… iyi… sevindim… çok hoş…

Ölüm ve düğün kol koladır bu hayatta…. Birileri ağlar benim gibi, birileri güler onun gibi velhasıl…

Çoğumuzun yaşamı
Mezarlara benziyor
Hem öyle sessiz, hem o kadar soğuk
Bazı umutların gölgesi düşüyor
Kederlerin sıcağında…

Bahar ve tebessüm dedin mi
Yüzünde güller açıyor
Lakin kış ve ayrılık mevsiminde
Kendine sığınıyor insancık…

Mezar başlarına
Dadanıyor kimi düşünceler
Bazılarının dilinde dua
Bazılarınkinde kahır
Susuyor mezarcık…

Karanlığı yok
Aydınlığı yok
Söyleyecek sözü yok kiminin
Eli kazmalı çaresizliğin
Kazdığı büyük boşluk içinde
Bit kadar yürek boyuyla
Kimi insancık…

Yağmur yağıyor
Gözlerinden önce kalbine
Kiminin saçları ıslanıyor
Kimi saklıyor rutubetini
Dikenler büyüyor kederleriyle
Ve katlanıyor mezarcık…

Yaşamlar boyunca
Düş bahçesinde bıraktığı
O yarımını arıyor
Ruhu acı ve yalnızlık içinde
Kendini sorguluyor
Bazen kalbi ağır gelince
Ağlıyor insancık…
Yaşayabildiği için
Mutlu
Diğer yarısını bulamadığı için
Ölü…


Top
 Profile  
 
 Post subject:
PostPosted: Mon Apr 20, 2009 1:36 pm 
Offline
Paylaşımcı üYe
Paylaşımcı üYe

Joined: Wed Mar 04, 2009 2:04 pm
Posts: 68
Günaydın sevgili günlüğüm…

Zihnim yorgun fakat kalbim dağınık olduğundan, bu sabah, belki dün ve ondan evvelki başlangıçlarda da, koca denizlerin minicik bir ağza sığdığına inandıran düşünceler doldu mantığıma…
Dahası…
Ağız dolusu sevinçlerin yarısı boşalmış, ağız dolusu ahkamlar her konuşmada tıkış tıkış, tıklım tıklım dilin kemiğinde koşturmakta… vurmakta kafalara, diğer dillerle vuruşmakta…
Sanki..
Göğün yüzü insanoğlunun yüzünden ayrılırken, tüm tersler yüze, yüzler terse bükülmüş… her sonuç sebebine benzemiş şimdiden, kendini tokatlıyor… naklen ve şeklen yerleştirdiğim yahut yer eden her fikriyatı, denemeden geçiriyor belleğim, daha evvelki herhangi bir betime yahut biçime uyuyor mu diye… kıyas ve denemelere tabi tutuyor güvenim, güvenebilmek için kendine bile…


Tahsillere değil de talihli veyahut talihsiz (!) olduğunu dillendiren kaderlere itimadım tam olduğundan, belli belirgin bir belirsizlik damlıyor hislerimin her yanından… bilmemek fiilli…

Öylesine… çok da ilgilenemeden… sevgili ve ilgili olmama rağmen… dağınıklığımla… bir okur gibi köşelerde gezindiğimde,

Kutuplara dair yazılar ile,
Karşıtlığın mutlu mutsuz dönüşümleri… tarafları… taraflılığı tutundu zihnime…

Karşıtlar, karşıtın karışımındakiler ve karışındakiler için… savunucuları, kollaştırıcıları, kollukları için aynıdır, tektir ve bir nevi aynadır…

Hep söylediğim, beyazlığın ancak siyah zeminde veya kötülüğün iyiliğin esasında net olarak göründüğü ilkesindeki gibi; bütün karşıtlar da kendi içlerinde aynı soluğu alıp, aynı soluğu verdiğinden, biri siyah zemine beyaz çizgileri, diğeri beyaz zemine siyah çizgileri müdafaa eder… bu sebeple görülmez, seçilmez, ayıklanmaz ve ayrılmaz birbirinden… tarafsızlığın tek seçebildiği, aynı kafaları birbirine denk tutan ve hizaya sokan kafadarlar, kafadarlıktır…

Karşıt kavminin üyeleri birbirlerini ancak, yekliklerinde değil, karşısında duranlarda görebilir…

Misal,
Kalbi, herhangi bir fikir ve inanç için avuç olanların… başları ayak, ayakçıların düşüncelerini baş yapanların, tarafların, yanların ve yandaşlığın ellerinde, dillerinde, yüreklerinde, muhakkak gittiği her yerin tadı, tozu, birikintisi, kanaati barındığından, aynı hareket, aynı tepki ve etkilerde birer silik ifade olarak kaldıkları görülür… büyük camdan bir tabut içinde binlercesinin sıkışarak yaşadığını düşünürsünüz… o kadar aynı gibidirler…

Lakin karşı durdukları, karşısında oldukları, onların siluetini keskinleştirerek gölgelikten çıkartır…

Şuna inanırım,
Ademoğlunun sesi en çok, yanında durduğu ve savunduğu fikirlerde değil, karşısında olduklarında yükselir… o vakit, karakterinin ve yaşam tarzının her teferruatını, dokularındaki ve ruhundaki zerrelerden ayıklayabilirsiniz…

Yeni yeni öğreniyorum
Yeniden öğrenmeyi…

Oysa vazgeçiyordum bazen
Seçiyordum pes etmeyi…

Kabullenmenin farkına vardığımda
Ahlaksız savaşları haklı bulmak gibi
Bir suçluluk hissettim…

İsmini arıyor
Adına sevgi denilen
Zihnimin bulandığına inanıyorum
O vakit
Bunca hissizlikten…

