tatlım, seni anlıyorum... sağolasın
rüya meselesi ise, ne bileyim, düş işte... gerçekleşmez, bekleme sakın... evvela Johnnynin beni bulması gerekir... beni bulmasına izin vermem asla, daha çok sevmekten korkarım.... resmimi nerden bulacak
sabah mesajını okuyunca keyfim yerine geldi, senin için Leyla'yı karaladım... fakat şirin kaptanımızla kapışmıyor bu kez, komik ama John ile kapışıyor
şimdiden iyi bir haftasonu diliyorum, sana ve bütün arkadaşlara...
*******
Günaydın sevgili günlüğüm…
Anadolu…
Sanki asırlar, çağlardır arzın bu yakasında egemenliğini sürdüren kış mevsiminin bitimine yakın… bunca hüzünden, kuraklıktan, acıdan, soğuktan ne kadar yorulduğunun farkına varamadan kanat çırpıyor sevgili Anadolu… uçmak, gülmek, doymak, yeniden yeşile kavuşmak için… ıpıssız kalan dağlarının eteklerinde, kopan bacaklarını da kucaklayarak sürünmekte olan bir öksürük sesi tüm sıcacık samimiyetlere dahi sinmiş olsa… pes etmiyor sevgili döngü, vazgeçmiyor Anadolu’dan… elbet bu da geçer diyerek, dalların ucunda son soluğunu veriyor umut, yeni baharların tomurcuklarında buluyor kadim ruhunu…
Nice Çalıkuşu var bağrında, öyle sıkı tutuyor ki içleri, sımsıkı bastırıyor avuçlarındaki çizgileriyle, gömüsünde, tarihinde, kendisinde kalsın diye… paylaşmıyor sevgili düşünceler, ücra köylere hakim olan ve hangi örümcek yumurtalarıyla muzdarip, yahut hangi aydınlık fikirlerin tesirinde kalırsa kalsın, abanıyor bağrına, kapatıyor saklılarını… başını tutuyor elleriyle, kimi vakit sadece hissetsin ama düşünmesin diye…
Çalıkuşlarının her biri çırpınıyor adı gurbet olan, hasretlik kokan her yerde… ebediyete ait hislerinin dahi ayağı, eli değnekli geçmişten süregelen sözlerin, uzun ve kalın urganıyla sivri taşlara bağlanmış… hürriyetine mani oluyor sanki.. hep bir bağlılık hatta bağımlılık olmalı hayatın kendisinde, Anadolu böyle bir sevda işte…
Adı özgürlük iken, diğer özgürlükler için uçup gitmene engel bir tutsaklığı da barındırıp koruyor aynı zamanda…
Gönüllü, tamamen kara sevdalı, tutkulu bir tezahür… kendi bedeninizde mevcut yaratılış toprağının çekim gücüne kapılan ruhun huzur bulduğu ana… sevgili toprak ana… Anadolu…
Şu demlerde bile… başa vura vura nakşedilen kölelik, insana kulluk, cehaletin buyruğuyla bağlanmış topuzun emrivaki öğretisine rağmen saçlarını korkmadan dağıtan, kadınlığını, özelliğini, mahremini vatan uğruna unutan, koynunda ilmi, sırtında koca mermileri taşıyan, mezarların karanlığına gark olmuş köylere umudun ışığını taşıyan… mahkumiyeti, mecburiyeti, istilayı, ele geçirilmişliği, ele avuca sığmaz hoyrat yurt sevgisiyle kovan ve tarihin başlangıcına kapı aralayan Çalıkuşlarının hayaletleri; hala kağnı arabalarının pişmanlıklara iç gıcırdatan, gıptalara iç geçirten, bize göre ise inleyen tekerlek seslerine karışmış, cesur ve tok öyküleriyle, dolanmakta… güzden yorgun düşen ve iliğimizin, ilgimizin, alakamızın, vaktimizin, kalabalığımızın terk ettiği o tenha ve ıpıssız dağların eteklerinde, gene zerrece korkmadan… aziz şehitlerimizin ruhlarıyla, gezinmekte…
Aydın ve kalbi aydınlığın kendisi olmasına rağmen pek göze çarpmayan Çalıkuşlarını da, her biri gözü pek, yiğit şehitleri de seviyorum… belki ancak düşünselliğin içinde, yürek gözünün bebeğinde gösterebiliyorlar kendilerini… belki ufkun, tamahkar başların derilerini soyup hep sonralara, belkilere, hırs diyerek attığı ve çiğnediği gerçeklikte, ruhlarıyla var, fakat bizim için bir parça yoklar artık…
Lakin onları hissetmemize mani, içselliğimizden uzanıp taktığımız göz bağlarımız dışında hiçbir obje ve maddeselciliğin olmadığını da, vurgulamak zorundayım…
Anadolu tıpkı; sımsıcak yatağında uyuyan bir çocuk kadar masum ve güzel, nazarım değecek diye korkuyorum ona bakarken… karıncalara boğulan bal kadar nimet, bereket… zaman zaman aniden bastıran keder sisinden, yahut yoksulluğun vebasından başını kurtarıp geleceği görecek kadar ümit… koynunun kıraçlarına demir atan kanlı yaralarını içinde saklayıp alın teri ve duasıyla iyileştirecek kadar gururlu…
Hala, ayakta kalmak için mum ışığında direniyor şavkı… dizlere kadar yükselen kar yığınlarını yararak omuzluyor evlatlar kitapları… her adımda ağırlaşan bir telaş ve azim buruşuyor küçük tebessümlerinde, parmak uçları çaresizliği ve ömrü tarif ediyor sanki, buz gibi…
Sevgili Anadolu,
Sana aşığım… gözlerim kapanmak bilmiyor seni düşünürken, konuşmak için boğazım kaşınıyor ha bire, hiç ıslanmayan nice hissiyat ve fikriyat doyuyor gözyaşlarımla varlığa gani gani… insanlığına şükrediyorum, özgürlüğüne şükrediyorum, sevdama şükrediyorum, mozaiği andıran kardeşliğine lakin birlikteliğine şükrediyorum, tarihine şükrediyorum, toprağının her karışına şükrediyorum,…
Uçsuz bucaksız yollarının, kader çizgilerime dolaşmasına şükrediyorum… ıssızlığın yalnızlığım da olsa…
Amma ve fakat
Çok yorgunum…
Göğsünü kaptırdığın saplantı, cehalet, şer, karanlık, gölgeler ve onların şartları, koşulları, ezberleri incitiyor beni… biliyorum, hiçbiri senin suçun değil sevgili Anadolu… biliyorum…üzülme sakın…
Senin toprağından karnını doyurup senin hakikatliğine kusarak, ihanetine, arsızlığına, hırsızlığına, yalanlarına devam eden ne kadar zerzevat adem varsa, kollarını gere gere çiğniyor yerin altındakileri… o dünyaları birbirine bağlayan eza ve vahiy koridorlarına doluşuyor çığlıklar ve ölüler lanet okuyor bin kez…
Dün akşam gene karşımdaydı kanlı hançeriyle böylesi bir saplantı… içimdeki Çalıkuşu yığıldı kalbime… acıdı yüzlerce kez…
Mantalite şu; yazıp da ne yapacaksın, ne diye okuyup durursun… şimdiye dek yazdın da ne oldu… evlen, çoluk çocuğa karış… bırak bu işleri, tabiri caizse…
Bilmem kaçıncı baskı, kafası kesik mantık, derin ve kemikleşen halet… amma çehresi hiç kızarmayan, hakları sorgulamayan inanç… velhasıl, büyük haksızlık…
Esasında doğru söylüyorlar, şimdiye kadar yazdım da ne oldu… lakin yanlış düşünüyorlar yazmasaydım ne yapardım, nasıl ererdim şimdilere…
Sevgili Anadolu… seni seviyorum… sana aşığım… ama çok yordun beni…