Çok acemiyim
Konuşmak hususunda
En iyi bildiğim
Suskunluğa söylemek…

Ben birbirine
Karışan gece ve gündüzler
Hüzün ve mutluluklar gördüm
Griye bulandı görünen her şey

Ve şiirlerim patladı
Hüzünlerimde…

Anlayamadığım mesele, küçük kızların okuması için çırpınanları neden mesele ettikleri.. meselesi…

Nasıl bir tasadır ki bu, güneşten kendini kopartıp zihinleri kamaştırmak ve hiçbir akli melekenin, (ademin içinde) rahatlıkla, özgürce dolaşmamasını sağlayacak uyuşmuşluğu farz kılarken, ilan eder dillerde…

Nasıl bir kaygı ki, elleriyle kaburga kemiklerini kırıp kalbi ele geçirir ve minik kızların okuma sevdasına salar parmaklarını… solukları kesercesine sıkarak dallanıp budaklandırmak için, yeni yetimhaneler, öksüzhaneler açılmasını salık verir ümitlerde… başlar dizilir, kelle başı bir sebep sıkıştırılır, kader denilirken, imdat diyenleri de görmezlikten gelmek adet ve kimileri için şarttır… yüreklerine su serper sessiz direniş.. ses çıkmasın diye ve çıkmadığında ayrıca, kontrollük şahlanır damarlarında… nasıl bir durum ve duyumsa… masumiyet ve ahların bir kıymeti yoktur onlar için…
Her çocuğun lakin bilhassa kız çocuklarının okuması gerektiğine inanırım…
Her çocuğun lakin bilhassa kız çocuklarının okumaması gerektiğine inanların da son derece karşısındayım…

Kendi çocukluğunu ve çocuklarını unutup, yardımla, hak ile okumaya gayret gösteren fukara evlatçıkların okumasına engel olmak isteyip, kaderin yollarına sivri taşlar, telaşlar, tasalar, önyargılar koyanlardan hoşlanmam… siz hoşlanır mısınız, onu da bilemem…

Kendi sevapları… daha doğrusu sevap olduğuna inandıkları ve taraftarlarca, taraflarınca da bu görüşe inandırılanların, acımasızlığa çekidüzen verirken, masumiyetin kanından şarap elde etme gayreti, onu izlerken bu hazzı yudumlayıp keyif alması, damağı burkan lezzetinden sarhoş olması ve gücün gücendirici etkisinin onlarda minicik bir caydırıcılığa, nedamete dönüşmemesi hicap vericidir…

Denedim… biliyorum…
Çaresiz olmak çok fecidir… ademoğlunun eli kolu, başka ve size uzak lisanlarca söylenmiş tılsımlı sözcüklerin egemenliğine boyun büker ve kendi içinde çürüyüp kurumuşçasına, varlığına ait olamaz artık… muhtaçlık hissiyatı, mecburiyeti dahi dilim dilim doğrar üstelik… gözler yere, başlar o naçar düşüncelere, yürekler hüzne çivilendiğinden, şer denen galiz mahluk, alternatifliliğiyle büyüler kimi bakışları… kimi nakışları, göz bebeğinde…

Siz hiç çaresiz kalmayı denediniz mi?!
Yapayalnız ve ıpıslak kederlerden…
Ben denedim, zor bir durum…

Ayrıca öksüz ve yetim olmak gibi bişey…
Yaşadığımdan biliyorum…
Ölümü tadan bir yarınızın, sizi güvenilirliğin vahalarına çıkartan ve uçuran kanatlarınızın, akşamlarınızın, sabahlarınızın ve gölgelerinizin yaşayan tarafınıza doğru kırılmasına, ayakta tutan bütünlerinizin parçalanmasına benziyor…

Söyleyecekleriniz artık hep sizde kalıyor… sessizliği yeniden öğreniyorsunuz, bu sefer bir evlatlık, yanaşma gibi… ürkerek ve dövülerek ha bire… kederce…

Size, ayrılığın kalbinizdeki yarıklarını… belanın mühürlü yanıklarını… gözyaşlarını ve kaderin elzemdir dediği afetleri, hastalıkları bertaraf edecek sihri söyleyeyim mi?

Nasıl da her tarafınız kulak kesildi…
Utanın korkaklığınızdan…
Ama utanmazsınız da…
Söyleyeyim gene de sevgili budalalar…

Yetim ve öksüzleri okutursunuz…
Çocukları okutursunuz…
İsterseniz Johnny Depp gibi, büyük yahut küçük hastalara yardımcı ve onlara kanat olursunuz…
Dilerseniz hayatta tek başına ve anlamsız kalanlara birer anlam, omuz ve destek olursunuz…

O vakit Yüce Yaratan sever sizi… ve üzmez kolay kolay…

Aksini yapanlarınsa teninde zehirli otlar biter… yetişir… kanına işleyen veballe ölür yavaş yavaş… insanoğluna benzemiyordur öldüğünde, akılsız, fikirsiz, ilimsiz ve hissiz lakin otluğuyla şerre yem, zehriyle ona inananlara tuzak gibi köktürler, kütüktürler sadece…


Top
 Profile  
 
Display posts from previous:  Sort by  
Post new topic This topic is locked, you cannot edit posts or make further replies.  [ 88 posts ]  Go to page Previous  1, 2, 3, 4  Next

All times are UTC


Who is online

Users browsing this forum: No registered users and 0 guests


You cannot post new topics in this forum
You cannot reply to topics in this forum
You cannot edit your posts in this forum
You cannot delete your posts in this forum
You cannot post attachments in this forum

Search for:
Jump to:  
cron