İç yarası
En çok dil yarasından sonra
Açılır yahut kanar…
Dalgalanan koyu bir mavinin içinde
Açan hatıraları anımsıyorum
Zihnimin bir köşesine
Çekildiğimde…
Ne kadar güzeldir kırmızı yanaklarıyla
Kimi hüzünler bile…
Elimi daldırıyorum sonra
Kader çömleğine
Zihnimin köşesinden
Yüreğime gittiğimde…
Avucuma mutluluğun dolma olasılığı
Dilime yara açma olasılığımdan
Daha çok değil…
İçimdeki yaralar azıyor
Onlar söylediğinde
Kalbimin kanını yutuyorum
Söz söz…
******
Gözlerinde uyuyor
Hırçın yağmurlar
Benim gibi
Geçmişin gölgesinden
Kaçanların…
Gözlerinde boğuluyor
Bütün rıhtımları
Güvercinlerini yiyor göğünün
Aç balıkları…
Ne kadar sonsuzluk varsa
Esasında bire ait bütün
Hepsi parçalanıyor kalbimde
Sevdam yalnızlıkla düğüm…
Kör düğüm deyin isterseniz
Sağır deyin… isterseniz…
Anadolu demişken hatırıma geldi… Johnny Depp bir yat satın almıştı birkaç sene evvel, ismi Anadolu… ecnebi lisanda Anatolia… resimlerini görünce düşündüm, bunca lüks ve refah acaba bizim Leyla karşısında ne yapar, diye… şimdilik sevimli, şirin kaptanımız Jack ile Leyla’yı ayırıp, bu ayrılığı John’un yanına koyuyoruz…
Leyla, kafası karışmış ve de sıkışmış bir halde;
Leyla. Johhny, şu epeyce semirmiş kayığını kenara çeker misin bi zahmet… ayrıca lütfen…
Johnny. Hı, kayık mı? Jack’i delirttin sıra bana mı geldi… kızım, denizin ortasındayız, hangi kenara çekeyim, gayet büyük ve azametli gemimi!!!
Leyla. Şimdi babacığım, mütevazılığın karşısında eriyen bedenimi ağzıma yumuşturarak, utanç içinde konuşacağım zira büyük gemim dediğin sevgili Anadolu’nun yalınlığı! sadeliği, gözlerimi kamaştırıyor… gani gani, fazla fazla sevgili Siyah İncimi tercih etsem bile, ne için burada bulunduğumu kestiremiyor olmamın kafa karışıklığının azılı müptelalığını fazla bulaştırmadan, soracağım… herhangi bir kenar bulamaz mıyım efem!
Johnny. Bulamayız bayan felsefe dağarcığı! Hem, ne yapacaksın kenarı?
Leyla. Herhangi bir kara parçası yok mu yani, bunca mavi ebedilik içinde korkmuş, midem bulanmış ve telaşlı halim çok kederlendirmiş olsa da seni!!! ve hava birazdan patlayacak gibi dursa da, irkilişimden ve düşünceliliğinden değil kara sevdam… mecburiyetimden!
Johnny. Offfff… ne demek istedin şimdi, anlamıyorum ki!
Leyla. Şu yırtık kot pantolonu deeee Fransa’dan deeeeeeee Karayip’lere taşımaya aklın yetiyor ama! İçerdeki pantolonlardan birinin bacaklarını kessem ortalığı yıkarsın dimi!
Johnny. İnan bana, kara parçası bulmayı senden daha çok istiyorum, çenenden kurtulmanın hazzını birkaç fakir doyurarak kutlayacağım!
Leyla. Bak hele… Jack kadar bir çene!… tabi, buldunuz benim gibi zavallı bir kız çocuğunu… cık cık cık, çok ayıp, hiç yakıştıramadım sana John…
Johnny. Leyla! Güneş batmadan önce karaya çıkamayız!
Leyla. İyi de o vakte kadar nasıl tutacağım?!
Johnny. Neyi?
Leyla. Tuvaletimi
Johhny. Kızım manyak mısın… tuvalet var ya gemide, gitsene…
Leyla. Olmaz… korkarım ben, her yan lüks içinde, parıl parıl.. ya bişey kirlenir yahut kırılırsa… param da çıkışmaz!